| mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu |
Hazırlayan - Gaye Yılmaz DİSK/Birleşik Metal-İş Sendikası - Çalışma Grubu Üyesi Mart 2002 |
Otomobilini benzin
istasyonu pompalarından birinin önüne çeken Chris sıkkın bir şekilde söylenmeye
başladı “Körfez savaşında Kuveyt’e yardım etmiştik, peki onlar ne yaptı,
petrol fiyatlarına yeni yeni zamlar, onların teşekkür biçimi de bu olsa gerek...” Pek
çok Amerika’lı için otomobil, evlerinden uzakta olduklarında ev işlevini gören
önemli bir araç. Her ne kadar ABD’ndeki benzin fiyatları Avrupa ile
karşılaştırıldığında oldukça düşük te olsa, benzin, ortalama bir Amerikan
ailesinin bütçesinde epeyce bir yer tutmakta. Chris Duplancich
Amerika’lı bir metal işçisi. Kendisi, ABD’nin en ünlü bisküvit üreticisi
Oreo’nun Şikago’daki Nabisco Fabrikasında çalışıyor. Şikago’da kurulu
Nabisco, dünyadaki en büyük fırın. Nabisco Grup’un diğer kısımlarında cips,
hardal, kuru yemiş, kahvaltı için mısır gevrekleri ve benzeri diğer gıda ürünleri
üretilmekte. Uluslarası faaliyet gösteren Nabisco Grubun, dünyada 107 ayrı üretim
merkezi bulunuyor ve yaklaşık 50.000 kişi bu üretim merkezlerinde çalışıyor. Şirket, 1994 yılında
üretimin bir bölümünü Meksika’ya kaydırmayı düşündü, fakat şimdilerde bu
plan rafa kaldırılmış gibi görünüyor. Aynı yıl, yani 1994 yılında ABD, Kanada
ve Meksika arasında NAFTA isimli serbest ticaret anlaşması imzalanınca pek çok
Amerikan şirketi Meksika’da yatırım yapma hedefine kilitlendi. Çünkü NAFTA
anlaşması, şirketlerin yatırım ve üretimlerini Meksika’ya kaydırmalarını
kolaylaştırmıştı. Çünkü Meksika’daki çevre, sağlık, güvenlik, işçi
ücretleri ve çalışma koşullarına ilişkin yasal düzenlemeler ABD ve Kanada ile
mukayese edildiğinde inanılmaz düzeyde geriydi. Şikago’daki şirket
çalışanları, tam olarak ABD’ndeki etnik çeşitliliğin bir yansıması: İtalyan,
Litvanya’lı, Slovenya’lı v.b işçiler bir arada çalışıyor. Chris ve ailesi ise
Hırvatistan kökenli. Şirket çalışanlarının çoğu üçüncü jenerasyonu
oluşturuyor, ortalama kıdem süresi ise 18 yıl. Batılı pek çok
ülkenin tersine, Amerika’da yakın zamana kadar öyle çok yüksek bir işszilik
yaşanmıyordu. Hatta, Şikago’ya giden otoban üzerinde eleman arayan şirketlerin iş
ilanlarından oluşan büyük panolar hala dikkat çekiyor. “Kendiniz için
hazırlayacağınız iyi bir kaderin efendisi olabilirsiniz” yazıyor bu panolarda.
Başka bir deyişle Amerikan Rüyası canlı tutulmaya çalışılıyor. ABD, dünyanın en ileri
sanayileşmiş coğrafyalarının başını çekiyor. Geçen son bir kaç on yıldan beri
verimlilik istikrarlı bir şekilde yükseliyor bu ülkede. Yeni Ekonomi konsepti de bilgi
teknolojisinin kullanımı için muazzam yatırımların yapıldığı bu coğrafyadan
türetildi. Ancak, Chris’in çalıştığı işyerinde yeni teknoloji temel bir özellik
değil. Çünkü şirket makina ve teçhizatının çok büyük bir kısmı 50 yaşın
üzerinde. Tıpkı Chris’e babasından kalan bir sürü alet edavat gibi. Fakat, Yeni
Ekonomi ve giderek büyüyen varlık ulus çapında yaygın olan karakteristikler
arasında değil. Madalyonun diğer yüzünü görmek o kadar da zor değil aslında.
