| mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu |
Gaye Yılmaz Evrensel Kültür Ocak 2002 |
Bir faaliyetin arzu
edilen sonuçlarına ulaşabilmek için bazı araçlarla kontrol edilmesi[1]
anlamının yüklendiği “Yönetişim” (Governance) kavramı, son dönemde ülkemizde
de yaygın bir biçimde kullanılmaya başlandı. Yalnızca bu tanımdan bile yola
çıkılsa, belli soruların sorulması ve cevapların aranması, kavramın gerçek
işlevinin anlaşılması açısından önemli hale geliyor. Öncelikle bir
“faaliyet”in söz konusu olması gerekiyor. Son dönemde kelimenin kullanıldığı
alanlar hatırlanacak olursa Yönetişim’in, genellikle ekonomik ve siyasi alanda
kullanılan bir kavram olduğu dikkat çekiyor. Örneğin, tanımda geçen “arzu
edilen” kelime tamlaması ele alındığında ister istemez “kim tarafından arzu
edilen?” gibi bir soru takılıyor akıllara. Kapitalizm sınıflı bir toplum olduğuna
ve farklı sınıfların çıkarları arasında çatışma, sistemi var eden olmazsa olmaz
kriterler arasında ve üstelik bilimsel yöntemler kullanılarak saptandığına gore,
Yönetişim tanımlamasına sorulan “kim tarafından?” sorusu, “hangi sınıf
tarafından?” biçiminde de sorulabilir.. Egemen sistem, kapitalizm olduğuna göre
yukarıdaki ilk sorunun cevabı “kapitalistler”
olmak zorundadır. Diğer yandan, tanımı okumaya devam ettiğimizde bu kez bir
“kontrol” kavramıyla karşı karşıya kalıyoruz. Oysa, her bir kapitalist
yaptığı faaliyetin kendi açısından olumlu sonuç vermesini bekler ve bunun için
gerekli denetim mekanizmalarını zaten çalıştırır. Öyleyse, burada “arzu edilen
sonuçlar”sözü ile kast edilen, olsa olsa bir grup kapitalistin üzerinde ittifaka
vardığı çıkarları doğrultusunda fakat farklı mekanizmalar (devlet, sivil toplum,
uluslararası toplum) tarafından atılması gereken adımların denetlenmesinden
bahsedilmektedir. Özellikle resmi makamlar açısından zaman zaman bu adımların
atılması kolay olmayabilir. Bu tespitten, kapitalistlerin kendi içlerinde sürekli bir
ittifak halinde oldukları gibi yanıltıcı bir yargıya varılabileceği tehlikesini
hatırda tutarak, egemenlerin herbirinin küresel ölçekteki makro çıkarlarının zaman
zaman aynılaştığının bir kez daha vurgulanmasında yarar vardır. Diğer yandan, Devlet’in bir siyasi güç olarak
çıkarlarıyla, o’nu var eden kapitalist düzenin çıkarları -en azından bugün
gelinen noktada- nadir de olsa çatışma içinde olabilir. İşte bu çatışmaların
egemen düzen tarafından asgari kayıp ve azami kazanç ilkesiyle aşılmasında
devletler üstü konumlarıyla görev yapan kurumların her biri aslında birer
Yönetişim kurumudur. Peki, aynı tanımda kullanılan “bazı araçlar”ile
anlatılmak istenen nedir ? Bu sorunun yanıtını, ve yönetişim kavramının
çağrıştırdığı karşılıklı bağımlılık, egemenlik ve kendi kaderini tayin
hakkı gibi bağlantılı diğer kavramları yönetişim konusunda hayli birikime sahip
ABD teknotratlarından birinden farklı örneklemelerle aktarmak daha doğru olacak. Strobe Talbott’un (U.S
deputy secratary of state) Foreign Policy dergisinin 2000/Bahar sayısına verdiği
bir makalede yeni karşılıklı bağımlılık sürecinin farklı boyutlarına dikkat
çekiliyor ve egemenliğin kaybolacak olmasından rahatsızlık duyanların yüreğine su serpiliyor. “Karşılıklı
bağımlı bir dünyada kendi kaderini tayin etmek” başlıklı makalede, Çeçenya,
Kosova, Doğu Timor, Abazya, Nagorno-Karabag örnekleri verilerek kendi yerellikleri
özelinde çoğunluğu temsil eden bu toplumların büyük Devlet ölçütünde azınlık
konumuna düştükleri, fakat bağımsızlıkları için savaşmaya devam ettikleri, bu
bölgesel çatışmaların her birinin er veya geç birer Amerikan Dış Politikası
sorunu haline geleceği, oysa Amerikan Devlet Bakanlığının raflarında bu senaryolara
uygun yanıtı içeren tek tip bir reçetenin bulunmadığı; ancak Amerika’nın
ayrılıkçı çatışmalara bulacağı çözümlerle ilgili olarak tek bir değişmeyen
hedefin olduğu ve bu hedefin de dünyadaki değişimden türediği belirtiliyor. “Bağımsızlık,
yeni devletlerin yaratılması bakımından hala güçlü ve önemli bir dürtü,
özellikle merkezi Hükümetler tarafından yok sayılan ya da baskı altına alınan
toplumlar için. Fakat yaşanan pek çok olayda eyaletler arasında artan bağımsızlık
