| mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu |
Demokrasi, İnsan Hakları, Kar ve İşçi Sağlığı Gaye YILMAZ - TTB Mesleki Sağlık ve Güvenlik Dergisi Sayı-8 - Ekim/2001
|
Demokrasi,
eşitlik, ayrımcılık yapılmaması, özgürlükler, insan hakları, kalite gibi
kavramlar düşünüldüğünde, bu hedeflere varıldığı noktada işçi sağlığı-iş
güvenliği alanında da amaçlanan düzeylere -otomatik olarak- ulaşıldığı
varsayılır genellikle. Oysa, bu ilkeler tek tek ele alınarak irdelenmeye
kalkıldığında, bir çoğunun işçi sağlığı ve iş güvenliği kavramıyla
gerçekte bir çatışma halinde olduğu görülür. Örneğin, daha çok farklı cinsler
arasında ayırımcılık yapılmaması ve eşit işe eşit ücret ödenmesini
çağrıştıran “eşitlik” ilkesinin, sosyal standartların ve ücretlerin -en alt
düzey esas alınarak- eşitlenmesi biçiminde sağlanması da mümkündür ve böylesi
bir eşitlik, insan hakları ile de işçi sağlığı iş güvenliği hedefi ile de taban
tabana zıttır. Kimilerine göre
neo-liberalizm, kimilerine göre küreselleşme fakat aslında bizzat kapitalist sistemin
kendisinin bugün ulaştığı aşamasında sermayenin
yönelimleri de tam verilen örnekteki
gibidir. Devasa ulusötesi şirketler, fabrika binalarının hemen yanıbaşına bir
dispanser kurmakta, kapısına üzerinde kırmızı hilal bulunan beyaz bir bayrak ile
giriş holüne hastaneleri çağrıştıran ve “sus” işareti yapan bir hemşire
portresi asarak çalışanlarına sıcak mesajlar göndermekteler. Bu manzaraya tanık
olanlar da genellikle işe, şirket yönetimini insan sağlığına duyduğu saygı ve
sevgiden ötürü kutlayarak başlamaktalar. Bu şirketlerin fabrikalarında, makina
parkında yapılan sıradan geziler ve çalışanlarla yapılan küçük sohbetler bu
yakın “ilgi”nin geri planına dair önemli ipuçları ile doludur. Örneğin ilk
etapta çok temiz ve ileri teknolojiyle donatıldığı izlenimi veren üretim
alanlarında, bakır tellerin açık ve izole edilmemiş bir ortamda -ki bu örnekte söz
konusu ortam üretim alanının tamamıdır- asitle yıkandığı ve yaşanan kimyasal
tepkime sonucu açığa çıkan zehirli gazın tüm üretim alanına yayıldığı, bu
fabrikalarda kanser vakasına oldukça sık rastlandığı fakat çalışanların
ifadesiyle “işverenlerin tedavi açısından hiç bir fedakarlıktan
kaçınmadıkları” gibi anlaşılması oldukça zor olan bir ruh hali içinde
oldukları ve bilinçlerinin adeta dümura uğradığı; ya da yoğun solvent (yanıcı)
kullanılan bir bölümle kaynak yapılan bölümün yanyana çalışıyor olması ve bu
iki bölümü birbirinden yalıtan bir izolasyon malzemesinin bulunmaması gibi
manzaralara tanık olmak mümkündür. Diğer yandan
toplamı (0) olan kapitalist sistemde kapitalistin bir yandan karını artırırken, bir
yandan da maliyetini yükseltecek, dolayısıyla karını düşürecek olan işçi
sağlığı-iş güvenliği gibi bir konuyu çözüm bekleyen bir mesele olarak ele
alması olası değildir. Fakat, çalışanların sağlık ve güvenliğinin yapmakta
oldukları işi sürdürmelerine yetecek düzeyde sağlanması ve işteki çalışma
koşullarından kaynaklanan gecikme ya da duraklamalara yol açabilecek sorunların en
ucuz ve kısa yoldan aşılması gereğinin de kapitalizm açısından paradoksal bir tablo oluşturduğu fakat bu
paradoksun geri planında insan faktörünün değil, kar faktörünün temel alındığı
unutulmamalıdır. Bu paradoksu en
iyi açıklayan örneklerden biri de özellikle 10 saati aşan uçak yolculuklarında
Havayolu Şirketlerinin -kendi pozisyonlarına uygun olarak- almaya çalıştıkları
sağlık önlemleridir. ABD, Kanada ya da bir uzak doğu ülkesine gitmek için uçağa
bindiğinizde, hemen önünüzdeki koltuğun size dönük arka cebinde bir dizi yazılı,
çizili doküman ve kart bulursunuz. Bu kartlarda, uzun sürecek yolculuğunuz
sırasında gerek oturma pozisyonunuz, gerekse uzun süreli hareketsizliğiniz yüzünden
oluşabilecek sırt, bel, boyun ve bacak ağrılarıyla nasıl başa çıkabileceğiniz
anlatılır, şekil ve figürlerle. Örneğin, her iki saatte bir kalkarak, koridorda
kısa bir yürüyüş yapmanız; boynunuzla belli periyotlarla sağa-sola ve
yukarıya-aşağıya doğru hareketler yapmanız ya da ayak bileklerinizi çevirerek
olası ağrıları önleyebileceğiniz yazılı ve çizilidir bu bilgi kartonlarında.
