mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu


AB tartışmasına sınıfsal bir yaklaşım

Gaye Yılmaz - BİRİKİM DERGİSİ - Temmuz 2002

 

Son dönemde, Türkiye kamuoyu yoğun bir tartışma süreci yaşıyor: “Türkiye Avrupa Birliğine girmeli mi, yoksa girmemeli mi?” Bu tartışmaya taraf olanların önemli bir bölümünün Birlik hakkında değil bilgi, biraz fikir sahibi bile olmamaları gerçeğinin yanı sıra, meselenin, sol çevrelerde bile “ülke” ve “Türkiye”, “AB” gibi homojen, bütünsel yaklaşımlarla ele alındığı dikkat çekiyor. Bu bağlamda örneğin “AB’ne üyelik ülkemizin yararınadır” ya da “Bu, bizim son şansımız, kaçırmamalıyız” veya “Türkiye AB’ne girerse bağımsızlığımızı ve egemenliğimizi kaybederiz” gibi cümleler çok sık kullanılmaya başlandı.

 

Bu yazıda, bir yandan kullanılmakta olan bütünsel öznelerin geri planını sorgularken; diğer yandan bu doğrultuda ortaya atılan (yukarıdaki) soruya verilecek toplumsal yanıtın neden bu denli önemsendiğini ve karşı karşıya bulunulan süreci analiz etmeye çalışacağım.

 

Öncelikle, sınıflı bir sistem olan kapitalizm içinde yaşadığımız gerçeğinden hareketle “Türkiye”, “Biz” v.b öznelerin durumu tanımlamada yetersiz ve hatta geçersiz olduğu tespiti yapılmak zorunda. Zira, emek ve sermaye sınıfları arasında var olagelen sürekli çıkar çatışmaları, bu sınıfların farklı gelişmeler karşısındaki konumlarında tek belirleyici konumunda. Örneğin, AB tartışmasında yararlı ya da zararlı çıkacağından sözü edilen Türkiye kimdir? “Bu, bizim son şansımız” cümlesindeki “biz” öznesi kimlerden oluşmaktadır? Ya da “egemenliğimiz ve bağımsızlığımız” feryatlarında kullanılan “biz” özneleri tüm bu coğrafyada yaşayanları temsil etmekte midir? Ve, geçmiş dönemde de bu değerler gerçekten halka mal olmuş, hangi sınıftan olursa olsun bütün kitlelerin yararına mı kullanılmıştır, bu mümkün olabilir mi? Bu soruların doğru yanıtları konmadığı sürece ne AB ve ne de Türkiye coğrafyasında yaşayan sınıflar açısından sağlıklı yanıtlara ulaşmak da mümkün görünmemekte. Tam da bu noktada, örneğin küçük ve henüz uluslararasılaşamamış sermaye gruplarının çıkarları ile büyük sermaye arasında da belirgin bir çıkar çatışması olduğu ve işçi sınıfının, karşıtlığını hangi sermaye grubundan yana belirlemesi gerektiği gibi garip sonuçlara da varılabilmekte. Tüm bu kafa karışıklıklarının gerisindeki en temel olgu ise, sınıfların varlığını, sınıfsal çelişkiyi unutturan ve neredeyse tüm dünyayı sarmış olan “toplumsal hafıza kaybı”.

 

Diğer yandan benzer bir sorgulamayı AB coğrafyası için yaptığımızda da farklı sonuçlara ulaşamadığımız ortada. Bazı çevrelerce, demokrasi, insan hakları ve sosyal standartların kalesi olarak tanımlanan Avrupa Birliği’nin kurumları ve çıkarılmış direktifleri arasında kısa bir gezinti yapıldığında, Birlik düzeyinde geçerli ve uyulmak zorunda olunan sosyal standartların sayısının bir-iki taneyi geçmediği; bu standartlar yalnızca kayıt içi ve çalışır durumda olan işgücü için geçerli olurken, Birlik içinde oldukça yüksek bir oranda kayıt dışı çalışma olgusunun yaşandığı; sosyal güvenlik alanında her ülkede farklı uygulamaların var olduğu; Türkiye’deki sendikaların son yıllarda yasalaşmaması için mücadele verdikleri esnek çalışma olgusunun, Birlik içinde olağan çalışma biçimine geldiği; sendikal hareketin günden güne hızla kan kaybettiği ve sermaye saldırılarının hiç de dünyanın diğer bölgelerinde yaşananlardan daha alt düzeyde olmadığı artık bütün taraflarca kabul edilen gerçeklikler olarak ortadadır.