yanlısı eğilimler Devlet içi çatışmalarda ana devletten ayrılmaktan daha iyi bir
çıkar yol sunmaktadır: Merkezi Hükümete yardım edilerek, bağımsızlık talep eden
toplumun Merkezi Hükümetin parçası olarak kalmasının sağlanması karşılığında demokrasinin ve sınır ötesi ekonomik kalkınma ve siyasi işbirliğinin
geliştirilmesi .”diyerek devam ediyor S.Talbott[2]. Bu tespitlerden de
anlaşılacağı gibi, kapitalist sistemin; bir yandan egemenlik, bağımsızlık gibi
kavramların modasının geçtiği ve dönemle uyuşmadığı savlarını ileri sürmek,
diğer yandan ise ulusların iç çelişkileri ve etnik farklılıklarının -demode
olduğu ileri sürülen kavramlar kullanılarak- kışkırtılmasıyla her bir üniter
devlet yapısından çok sayıda yeni küçük devletçikler yaratmak ve yaratılan yeni
devletçikler ya da ekonomik ve siyasi işbirliği (gerçekte bağımlılık)
karşılığında Merkez Devlete, bağımsızlıkçı grubun ayrılmaması garantisinin
verilmesi gibi birbiriyle taban tabana çelişen iki seçenek arasına sıkıştığı
görülüyor. Yaşananlar, Bill Clinton’ın Bosna savaşı ertesinde ülkeyi ziyareti
sırasında yaptığı konuşmadaki temel saptamaları da doğruluyor: “Küreselleşme
gevşek sınırlar ister ve üniter devlet yapıları bu sürece uygun değildir”.
S.Talbott’un makalesi, Amerika’nın 1900’lü yıllar boyunca inatla iki alanda
şampiyonluğa oynadığı, bu
alanların bir tanesinin ulusal çıkarlarını en iyi koruyan devlet olmak; diğerinin
ise ulusal değerlerini koruyan bir toplum olmak şeklinde belirlendiği, oysa bu iki
hedefin birbiriyle çatıştığı saptamalarıyla devam ediyor. Ve bu son cümle ulusal
çıkarların korunmasıyla gerçekte neyin kast edildiğini açık bir dille ortaya
koyuyor: Ulusal burjuvazinin çıkarlarının korunması ve bu nedenledir ki aynı anda
-genellikle toplumsal öncelikleri ve sosyal standartları anlatan- ulusal değerlerin de
korunması mümkün olamıyor. S.Talbott, “Bu nedenle biz ABD olarak
parçalanmayı(disintegration) değil, bütünleşmeyi(integration) sağlayacak bir “
kendi kaderini tayin etme hakkının”(self-determination) yeniden tanımlanması ve uygulanmasının yollarını
bulmaya çalışıyoruz” diyerek yaşanan çelişkinin altını bir kez daha
çiziyor. Bu tanımlamadan federe devlet yapılarının özendirileceği, başkanlık
sisteminin küresel siyaset sistemine adapte edileceği v.b. siyasi çıkarsamalar
yapılabilir. Ama bu süreçte aslolan, hem
bağımsızlık talep eden toplumların hem de bağımsızlık yanlısı toplumlarca
kendisine savaş açılan merkezi yapıların “ekonomik entegrasyon” , “demokrasi”
gibi kavramlar kullanılarak, ekonomik ve mali açıdan kapitale bağımlı hale
getirilmesi[3]
ve bu süreçte Yönetişim adı altında faaliyet gösteren kapitalist oluşumların
giderek güçlendirilmesidir. Diğer yandan
neo-liberalizmin teorisyenlerince “barışçı entegrasyon” olarak değerlendirilen ve
aslında tamamen S.Talbott’un da vurguladığı “yeni bir kendi kaderini tayin
hakkı” tanımlamasına uygun bazı gelişmeler de yaşanıyor dünya siyasetinde. Batı
Afrika’da Mali Devlet Başkanı Alpha Oumar Konare’nin bölgedeki ekonomik ve politik
işbirliğinin hızlanmasında öncü bir güç üstlendiği; Güney Afrika’da Nelson
Mandela’nın seçimle iş başına gelmesinin üzerinden sadece 7 yıl gibi kısa bir
süre geçtiği halde, ülkenin kendi içinde demokrasi ve istikrar alanlarında bir
dönüşüm yaşamaya başlamasının bölgenin diğer ülkelerine de çoğunluğu baskı
altına alan etnik azınlıklarla başa çıkma konusunda mükemmel bir örnek teşkil
ettiği; Mozambik’de 1975 yılında kazanılan “bağımsızlık(???)” sonrasında
Frelimo ve Renamo siyasi partileri arasında 17 yıldan beri yaşanmakta olan kanlı
iç-savaşın şimdilerde demokratik seçim süreçlerinde yaşanan politik mücadeleye
dönüştüğü; Afrika’nın en kalabalık ülkesi olan Nijerya’nın on yıllarca
süren dikatatörlük sonrasında sivil, demokratik bir yönetime dönüşmek için
kendine özgün bir çizgi belirlediğine ilişkin değerlendirmeler sıkça kullanılmak
suretiyle Talbott’un savı güçlendirilmeye çalışılmaktadır. Sistem, “demokratik
ilkeler ve -iyi yönetişime- yoğunlaşan bu çabaların uluslararası toplumun
(international community) sürekli takibi ve desteğine ihtiyaç duyacağı”
görüşündedir. İşte tam bu noktada yönetişim kavramı bir kez daha sahnededir.