Eğer bu önerileri dikkate almaz ve uzun yolculuk boyunca yeterince egzersiz yapmaz da
yolculuk sonrasında yoğun ağrılara maruz kalırsanız, doğrudan kendinizi suçlar ve
“keşke o uyarıları dikkate alsaydım” diye hayıflanırsınız. Oysa, aynı uçakta
yapılacak belli değişikliklerle bu sorunların -hiç bir egzersiz yapmadan da-
aşılması mümkündür, ama bu pek akla gelmez. Örneğin, uçaklardaki koltuk
dizilimleri o denli sıkışıktır ki iki koltuk arası mesafe 35-40 cm kadardır ve bu
dizayn, bir yandan otururken bacakların dizden 90 derece bükülü olmasını zorunlu
hale getirirken bir yandan da gerektiğinde koltuğun arka kısmını yeterli ölçüde
geriye doğru yatırarak vücudun
dinlendirilmesi pozisyonuna engel olmaktadır. Bu sıkıntılı oturma pozisyonunu
aşmanın en sağlıklı yöntemi aslında uçaktaki koltuk sayısını yarı yarıya
azaltarak, iki koltuk arası mesafeyi genişletmek ve koltukları ergonomik bir dizayna
dönüştürmek suretiyle mesela koltuk yatırıldığında alttan çıkacak bir aparat
sayesinde yolcunun ayaklarını uzatabilmesini sağlamaktır. Peki, böylesi bir
değişiklik, düşünülemediği, hiç akla gelmediği için mi, yoksa bu değişikliğin, maliyetleri bir anda iki
kattan daha yüksek bir düzeyde yukarı çekeceği ve kar oranlarının da aynı
ölçüde gerileteceği hesaplandığı için mi yapılmamaktadır? Bu sorunun yanıtı
son derece açık ve nettir. Bu değişikliğin yapılması halinde kapitalistin bu işi
yapmaktan vaz geçmesi bile gerekebileceği için böylesi bir planı değil öngörmesi,
aklından bile geçirmesi mümkün değildir. İşte, işçi
sağlığı-iş güvenliği ya da insan hakları ve sağlık meselesinde izlemekte
olduğumuz sermaye yaklaşımları da tıpkı bu örnekteki belirleyici yaklaşım olan
“kar oranı” hedefine endekslidir. Belli sanayi kollarında çalışan işçilere iş
sırasında korunma amacıyla gözlük, kulak tıkacı verilmesi ya da kimya-ilaç
sektöründe çalışanlara günde bir kutu yoğurt dağıtılması türünden sağlık ve
güvenlik destekleri de aynı perspektife dayandırılmaktadır. Örneğin işveren
gözlük verdiği halde bu malzemeyi kullanmadığı bir sırada gözüne metal çapağı
giren ve bu yüzden görme duyusunu ebediyen kaybeden bir işçinin “aslolan
makinaların metal çapak fırlatamayacak biçimde izole edilmesidir işbaşında
gözlükle çalışmak değil” gibi bir savunma geliştirmesi -özellikle bugünkü
bilinç düzeyleri dikkate alınacak olursa- mümkün değildir. İnsan hakları
ve sağlık konusunun “kalite” kavramıyla olan ilişkisi, daha doğrusu çelişkisine
gelince; öncelikle kalite’nin tanımlanmasında ve ne
ya da ne için olduğunun anlaşılmasında yarar var. İşgücü verimliliğinin
ve dolayısıyla kar oranlarının olabilecek en yüksek düzeye çıkarılmasından yola
çıkan şirketler, üretime yönelik çalışmanın ekipler halinde yapılması ve her
ekibin bir diğerini denetleyerek defolu üretimin en aza indirilmesi halinde işgücü
verimliliğinin çok daha artacağını öngörerek “kalite çemberleri”
uygulamasını başlattılar. Bu sistemde, kimi zaman ödüllendirme, kimi zaman ekipleri
birbirine rakip hale getirme yöntemleri kullanılarak işçilerin iş dışındaki
zamanlarını bile üretim prosesini düşünerek ve geliştirerek geçirmeleri
hedeflenmekte. Felsefenin çıkış noktasını ise “müşteriye odaklanma” prensibi
oluşturuyor. Bu çerçevede şirketlerin işçiler ve işçi ekiplerine uyguladığı
sistematik şöyle gelişiyor : 1- Her şey
müşteri için 2- Hepimiz
müşteriyiz (Her bir ekip kendi ürettiği ürünü bir sonraki ekibe iletiyor ve üretim