 

Avrupa Birliği’ne üye ülkelerde son 10 yılda yaşanan temel gelişmelerden birkaç örnek vererek devam edecek olursak:

Maastricht Anlaşmasıyla birlikte 1992 yılından başlayarak %8’lerden %13’e fırlayan işsizliğe çözüm önerisi olarak 1993 yılı sonunda Belçika Hükümeti tarafından hazırlanan “Küresel Plan” isimli yeniden yapılanma yasası gereğince 1994-1996 yılları arasındaki 3 yıllık dönemde ücretlerin dondurulmasına karar verildi. Tüm ikramiye ödemeleri ve sosyal yardımların da bu kapsamda olması ve sadece daha önce yürürlüğe konan endexleme (Benchmarking) sisteminden kaynaklanacak ücret artışlarının yasa kapsamı dışında tutulması konusunda mutabakat sağlandı. Hedef, sözde “Belçika’daki işsizliği ve ücret-fiyat endexinden kaynaklandığı ileri sürülen enflasyonu aşmak”tı. Ama, işsizlik azalacağı yerde artış gösterdi, enflasyon ise bir önceki %3 seviyesinden 1 puan gerileyerek %2’ye indi ve olan Belçika’lı emekçilerin 3 yıllık süreçte eritilen ücretlerine oldu. Belçika sermayesi açısından bir taşla iki kuş vurulduğunu söylemek abartı olmayacaktır. Çünkü, şirketler bir yandan %2  oranında da olsa  fiyat artışları üzerinden kazanç sağlarken, diğer yandan işçi ücretlerinin dondurulması üzerinden muazzam kazançlar elde ettiler. Üstelik, işsizlik azalmadığı için sendikaların pazarlık gücünde de bir iyileşme yaşanmadı. Diğer yandan 90’lı yılların başından itibaren, -aslında geleneksel olarak iş bırakma ve grev eylemlerine pek sıcak bakmayan- Belçika Sendikaları ağırlaştırılan yaşam ve çalışma koşullarını iyileştirme amacıyla iş bırakma eylemlerine başladılar. Fakat ülke yasaları “bu geleneğin” bozulmasına izin vermedi ve 1994 yılında Volkswagen fabrikasında yaşanan olayda grev yapanların çalışmak isteyenlere engel oldukları gerekçesiyle grevciler, grevde oldukları her bir gün için ve kişi başına 100 bin Belçika Frank’ı düzeyinde para cezasına çarptırıldılar. İkinci dünya savaşından ciddi yara alarak çıkan Belçika’nın savaştan sonraki en temel sorunu öncelikle iç ve sınır ötesi çatışmalardan korunmak için büyümeyi sağlayabilmek ve adil bir gelir dağılımına ulaşabilmekti. Bugün ise, özellikle Birliğe üye olmanın getirdiği sonuçlardan sonra temel hedef, ülkenin rekabetçi gücünü koruyabilmesi için gelir dağılımı adaletinden önemli oranda vaz geçilmesidir.[1]

Bu ülke örneklerine, İngiltere’de kayıt dışı ve en ağır işlerde çalıştırılan ve çoğu sakatlanmış durumda olan 13 yaşın altındaki çocuklar, tüm kıtada kadın ve erkek arasında yapılan ayrımcı muamele, Birlik üyesi ülkelerde rızaları alınmaksızın, çok düşük ücretler karşılığında ve rehabilitasyon adı altında özel sektör için çalışmaya zorlanan mahkumlar, Belçika’da çalışan her 3 kadından birinin cinsel tacize uğruyor olması ve daha pek çok “insanlık dışı” uygulama örnekleri eklenebilir.