Amerikan kapitalizmindeki büyük sıçramanın, emek piyasasında iki farklı alana bölünme biçiminde
yaşandığı hemen fark ediliyor. Ülkedeki işgücünün yarısını oluşturan alt
katman eğitim olanaklarından mahrum bırakılmış ve teknik bilgisi olmayan bir
yığın. Bu kitle, sağlık sigortasını ödeyemediği gibi, işsizlik sigortasından da
yararlanamıyor ve üstelik ücret artışı da almadan çalışmak zorunda. Buna
karşın, yukarıda bahsettiğimiz ve Şikago caddelerini süsleyen “eleman aranıyor”
anlamındaki süslü ilanlar gerçekte hiç bir eğitim almadan, kariyerini
geliştiremeden asgari ücretle en ağır işi yapmaya razı olacak kadar zor durumda
olanlar için. Sendikalar, kendi üyeleri için zam
alamazken, bu ülkedeki ücret zamlarının aslan payının üst düzey yöneticilere
gittiğinin farkında. Bu anlamda durum o derece vahim ki, orta sınıfa dahil
edilebilecek pek çok aile ve bireyler kredi kartı borçlarının her gün çığ gibi
büyüdüğünü dehşet içersinde izliyor ve bu nedenle, zorunlu ihtiyaçlarını
karşılayabilmek için kendilerini daha fazla, çok daha uzun saatlerle çalışmak
zorunda hissediyorlar. 80’li yılların başından itibaren yaygınlaşan ve gençlerin
onsekiz yaşını aştıktan sonra ailelerinden ayrı bir eve çıkması biçimindeki
kültür, giderek yerini “ailenin yanına geri dönüş” e bırakıyor. Zira, ayrı
eve geçen gençlerin gitgide artan bir bölümü artık
yaşamlarını sürdürme gücüne sahip değiller. Otomobil satıcıları, emekçilerin
gelecekte elde edecekleri ücretler üzerine ipotek koyarak onları “otomobil sahibi”
yapmaya çalışıyor. Chris ve ailesi de bu
hızlı değişimin farkında. Ve farkında oldukları için günlük harcamalardan
kaynaklanan dağ gibi borçlara yetişebilmek yerine, yaşamlarını “daha az
ihtiyaç” temelinde biçimlendirmeye çalışıyorlar. Ropörtaj sırasında
Chris bir soru yöneltiyor : “Euro-Dolar denen şey nedir kuzum?” Muhtemelen, kendi
ulusal parası olan Dolar’ın başka bir yabancı para cinsinin tehdidi altında olup,
olmadığını anlayabilmek için soruyor bu soruyu. Tümden egemen bir süper güç olan
ABD’nin uluslararası anlamda pek çok taahhüdü var ve hemen hemen bütün
uluslararası anlaşmaların tarafı. Bunların başında da ABD’nin egemenliğindeki
NATO askeri gücü geliyor. Ancak, Amerikan halkı günlük yaşamlarında kendi
dışındaki dünyada neler olup, bittiği ile hiç ilgilenmiyor, belki de
ilgilenemiyor... Chris’in ailesi seyahat etmeyi çok sevdiği ve anne Amy bir seyahat
acentasında çalıştığı halde Duplancich ailesi bugüna kadar hiç ülke dışına
çıkmamış, geleceğe dönük böyle bir plan da yapamayacaklarını belirtiyor Chris. Pek çok Amerikan ailesi
gibi Chris’in ailesi de Katolik Kilisesi ve Hristiyan dininin gereklerine sıkı
sıkıya bağlı ve bu bağlılığı ailenin günlük yaşamında izleyebilmek mümkün. Chris, 38 yaşında bir
mekanik işçisi ve 1988 yılından beri Nabisco şirketinde çalışıyor. Kendisiyle ilk
fabrika içi görüşme, soğuk floresan ışığında uçuşan minik ateş
parçacıkları arasında, kaynak yaptığı sırada gerçekleştiriliyor. O sırada,
kadın işçilerin montaj hatlarından birine ulaşmada güçlük çektiğini ve onların
işini kolaylaştırmak için çelik bir merdiven yapmaya çalıştığını söylüyor.