prosesi çemberler üzerinden tamamlanıyor. Bu nedenle, işçilere her bir çemberin,
kendisinden önce gelen çemberin müşterisi olduğu öğretisi veriliyor) 3- Hepimiz
müşteri olduğumuza göre, aslında her şey bizim (çemberlerdeki işçiler) için. Birbirini
müşteri olarak görmeye başlayan işçiler arasında “ihbar” müessesesinin hızla
geliştiği görülüyor ilk olarak. İşini yeterince iyi ve süratli yapmayan bir
çember, kendinden sonra gelen çemberin de işini aksattığı için, sonraki tarafından
işverene ihbar ediliyor. Ödüllendirme sistemiyle beslenen yarış ve rekabet olgusu
işgücü içersinde kollektivizmin son bulması ve bireysel çıkarların birinci sıraya
oturması sonuçlarını getiriyor. Diğer çemberleri geride bırakarak “en iyi”
olmaya çalışan her bir çemberin üyeleri, çalışmalarını iş dışına da
taşımak zorunda kalıyor, aile ve sosyal
yaşam biterken, stres ve buna bağlı hastalıklarda önemli artışlar meydana geliyor.
İşteki yoğunlaşma, dikkatin azalmasına ve iş kazalarının artmasına yol açıyor. Böylesi bir çalışma
pratiği ile insan haklarının ya da işçi sağlığı-iş güvenliği ilkelerinin
birlikte yürütülebileceğini düşünmek bile mümkün olmazken; sistem teorisyenleri
kapitalizmin giderek daha insani bir çehre kazanmaya başladığını iddia etmekteler.
Diğer yandan Post-Fordist üretim modelinin simgelerinden olan “kalite sistemine”
yönelen tüm eleştiriler, diğer tarafın “yoksa sen Fordizmi mi destekliyorsun?”
tarzındaki karşı-eleştirisine zemin hazırlamakta. Beyinler öylesine işgal
edilmişki, sistem dışı bir savunma geliştirilebileceği ve örneğin, “Fordizm de
Post-Fordizm de kapitalist üretim biçimleridir ve biri ötekinden daha iyi veya kötü
derken kast edilen bu farklı sistemlerin sermaye için ne kadar iyi veya kötü
olduğudur.” gibi bir cevap akla bile gelmeyebiliyor. Gerek,
küreselleşmeyi yalnızca “teknolojik gelişmelerin bir sonucu” şeklinde
değerlendiren kapitalist yaklaşımlar gerekse tüm dünyada çok yakıcı bir soruna
dönüşen işsizlik olgusunu, teknolojik gelişmelere bağlayanlara sorulması gereken
sorulardan biri de “İnsan hakları derken kimi/kimleri kast ediyorsunuz?” olmalı.
Çünkü, içinde yaşadığımız bu sistemde haklar yalnızca parasal güce sahip
olanlar için söz konusu. Örneğin bütün ülkelerin anayasalarında “temel
hizmetlerden yararlanmak her yurttaşın anayasal hakkıdır” gibi bir hüküm yer
aldığı halde, sağlık , eğitim gibi en temel hizmetlerin ticarileştirilmesini hedef
alan GATS-Hizmet Ticareti Genel Anlaşmasına göre, temel hizmetler, yalnızca bedelini ödeyebilecek
olanların hakkıdır. O halde, belki de önümüzdeki süreçlerde “insan
hakları” kavramının başına ilave özneler eklenecek ve mesela “Aylık geliri 2000$’ın üzerinde
olan insanların hakları” ve “Diğerlerinin hakları” gibi tanımlamalar girecek
hak’lar literatürüne. Aslında,
yukarıda “belki” belirsizliği içinde verilen örnek, yaşamda fiilen yerini çoktan
bulmuş durumda. Öyle ki insan hakları ve sosyal standartların kalesi olarak tanınan,
gerçekten de standartların -görece olarak- en yüksek olduğu ekonomik blok olan Avrupa
Birliği bile İnsan Hakları’nın altında tek tek azınlık hakları, göçmen
hakları, kadın hakları tanımlamaları yapmak suretiyle eşitliğin ve tek bir insan
hakkı kavramının olmadığını dolaylı yoldan anlatıyor. Emek ve sermaye arasındaki
çıkar çatışmaları ile emek sömürüsüne dayanan kapitalist sistemde çalışma
hakkını, bir insan hakkı olarak değerlendirmeyen bu anlayış, işini kaybettiği
için açlıkla yüz yüze kalanların haklarını arayacağı meşru bir hukuk zemininin