Tıpkı Adam Smith’in Görünmez El’i gibi sanal uluslararası toplumun siyasi ya da
sosyo-ekonomik değişim sürecine icazet vermesi ve ne kadar anti-demokratik ve eşitsiz
olursa olsun değişimin geniş bir kitleden destek gördüğü gibi bir imaj verilmeye
çalışılır bu aşamad.Bu “takip” ve “destek”in ne şekilde
gerçekleştirileceği konusunda kehanette bulunmaya hiç gerek yoktur, çünkü zaten
“yönetişim” ile yapılmak istenen tümden kontrol/denetim altına almaktır. Bu
denetimin iç-gelişmeler nedeniyle tehlikeye girmesi konumunda bu kez -muhtemelen- mali
yardım, yani “destek” devreye sokulacak ve böylece ülkeyi bağımlı halde tutma
konumu sürdürülmüş olacaktır. Neo-liberal düzende
sıkça duyulan kavramlardan biri de şu, meşhur “uluslararası toplum” (U.T)
dur. Kimdir bunlar, nasıl bir araya gelir, kararlarını hangi süreçlerden geçerek
alırlar? Bu sorular hiç sorulmaz, çünkü bu kez kararları alan zaten “toplum”un
kendisidir. Amerika Irak’ı bombalar, uluslararası toplumdan bir kınama gelir,
İsrail’in Filistin üzerindeki baskı ve şiddeti artar, uluslararası toplum yine
görüşünü açıklar, Çeçenistan, Ermenistan, Kosova, Makedonya, Doğu Timor, Tibet
dünyanın neresi olursa olsun U.T’un bir görüşü ve diyeceği mutlaka vardır.
U.T’un açıklanan görüşleri, kınama mesajlarında ortaklaşan bir özellik dikkat
çeker: Demokrasi ve insan hakları vurgusu. Görünüşte bu soyut ve görünmez U.T.
hakların ihlaline şiddetle karşı çıkmakta ve bu sayede de dünya halkları nezdinde
saygınlık kazanmaktadır. Fakat aynı U.T.’un sınıflar arası çatışmalar, emek
hakkı ihlalleri, grev sırasında güvenlik güçlerince vurularak öldürülen işçiler
(Zambia-Temmuz 2001), yaşam hakkı ve ekolojik dengenin korunması için verilmekte olan
mücadeleler konusunda -nedense- söyleyecek hiç bir şeyi yoktur. İkinci dünya savaşı
sonrasında değişen siyasi haritanın da getirdiği zorlamayla önem kazan(dırıl)an
bağımsızlık hareketleri, bir önceki yüzyılın belirleyici yönelimi olan
sömürgeciliğin son bulmasını kolaylaştırırken; başka devletlerin boyunduruğundan
kurtulan halklar “bağımsızlık, fakat kimden (ne?)den bağımsızlık ?” sorusunu
pek fazla sormadılar. Bu sorgulama gerektiği gibi yapılmadığı içindir ki bugün
gelinen, artık herşeyin netleştiği ve kesinleştiği noktada muazzam bir kavram
kargaşası yaşanıyor. Emperyalizm olgusu, çoğu kez ulus devletlerin
yayılmacılığı olarak algılandı (Amerikan emperyalizmi, İngiliz emperyalizmi v.b)
ve emperyalist tanımlaması yapılan devletlerin ekonomik gelişmişliği gerçeğin
perdelenmesini kolaylaştırdı. Bu kavramların da yardımıyla milliyetçi duyguları
bileylenen toplumların,-bağımsızlık hareketleri sonrasında- yapabilecekleri muhtemel
“hatalar”ın önüne geçilmiş oldu. Yine bu kavramların yardımıyla tek tek
ülkeler ölçeğinde burjuvazinin gelişip, serpilmesi ve kapitalist sistemin bir dünya
sistemi olarak güç kazanması sağlandı. Yüksek gümrük duvarlarıyla korunan ulusal
sermaye grupları, güçlü kamu KİT’lerinden sağladıkları düşük maliyetli
hammade ve alt yapı ürünleri (elektrik, su, yol v.b. hizmetler, kömür gibi) ve Dünya
Bankasının 1950’den başlayarak tüm ülkelerin özel sektörlerini geliştirme