Makinalarla tıklım tıklım dolu olan atölyeye gün ışığının zerresi bile
giremiyor. Genelde 8 erkek işçinin çalıştığı bu üretim alanında, o anda Chris
tek başına kendi vardiya çalışmasını sürdürüyor.
Fabrikanın merkezindeki bu atölyede pencere bulunmuyor. Her vardiyada, Chris’in
4 veya 5 kez işi durdurma hakkı var ve bu hakkın kullanım sürelerinin belirlenmesi ve
çalışana bildirilmesi ustabaşının sorumluluğunda. Sürekli olarak önlük cebinde
taşıdığı radyodan hem ustabaşının iş-bırakma duyurularını hem de fabrikada
olası bir kaza ve alarm durumunda yapılan anonsları duyabiliyor. Chris, fabrikadaki işi
sırasında kendisine babasından kalan iş araçlarını kullanıyor ve günlük
çalışma süresi tüm diğer Nabisco çalışanları gibi 12 saat. Yani gece 02.00 de
başlayan vardiya çalışması öğlen 14.00’e kadar devam etmek zorunda. Vardiya
zamanlarının belirlenmesinde büyük oranda özgür olduğunu belirtiyor Chris ve
çalışacağı günlerin ayarlamasını yaptığı küçük bir defteri gösteriyor. Bu
kadar uzun süreli çalışmadan o kadar da rahatsız olmadığı fark ediliyor önce, fakat Chris’in daha sonra yaptığı bazı
açıklamalar “Chris’in neden bu kadar çok çalışmak zorunda olduğuna
inandığı” konusuna ışık tutuyor. “Haftada 40 saat çalışıyor olsaydım bile
bir işgüvencem olmazdı. Sendikamla Şirket arasında yapılan sözleşmeye göre,
işverenin fazla mesai talebini kabul etmek zorundayım ve bu yöntem yani sendikayı
fazla mesai için zorlama, ABD’li şirketlerin pek çoğu için geçerli” diyor Chris.
Tam bu sırada cebindeki radyo hem bip sesi hem de titreşimler yayarak uyarıyor onu:
derhal vincin bulunduğu bölgeye gitmesi ve indirilen bir levhaya bir kancayı yerinde ve
kaynakla monte etmesi için. Alet takımlarının bulunduğu hareketli seti vince doğru
itiyor ve bu sayede gördüğü bir arkadaşıyla günün önemli gelişmeleri hakkında
bir kaç kelime de olsa sohbet etme imkanı bulduğu için seviniyor: Nabisco’yu başka
bir şirket alacakmış, duydunmu? Bu haber doğrumu? Chris omuz silkiyor ve
aldırmadığını belirten bir hareket yaparak “Burada çalışmaya başladığımdan
beri şirket tam 3 kez el değiştirdi. Artık, işten çıkarılanlar arasında ben de
olacakmıyım diye korku duymuyorum. Çünkü, kendimi ve ailemi zorlayarak ta olsa pek
çok değişik işi yapabilmeyi öğrendim ve kovulursam yeni bir iş bulmanın benim
için o kadar da zor olacağını sanmıyorum.” diyor. Fabrikanın her yerine
asılmış reklam panoları benzeri işaret ve sinyaller dikkat çekiyor : “Nabisco
Grand Prix 2000” (Nabisco – 2000 yılı Büyük Ödülü). Şirket Yönetimi bu
işaret levhası benzeri panolar için, “şirket hedeflerini verimliliği daha fazla
arttırma, defolu üretimi en aza indirme, iş kazalarını minimize etme yönünde
dönüştürmeyi amaçlayan bir çeşit oyun” açıklaması yapıyor. Chris’e
sorarsanız, işçinin kendi hatasından kaynaklanan defolu üretimin tek bir sonucu var :
işten kovulmak. İşte bu yüzden çalışanlar yanlış karar almak ve uygulamaktan