oluşturulmasına ve örneğin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin işten çıkarılan
yığınların açacağı davalara bakmasına da doğal olarak karşı çıkıyor. Tek bir küresel
hükümet olma yolunda emin ve kararlı adımlarla ilerleyen Dünya Ticaret
Örgütü’nün konuya bakışı ise daha da ilginç. DTÖ, yoğun insan hakkı ihlalleri
yaşanan, emek hareketinin anti-demokratik baskılarla susturulmaya çalıştığı
ülkelere uygulanan ekonomik yaptırım ve ambargoları , serbest piyasa ekonomisinin
işleyişi önündeki engeller olarak tanımlıyor ve tanımlamakla da kalmayıp,
yasaklıyor. Adeta “insan hakları zaten ihlal edilmek içindir” dercesine
oluşturulan bu dayatma hukukuna göre grevdeki işçilerin güvenlik güçleri
tarafından katledilmesi[1]
kapsam dışı bir konu. Tıpkı, iş kazaları ve meslek hastalığı dolayısıyla
yaşamını kaybeden yüzbinlerce işçinin de bu platformlarda kaale alınmaması gibi. İşçi
sınıfına uygulanan sistematik baskı ve sindirme yöntemleri dünyanın bazı bölge ve
ülkelerinde tahammül edilmez düzeylere ulaştığı halde, -özellikle de,
küreselleştiği bu süreçte demokrasi ve insan haklarını diline pelesenk etmiş olan-
kapitalist sistemin bu çığlıkları duymazdan gelmesi sınıflar arası çatışmayı
reddedilemez biçimde gözler önüne seriyor. Bu bağlamda bazı çok ilginç gelişmeler
de yaşanıyor ve sendika militanlarının bir yılı aşkın sürelerle mahkeme
edilmeksizin göz altında tutulduğu, ardından grev düzenlemek, izinsiz gösteri ve
yürüyüş yaparak trafiği engellemek suçlarından 3-4 yıl gibi sürelerle hapis
cezalarına çarptırıldığı[2] Güney Kore’nin
halihazırdaki devlet başkanının 1997 yılında Nobel İnsan Hakları Ödülü ile
taçlandırıldığı, ama buna karşın bugün yaşanan hak ihlallerine -tüm dünya
egemenleri gibi- seyirci kaldığı
çelişkisi hatırlanıveriyor. Araştırmalar
dünyada, sendikacılar için en tehlikeli ülkenin Kolombiya olduğunu ve bu ülkede 2000
yılında sendikal faaliyetleri yüzünden katledilen militan ve temsilci sayısının 135
olduğunu; bu yıl ise en son 5 Aralık günü cesedi bulunan USO-Bolivar Şubesi
Başkanı Aury Sara Marrugo ile birlikte sayının 148’e çıktığını söylüyor.
Kapitalistleşme yolunda son hızla ilerleyen Çin’de ise sendikalarda örgütlenmeye
çalışan işçiler ya akıl hastanelerine kapatılıyor, ya da çalışma kamplarında
çalışmaya mahkum ediliyor. En son ICFTU-Dünya Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu
araştırmasına göre halen dünyanın 139 ülkesinde sendikal hak ve özgürlükler
ihlal ediliyor[3].
Ancak bu saptama, geri kalan 80 kadar ülkede emek haklarının ihlal edilmediği
anlamına gelmemekte yalnızca yaşanan ihlallerin düzeyleri arasında farklılıklar
olduğunu ortaya koymaktadır. Aksi taktirde, yani geri kalan ülkelerde hak ihlali
olmadığını söylemeye kalkarsak Almanya’da rızası alınmadan zorla
çalıştırılan hükümlülerin varlığını, İngiltere’de 6-12 yaş çocukların
günde 14 saat gibi sürelerle acımasızca çalıştırıldığını, AB’nin kişi
başına düşen milli gelir açısından en zengin ülkesi konumundaki Luxemburg’un
hala pek çok ILO sözleşmesini ülke yasalarına geçirmediği gerçeklerini inkar
etmiş oluruz[4]... [1] Temmuz, 2001 – Zimbabwe’de grev gözcülüğü yapan işçilerden 3’ü polis tarafından kurşunlanarak öldürüldü. – IMF Bulletins-July,2001 [2] IMF- International Metalworkers’ Federation, Bulletins/November-2001 [3] ICFTU-Report On Violations of Trade Union Rights/2001 [4] ICFTU-Report On Violations of Trade Union Rights/2000 |