 

Ayrıca, son derece basit düşünce ve fikir yürütme sistemleriyle sağlıklı sonuçlara ulaşmak da zor değil. Avrupa Birliği’ni, Türkiye ve diğer aday ülkeler coğrafyasında yüceltmek için kullanılan değerlerin başında “İnsan Hakları” meselesi geliyor. Fakat aynı AB’nin, insan haklarının hemen altında “azınlık hakları” “göçmen hakları” gibi tanımlamalar yapması, çıplak bir gerçeği ele vermiyor mu? Ya da “acaba azınlıklar, insan kapsamına girmiyor mu?” sorusunu hak etmiyor mu? Bu tespite şöyle yaklaşımlar da çıkacaktır kuşkusuz: Azınlıklara belli haklar tanınması kötü bir şey mi? Bu soruya verilecek yanıt, hiç şüphe yok ki, Hayır! Ancak, böylesi bir sorgulamanın, “insan hakları” nın yazılı hukukta yer almaktan öte pek bir işe yaramadığı ve uygulanmadığının, aksi taktirde, yani uygulanıyor olsaydı bu alanda alt guruplamalar yapmaya gerek kalmayacağının  ip uçlarını verdiğinin unutulmaması gerekiyor.

 

“AB’ne Evet!” tartışmasının neden bu denli önemsendiği konusuna gelince: Türkiye’dekine çok benzeyen bir süreç Avrupa’da Para Birliğine geçiş aşamasında yaşandı. Her ne kadar Parasal Birlik fikri ilk kez 1995 yılında Madrid’de yapılan AB zirvesinde alınan kararla resmiyet kazanmış olsa da, 1989-1999 yılları arasında EMU ülkelerinde 1000’i aşkın ikna konferansı düzenlendi ve bu etkinlikler için Birlik bütçesinden milyarlarca Euro harcandı. Hedef, 11 EMU ülkesinin halklarından, ortak para birimine geçiş için bir “evet” duymaktı. Yine bu bağlamda 97 ve 98 yıllarında Avrupa Komisyonu tarafından yalnızca Almanya’da 90 ayrı ikna konferansı düzenlendi. Ayrıca, Almanya ve Avusturya için özel bir Halkla İlişkiler Şirketi ile anlaşma yapılarak bu iki ülkenin basınında, haftalık periyotta para birliği bültenlerinin yayınlanması sağlandı. Oysa, aynı Avrupa’daki çeşitli sosyalist ve komünist partilerin görüşüne göre, 2003 yılında finansal entegrasyona ve 2005 yılında da emeklilik sistemlerinde entegrasyona gidecek olan EMU’nun önümüzdeki dönemde Avrupa işçi sınıfı üzerindeki etkileri, bundan öncekinden çok daha yakıcı olacak.[2] Diğer yandan, EMU üyeliğini referandumla reddeden diğer 4 AB üyesi ülkedeki halkların muhalefet gücünün kısa dönem içinde eritilmesi için de oldukça yoğun bir çaba sarf ediliyor. Örneğin, geçen yıl boyunca İngiliz ekonomisinin -AB düzeyindeki genel ekonomik durgunluğun da etkisiyle- yavaşlaması, büyük ulusötesi şirketlerin ülkeyi terk ederek AB dışındaki başka coğrafyalara yönelme eğilimi içine girmeleri İngiliz sendikalarının “Sterlin, yeni Euro karşısında çok güçlü bir para konumunda kaldı. Bu durum, ihracat olanaklarını daraltıyor ve üretim giderek azaldığı için istihdam da geriliyor” biçiminde bir düşünce sistemi geliştirmelerine yol açtı. Ve gerçekte hiç istemedikleri halde ekonomik koşullarının önümüzdeki süreçte kendilerini Euro’yu kabul etme noktasına getirebileceğinden söz etmeye başladılar. Başka bir deyişle, yeni dünya düzeninde burjuva  demokrasisinin sınırları da daraldı, süresi kısaldı. Euro konusunda birkaç yıllık bir referandum ve “demokrasi” süreci yaşayan İngiliz halkı, işsizleştikçe daha fazla taviz vermeye ve çok daha kısa vadeli çözümler üretmeye başladı. Benzer baskılar Euro dışında kalmayı yeğleyen Danimarka için de geçerli. Euro ülkeleri arasındaki ticaretin gelişmesi karşısında rekabet gücünü kaybedecek olan Danimarka burjuvazisi kısa süre içinde işgücü üzerinde de psikolojik baskılar uygulamaya başlayacağının sinyallerini vermekte. Bu ülkeleri finansal çevrime dahil etmek Avrupa sermayesinin öncelikli hedefleri arasında  ve bu hedefe ulaşmak için her yol mübah.  Tüm bu verili durumdan hareketle, referandum v.b. demokratik önermeler bile emek gücü karşılığında aldığı ücret/maaş ile geçinen emekçiler açısından nihai bir sonuca ulaşmaya elverişli görünmüyor.