amacıyla aktardığı çoğu zaman kur garantili ve düşük faizli kredilerin de
yardımıyla kendi birikim süreçlerini hızlandırdılar[4]. Bu dönemde yönetişim
kavramından hiç söz edilmiyordu, çünkü o tarihlerdeki kapitalist birikim döngüsü
toplumların bağımsız siyasi otoriteler tarafından yönetildiklerine inandırılması
üzerine kurgulanmıştı. Üstelik, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, AB,
OECD, BM gibi yönetişimin baş aktörleri de bu yıllarda ya henüz kurulmamış ya da
henüz ergen olmamışlardı. En temel gerekçe ise, sermaye birikim sürecinin o dönemde
yönetişim’i gerekli kılmıyor olmasıydı. Hirst ve Thompson’a
gore bugünkü haliyle global bir ekonomiden değil, uluslararasılaşmış bir ekonomiden
söz edilebilir ve bu yapıdaki bir ekonomi de yönetişim özellikleri taşır. Ancak,
kendilerinin de açıkça belirttikleri gibi aşağıda sıralayacağımız uluslararası
econominin yönetişiminin beş safhası, ticaret ve yatırım, gelir ve refah
bakımından gelişmiş ülkelerle diğerleri arasında var olan derin eşitsizlik
uçurumunu kapatmak için değil, sadece dünya ekonomisinin yönetilebilir olduğunu
göstermek içindir. Onlara gore, bu yönetişimin, dünya ekonomisinde sosyal adaleti
teşvik etmek, ülkelerarasında eşitliği sağlamak, dünya halkları için daha fazla
demokratik kontrol hakkı getirmek gibi iddialı bir amacı yoktur zaten[5].
II. Dünya savaşı
sonrası dönemde yönetişim’e başvurulmamış olması, kuşkusuz sadece kavramın o
yıllarda henüz var olmadığı anlamına gelmez. Bu bağlamda yönetişim ile ilgili
hazırlıkların neredeyse 50-60 yıldan bu yana yapılageldiğini söylemek bile
mümkündür. Tek fark ise bu hazırlıkların geri planda yürütülmüş olması ve
sermayenin kendi yapılanış biçimini bugüne oranla çok daha gizli tutuyor
olmasıdır. Son olarak
vurgulanmasında yarar olan konu ise, yönetişim kavramının kapitalist sistemin
niteliğinde ve özünde, öngörülenin ötesinde her hangi bir değişikliğe yol
açmamış olduğudur. Sosyalistler, kapitalist demokrasinin ne anlama geldiğini zaten
gayet iyi bilmektedirler. Bugün gerek yönetişim ve gerekse bağlı diğer kavramların
kullanılmasıyla birlikte ortaya çıkan sorun, gerçekte sistemin kendi içinde bir
demokrasi ve adaleti barındırdığına inanmış ve özetle kapitalizme bel bağlamış
olanlarındır. Öte yandan gerek küreselleşme sürecinin kendisi, gerekse yeni dünya
düzeninin kavram ve uygulamaları sosyalistlere kapitalist sistemi toplumun farklı
katmanlarına teşhir etme ve alternatif sistem üzerinde olabildiğince geniş bir
mutabakat sağlama olanağı vermektedir. GAYE YILMAZ Ocak 2002 T. MAİ ve
Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu
[1] Gülsüm Özkan Akalın Yard. Doç. Dr. Marmara Üniversitesi, İ.İ.B.F, Global Economizing Yönetişimi Üzerine İktisat Dergisi, Ağustos 2001 [2] Gaye Yılmaz Ekonomist, İktisat Dergisi Ağustos 2001, Küreselleşme Sürecinde Devletlerin Rolü [3] “ “ “ “ “ “ [4] Gaye Yılmaz Ekonomist, İktisat Dergisi Ağustos 2001, Küreselleşme Sürecinde Devletlerin Rolü [5] Gülsüm Özkan Akalın Yard. Doç. Dr. Marmara Üniversitesi, İ.İ.B.F, Global Economizing Yönetişimi Üzerine İktisat Dergisi, Ağustos 2001 |