korkuyorlar çünkü işten atılacaklarını gayet iyi biliyorlar. Chris bu kısa sohbetin
ardından tekrar karanlık köşesine geri dönüyor. Atölyesindeki diğer makinalardan
birine doğru yöneliyor ve bir manivelanın kolunu yukarı kaldırıyor. Tüm
makinaların nasıl kullanılacağını, tüm metal türlerinin işleme, kaynak,
lehimlenme, bükülme ve diğer proseslerini gayet iyi biliyor. Tıpkı diğer çalışma
arkadaşları gibi Chris de aslında nitelikli, eğitim almış bir işçi değil. Babası
bir uçak fabrikasında mekanik işçisi olarak çalıştığı ve boş zamanlarında da
kendine ait küçük atölyesinde sanayi fırınları imal ettiği günlerde, daha 14
yaşındayken ilk işçilik eğitimini almaya başlamış Chris. Ardından liseye ve ondan
sonra da - zaten bildiği şeyleri- tekrarlamaktan öte hiç bir işe yaramayan bir teknik
okula gitmiş kısa bir süre için. Profesyonel çalışma yaşamına başladıktan
itibaren bu güne kadar hiç bir ek eğitim görmemiş. “Olabildiğince çok ve yeni
şey öğrenmek zorundasınız, tabi eğer yaşamsal ihtiyaçlarınızı sorunsuz bir
şekilde karşılamak istiyorsanız” diyor Chris. Saat 11.00 ve Chris son
derece iyi döşenmiş, şık bir kantinde arkadaşlarıyla birlikte yarım saatlik
öğlen yemeği molasını kullanıyor. Şirketteki 12 yıllık çalışmasının
ardından Chris daha bu yıl , 4 haftalık ücretli izin hakkını elde edebilmiş. 20
yılı dolduğunda bu süre 5 hafta, 25 yılda ise 6 hafta olacak ve bu süre maximum
yıllık izin süresi. Yeni işe başlayanların yıllık izin süresi ise sadece 1 hafta.
Kıdeminin sağladığı bu avantaja ve yeni bir şe geçtiği taktirde yılda sadece 1
hafta izin yapabileceği gerçeğine rağmen Chris, saat ücretinin 5 dolar daha yüksek
olacağı başka bir işe geçmek için can atıyor ve bu garipliği şöyle açıklıyor
“Daha çok para, daha fazla tatilden çok daha önemli bizler için. Amy ile benim 3
çocuğumuz var ve üçüne de iyi bir eğitim olanağı sağlamak istiyoruz. Amerika’da
bir çocuğun liseyi özel bir kolejde okumasının bir yıllık maliyeti en az 20.000$.
İşte bu yüzden ne kadar çok fazla mesai yapar, ne kadar az tatile çıkarsak bizim
için o kadar iyi. Amerikan sisteminde ücretliler yaşamları boyunca hep geleceklerinden
endişe duyarlar: acaba çocuklarımızı okula göndermeye yetecek kadar paramız olacak
mı? Emekliliğimizde en temel ihtiyaçlarımızı sorunsuz bir şekilde
karşılayabilecekmiyiz? İşten kovulursak mevcut birikimimiz ile acaba ne kadar
dayanabiliriz ? Amerika’da tüm bu sorunların üstesinden gelmek, kişiye ve
performansına, biraz da şansına bağlıdır...” Saat 14.00’te
Chris’in vardiyası bitiyor. Bir sonraki vardiyaya kadar tam 12 saati var ve bu arada
arabayla eve ulaşmak yaklaşık 45 dakika
sürüyor. Şikago’nun banliyösünde kendilerine ait
bir evde 2 kızı, 1 oğlu ve eşiyle birlikte yaşayan Chris’in eşi Amy
mahalledeki kuaför salonunun yanısıra bir seyahat acentasında da part-time olarak
çalışıyor ve bu iki ayrı işten elde ettiği toplam haftalık net gelir 400$.