 

Aday ülkelerin toplumlarından ve özellikle toplumların muhalif katmanlarından AB üyeliği konusunda geniş bir konsensus ve onay beklenmesi konusu, meşhur Kopenhag Kriterleri arasında da yer alan bir koşul. 1993 yılında AB’nin son genişleme dalgası için dizayn edilen Kopenhag Kriterlerinin “Ekonomik Kriterler” bölümünde yer alan “Ekonomik politikaların gerekleri hakkında geniş bir fikir birliğinin olması” cümlesi, bugün Türkiye’de yapılan AB’ne “evet” ile AB’ne “hayır” seçeneklerine sıkıştırılmış bu yapay gündemin geri planı hakkında önemli bir ipucu veriyor. Bu kriteri biraz daha anlaşılır kılmaya ya da yaşama uygulamaya kalktığımızda varılabilecek muhtemel sonuçlar şöyle bir manzara arz ediyor: Türkiye’de halen AB’ne uyum ve IMF anlaşmasının koşulları adına uygulanmakta olan ekonomik programın gerekliliği üzerinde geniş bir fikir birliğinin oluşması ve politikalar ne kadar can yakıcı olursa olsun bir sistem tartışmasına girmek ya da AB’ni, IMF’yi veya DT֒nü suçlamak yerine programa tam destek verilmesi. Başka bir deyişle, AB’ne evet dediğiniz anda, emek-karşıtı bütün yasaların ve uygulamaların altına da imza atmanız gerekiyor. Tıpkı bugün hem AB ülkelerinde hem de Türkiye’de yaşandığı gibi: İtalya’da 2 milyon işçi ve memur sokaklara çıkıyor, genel grev ilan ediyor fakat suçlamaların merkezinde Berlusconi hükümetinin yer aldığı görülüyor; İspanya’da 20 Haziran’da Sevilla’da yapılacak AB Bakanlar Konseyi Zirvesi sırasında, sağcı Aznar Hükümetinin emek düşmanı politikalarına karşı Avrupa çapında protestolar, eylemler düzenleniyor; Avusturya sendikaları tüm dünyaya ülkelerindeki anti-sosyal adımları duyuruyor, dayanışma talep ediyor ve aşırı sağcı Jörg Haider’in partisinin içinde yer aldığı koalisyon hükümetini suçluyor;  Yunanistan’da da işçiler sokaklara çıkıyor, genel grev diyor; Fransa, Almanya, Belçika, İtalya, İspanya, İsveç ve Danimarka’da üniversiteler öğrenciler tarafından işgal ediliyor ve kamusal eğitimin özelleştirilmesine engel olmaya çalışılıyor. Bu tepkilerin hiç birinde Avrupa sendikalarının AB ve kurumlarını hedef almaması oldukça dikkat çekicidir. Oysa, iktidarların siyasi eğilimlerinden bağımsız olarak tüm ülkelerde hemen hemen aynı tipte ve halk düşmanı politikalar devreye sokulmakta, geçmişte mücadelelerle kazanılmış sosyal haklardan bir bir vaz geçilmekte ve bütün bunlar altı ayda bir ve bazen daha kısa periyotlarla toplanan AB-Bakanlar Konseyi Zirvelerinde karar altına alınmaktadır. Örneklemek gerekirse, Barselona Zirvesinde emeklilik yaşının yükseltilmesine ve bireysel özel emeklilik sistemleri üzerinden erken emeklilik sistemlerinin hayata geçirilmesine, çalışma yaşamındaki mevcut esneklik düzeylerinin daha ileri boyuta taşınmasına karar verilmiştir. Bu ay Sevilla’da yapılacak Zirvede ise, bütün AB ülkelerinde verimlilik artışı hedeflendiği gibi bir gerekçenin ardına sığınılarak çalışan kitlelerden daha büyük fedakarlıklar istenmesi planlanmaktadır. Ülkeler, Birlik düzeyinde karar altına alınan bu konuları olabildiğince kısa sürede kendi yasalarına geçirmek (uyum yasaları) zorundadırlar. Bu yüzden Aznar ve Berlusconi Hükümetleri ile başlayan ve diğer AB devletlerinin de gerekli hazırlıkları bitirmeye çalıştıkları ve işten çıkarmaları kolaylaştırıp, ucuzlatmayı, işsizlik sigortası miktarında önemli oranda indirime gitmeyi ve daha yüksek düzeyde esnekleşmeyi[3] öngören politikalarına karşı çıkmak, gerçekte Birliğin kendisine karşı çıkmakla, Birliğin yanında ve destekçisi konumunda olmak ise bu politikaları da desteklemekle eşdeğerdedir. Ve yine bu nedenledir ki çoğu Avrupa sendikalarına, faturayı AB’ne ya da doğrudan kapitalist sistemin kendisine kesmek çok zor gelmekte, bunun yerine tek tek sağcı Hükümetleri suçlama kolaycılığına kaçmayı yeğlemektedirler. 

 

Peki ya “hayır’cılar” ?

Türkiye’deki “hayır’cılar”ın çok önemli bir bölümünün birincil argümanı ülkenin egemenliği ve bağımsızlığını kaybedeceği yönündeki kaygılardan oluşuyor. Oysa, kapitalist sistemde egemenliğin her zaman ve kayıtsız şartsız sermayenin olduğu; yine bu sistemde sermayeden bağımsız devlet politikasının ne Türkiye ve ne de başka bir ülke için mümkün olmadığı ve bundan sonra da -bu sistem devam ettiği sürece- olamayacağı; kapalı (Keynesyen) ekonomi modelinin gerekçesinin de, dönemin (1930-1980) siyasi koşullarının yanı sıra ekonomik gereklerden (sermaye birikim süreçlerinin henüz tamamlanmamış olması ve  tek tek uluslar ölçeğinde yerli burjuvazilerin yaratılması hedefine en uygun modelin kapalı ekonomik sistemler olması) oluştuğu  hatırlandığında egemenlik ve bağımsızlık argümanlarının ne denli zayıf ve geçersiz olduğu ortadadır.

 

Hayır’cıların bir bölümü de, AB’nin Türkiye’den talep ettiği ekonomik koşullara tepki gösterdiği için karşı çıkmakta ve AB dışında kalan bir Türkiye’nin (?) daha hızlı kalkınacağına inanmakta. Tam da bu noktada AB’nin Türkiye’den ve diğer aday ülkelerden talep ettiği ekonomik kriterler ile Dünya Ticaret Örgütü içinde yapılagelen anlaşmaların (Hükümet satın almalarında liberalizasyon, kamu hizmetlerinin piyasa ekonomisine açılması, tarımda liberalizasyon ve bütün kamusal desteklemelerin kaldırılması v.b.) üstelik birebir aynı olduğu ve bu taleplerin IMF kredi anlaşmalarının da ön koşullarını oluşturduğu hatırlanacak olursa, Türkiye’nin AB’ne girmese de bu ekonomi politikalarını uygulamak zorunda olduğu gerçeği ile karşı karşıya kalınıyor.