Amy’nin geliri, ancak günlük ev ve mutfak giderlerini karşılamaya yetiyor. Neden
full-time yerine part-time çalışmayı tercih ettiği sorusuna ise “Aslında bir
ailenin yaşamsal ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için en az 2 kişinin
çalışması şart. Fakat ben çocuklarım okuldan döndüğünde kendilerine yakın
olabilmek için mahalledeki iş yerlerinde çalışma gibi bir lükse sahibim. Bu yüzden
full-time çalışma tercihini kullanabilecek konumda değilim. Amy’nin herhangi bir
sağlık sigortası yok. Bu nedenle Amy de dahil olmak üzere tüm aile Chris’in önemli
bölümü kendisi tarafından ödenmekte olan sağlık sigortasından yararlanıyor. Bu
sigortanın Chris’in ücreti içindeki yüzdesi pek konuşulmuyor fakat ailenin en
küçük çocuğu Christopher’ın apandisiti patladığında eve gelen 60.000$ lık
hastane faturasının sigorta tarafından ödendiği belirtildiğinde ücretten yapılan
hastalık sigortası kesintisinin hiç te azımsanmayacak bir tutar olduğu
anlaşılıyor. Amy, iki ayrı işteki
çalışmasına rağmen emeklilik hakkından da mahrum. Fakat bu durumun kendisine çok
fazla zarar vereceğine inanmıyor ve “Chris’le boşansak bile onun emekliliğinin
yarısı bana ödenmek zorunda” yanıtını veriyor. Evde yemek sonrası
yapılan sohbette, çocukların bir katolik vakıf okuluna devam ettikleri ve herbirinin
yıllık okul giderinin 7000$ olduğunu belirtiyor Chris. Amerika’da kamu, kilise
vakıfları ve özel olmak üzere üç tip eğitim olduğunu fakat kamu okullarının hem
sayılarının artık çok azaldığını hem de bu okullara yalnızca en yoksulların
çocuklarının devam ettiğini anlatıyor ve ardından “çocuğunuzu kamu okuluna
gönderdiğiniz zaman kiminle arkadaşlık edeceğini, ne tip tehlikelere maruz
kalacağını bilemezsiniz” diyor. Ailenin halihazırda
oturmakta olduğu evin piyasa değeri 190.000$ ve bu evin borcu için her ay 1.400$ lık
bir tutarı borcun anapara ve faiz geri ödeme taksidi olarak Bankaya yatırmak
zorundalar. Diğer yandan Chris’in ortalama hatlalık çalışma süresi yaklaşık 60
saat. Bu sürenin 40 saati normal çalışma haftası ve bunun için brüt 900$ haftalık
ödeniyor kendisine. Kalan 20 saat ise fazla mesaide geçen çalışma süreleri toplamı
oluyor ve bu süreler için de 700$ lık bir ilave ödeme yapılıyor Chris’e. Başka
bir deyişle, vergi ve diğer kesintiler öncesinde Chris’in haftalık ücreti 1.600$.
Çocuk sayısı ve evli olma durumuna bağlı olarak vergi matrahından yapılan
indirimlerden sonra kalan kısmın %28’i gelir vergisi olarak ücretten kesiliyor ve
işveren tarafından Maliye’ye yatırılıyor. Brüt ücretin %10’u yani 160$lık kısmı özel ve gönüllüğe dayalı
bireysel emeklilik sistemine ödeniyor. Ancak bu özel emeklilik sistemi, Chris’in
şirketten alacağı (oldukça düşük) normal emeklilik sistemine ilave olarak
tasarlanmış. Şirket, işçilerin çocuklarının eğitimi için bir tasarruf programı
başlatmış. İşçiler her bir çocuk için bu Fona yılda belli bir miktar ödeme
yapıyorlar. Yapılan bu ödemeler 3000$ın altındaysa Şirket te aynı miktarda bir ödeme yapıyor söz konusu Fon’a. Böylece
Eğitim Fonunda bir para biriktirilmiş oluyor ve okullara ödeme zamanı geldiğinde cüz
i de olsa bir birikim önceden hazırlanmış oluyor. Fakat acaba bu Fon’un yönetimi,
kontrolü kimde diye sorulacak olursa yanıt kuşkusuz : Şirket Yönetimi biçiminde