 

Bu tartışma, aslında kalite, toplam kalite v.b. post fordist üretim yöntemleri üzerine bir süre devam eden tartışmayı anımsatıyor: post fordizmin bütün sakıncaları sayıldıktan sonra karşıtlık konur fakat hemen ardından bir suçlamayla karşı karşıya kalınır : “Öyleyse siz fordizm’i destekliyorsunuz.” Oysa, her iki seçenek de kapitalist üretim modellerini anlatmakta, farklı sömürü tiplemelerini örneklemektedir. Her iki tipleme de -dönemleri itibarıyla- emeğin çıkar ve kazanımlarını güçlendirmek için değil, tam tersi sermayenin karlılığını yükseltmek amacıyla devreye sokulmuştur. Post Fordizmin de temel amacı, emeğin sermayeye bağımlılığını arttırmak, işçileri kendi içinde yeni katmanlara bölerek, katmanlar arasındaki rekabet üzerinden emek gücü verimliliğini arttırmak ve işçileri kendi örgütlü yapılarının çatısı altında buluşmak yerine, “kurum kültürü” adı altında şirket ve işverenle yakınlaşmalarını sağlamaktır. Bütün bu hedeflere ulaşırken, kuşkusuz işçilerin yalnızca yaptıkları işle ilgili entelektüel gelişimi de eskiye oranla hızlanmakta ve bu olumlu değişim için işçi örgütleri ve sosyalistlerden Post Fordizme koşulsuz destek vermeleri beklenmektedir.

 

AB’ne evet/hayır tartışması da, üçüncü bir seçeneğe olanak tanımaksızın yürütülüyor. Bu tartışmalarda seçenekler her zaman kapitalizm içi önermelerden oluşuyor. Bu seçenekler üzerinde tartışmaya başlamak suretiyle sistem her seferinde bir kez daha meşrulaştırılıyor ve alternatifsiz olduğu savı adeta dayatılıyor. Diğer yandan bu önermelerin zaman zaman Marxist teorideki tespitlere uygun düşmesi bile, sosyalistlerin destek olması için sağlıklı bir gerekçe oluşturamaz. Bu bağlamda örneğin, “bölgeselleşme süreci küreselleşmenin bir alternatifi değil, bir bileşenidir; küreselleşme, kapitalizmin bugün ulaştığı en üst aşamadır ve takibeden süreçte dünya halkları, kapitalizmden enternasyonal sosyalizme ulaşacaktır; buradan hareketle Türkiye’nin AB’ne girişi desteklenmelidir.” biçiminde bir mantık silsilesi, tarihin hangi döneminde olursa olsun sosyalizm için verilen bütün mücadelelerin de gereksiz olduğu ve hatta enternasyonal sosyalizm için her hangi bir şey yapmaya gerek olmadığı, onun nasıl olsa kendiliğinden geleceği gibi  yanılgılara yol açma tehlikesini barındırmaktadır.

 

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik süreci, -işçi sınıfının güçler dengesindeki verili durumu dikkate alındığında- öncelikle dünya egemen sermayesi ardından da ülkedeki güçlü burjuvazi kesiminin çıkarlarına uygun olarak belirlenmeye aday görünmektedir. Bu süreçte, sosyalistlere düşen en önemli görev, bir yandan tüm boyutlarıyla kapitalizmi teşhir ederken bir yandan da AB meselesinin, gerçekleri gizlemeden açık yüreklilikle ve sınıfsal bir bakış açısıyla tartışılmasını sağlamak olmalıdır.

 

 [1] Wage Formation in Austria, Denmark, Belgium, Finland, Germany, Great Britain, New Zealand, Norway (A report from the Swedish Metalworkers’ Union, Pg.69)

 

[2] Europe Inc. Regional&Global Restructuring and the Rise of Corporate Power

 

[3] IMF Bulletins/ June 2002 – A solidarity call for general strike in Spain on 20th June