veriliyor. Chris’in ücretinin 46$ ı da her ay düzenli olarak ve üyelik aidatı
şeklinde Sendikaya ödeniyor. Ve sendikaya ödenen bu tutar bütçesinde önemli bir
gedik yaratmadığı halde Chris bu ödemeyi gereksiz ve yüksek buluyor. Chris ve Amy,
gelirlerinden ayda yaklaşık 250$ lık bir tasarruf yapabiliyorlar. Bu para doğrudan
çocukların eğitimine harcanıyor.[1]
Yukarıda
aktarılan ropörtaj, ülkemizde kapitalist sistemin savunuculuğunu üstlenen bazı
çevrelerin özellikle son dönemde sıkça gündeme getirdikleri “Amerikan
Efsanesi”nin geri planına ışık tutmakta. Yazı, “Gelişmiş ülke ABD”
tümcesindeki “gelişmiş olma” sıfatının yalnızca ABD sermayesini
tanımlayabileceği, ülkenin işçi sınıfı içinse -yüksek teknolojiden kaynaklanan
bir kaç pozitif unsur dışında- ne çalışma koşulları ne de gelir düzeyleri
açısından hiç bir gelişmenin söz konusu olmadığını da tüm çıplaklığı ile
ortaya koyuyor. Satır
aralarında ABD’nde verimliliğin son 20-30 yılda istikrarlı bir şekilde
arttığını öğreniyoruz. Ancak Chris ve eşi Amy’nin -başta çocuklarının eğitim
ve sağlık giderlerinin karşılanması ve genel anlamda da tüm diğer ABD emekçileri
gibi gelecek konularındaki kaygılarının etkisiyle- “Daha çok para, daha uzun
tatilden çok daha fazla önemli bizim için” cümlesinde ortaklaşmaları, ülkedeki
verimlilik artışının Amerikan işçi sınıfı açısından yalnızca “daha fazla
artı değer sömürüsü” anlamına geldiğini gösteriyor. Yine bu
bağlamda, Chris ve eşinin ne giderek artan sürelerle çalışma ve tatil zamanlarında
daralma, ne de emeklilik, iş güvencesi gibi sosyal korumalardan yoksun olarak
yaşamaktan pek fazla şikayetçi olmamaları ve adeta içinde bulundukları ağır yaşam
koşullarının tek sorumlusunu kendileri olarak görmeleri ise dünya sendikal
hareketinin bugün içinde bulunduğu açmazları ortaya koyuyor. Özellikle son 20 yılda
giderek sınıf sendikacılığından uzaklaşan Sendikal yapılar, bir yandan işçinin
kapitalizmi alternatifsiz bir sistem olarak görmesine ve teslimiyetçi bir bakışa yol
açarken bir yandan da emek hareketi açısından olmazsa olmaz değerler olan dayanışma
ve kollektivizm kültürlerini erozyona uğratıyor. Chris’in sorunlara sadece kendi
konumu bağlamında yaklaşması ve örneğin, şirketin el değiştirmesi halinde yeni
bir iş bulma olanakları kendisininki kadar geniş olmayan işçi arkadaşları için
hiç bir kaygı duymuyor olması ya da sendikaya ödediği aidatın yüksek olduğunu
düşünmesi de bu erozyonun boyutları hakkında fikir vermeye yetiyor. Türkiye’de de
sık sık duyulmaya başlayan ve “sendikaların ancak kapitalizm içinde var
olabilecekleri ve bu nedenle de anti-kapitalist olamayacakları” biçimindeki savları
adeta doğrular niteliğe sahip böylesi zemin kaymaları, aslında, sendikalarla üyeleri
arasına kalın duvarlar örmeyi ve işçileri kendi örgütlerine yabancılaştırmayı
hedeflemekte. Oysa emeğin yegane örgütlü yapısı olan sendikalar, yalnızca
emek-sermaye arasındaki o uzlaşmaz çıkar çatışması dolayısıyla bile kapitalizm
karşıtı olmak zorundadırlar. Aksi taktirde yani kapitalizme karşı olmadıklarını
deklare ettikleri zaman, son tahlilde emek aleyhine faaliyet gösteren birer yapı olmuş
olurlar. [1]International Metalworkers’ Federation, Quarterly Magazine Vol.2, No.4 –The American Dream is still alive By, Laila Larsen Kildesgaard and Dorte Mozza |