| mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu |
Gaye Yılmaz-Evrensel Kültür Temmuz 2002
|
Son dönemde, özellikle Avrupa Sendikalarının gündemlerinin ilk sıralarını işgal eden yeni bir tartışma var : “Verimliliğin Paylaşılması” ... Sendikaların, bu talebi yükseltirken kullandıkları argüman, Avrupa ülkelerinde verimliliğin dünyanın diğer pek çok ülkesine oranla daha yüksek olduğu ve şirketlerin ulaştığı üretim ve karlılık düzeylerinin en fazla üretim süreçlerinde harcanan emeğe bağlı olduğu gerçeğinden hareketle çalışanların da bu gelişmeden belli bir pay alması gerektiği biçiminde. “Verimlilik” kavramının klasik iktisat literatüründeki karşılığına baktığımızda “Bir üretim miktarı ile, o üretimi gerçekleştirmek için kullanılan etmenler (emek gücü, ham madde, enerji v.b lerinin toplamı) arasındaki oran[1]” şeklinde bir açıklamayla karşılaşıyoruz. Karmaşık görünen bu açıklama, aslında çok basit bir bölme işlemini anlatıyor : Ortaya çıkan ürün miktarını (çıktı), üretim sürecinde yer alan unsurların (girdi) toplam miktarına bölüyor ve şirketinizin üretim verimliliği oranına ulaşmış oluyorsunuz. Başka bir deyişle, bu bölme işlemindeki “Bölünen” konumunda olan çıktı ne kadar yüksek ve girdi ne kadar düşük olursa; ya da ürün miktarı aynı kalırken, üretim maliyeti ne kadar azalırsa “verimlilik” de o derece yüksek çıkıyor. Gelişen teknolojiler, rekabet yarışında öne geçmek için tek tek her bir şirket tarafından uygulamaya konan yeni iş organizasyonları, yeniden yapılanma süreçleri, toplam kalite yönetimi ve kalite anlayışının diğer türevleri, üretim süreçlerinde kullanılan emek-dışı kaynakların maliyetini minimize etmeyi amaçlayan kamusal düzenlemeler, sermaye vergilerinin düşürülmesi için her fırsatta gündemde tutulan tartışmalar ve daha pek çok kapitalist çabanın gerisinde hep verimliliği yükseltme hedefi yatmaktadır. Fakat bu sürecin en ilginç boyutu, tamamen sermaye karlılığını ve daha fazla artı değer sömürüsünü anlatan verimlilik tartışmasına sendikaların da önemli ölçüde destek vermeleridir. Kuşkusuz bu destek “Önce verimlilik artsın, biz payımızı sonra alırız” şeklinde açıklanabilir. Zaten, bu çalışmada ulaşmayı hedeflediğimiz nokta da verimliliği reddetmek, ya da işletmelerin verimsiz çalışmasının işçi sınıfı için daha iyi olacağını savunmak değildir kuşkusuz. Ancak, esas olarak sınıfların ortadan kalktığı, emek ve sermaye arasında bir çatışmanın olmadığı ve bu iki sınıfın çıkarlarının bugün gelinen noktada ortaklaştığı gibi bir ideolojik vaha yaratma temelinde, sermaye sınıfı tarafından son derece bilinçli bir şekilde yükseltilen bu konseptin doğru bir temel üzerinde tartışılması görevi de kaçınılmaz bir zorunluluk olarak ortada durmaktadır. Kapitalist ideologlar bu tartışmadaki duruşlarını büyük bir
netlikle açıklamakta ve örneğin “Sahip olunan kaynakları en iyi şekilde
kullanarak, en düşük maliyetle en yüksek kaliteyi üretebiliyorsanız, yani verimli
iseniz, global dünyada rekabet şansınız var demektir. [2]”
ya da “Tüm organizasyonlar,
aktivitelerini ve projelerini maliyetlerini düşürmek ve birim zamanda elde edilen
geliri artırmak üzere planlarlar.”[3] demek suretiyle
“verimlilik” ten neyi kast ettiklerini gizleme gereği duymamaktadır. Verimlilik üzerine yapılan ideolojik
bombardımanlardan bir diğeri de ANAP web sitesine konmuş: “OECD ülkelerinde brüt
giydirilmiş ücretler karşılaştırıldığında 1998 yılında satınalma gücü
paritesine göre hesaplanan ücretlerde Türkiye ile Yunanistan hemen hemen aynı.Ancak
Yunanistan’ın kişi başına gelirinin Türkiye’nin üç katı olduğunu
düşünürsek durumun ne kadar Türkiye aleyhine olduğu ortaya çıkar. Satın alma
gücü paritesine göre dolar olarak hesaplanan işgücü verimliliğini
karşılaştırırsak, 1998 de Türkiye 100 olarak alınırsa, Yunanistan'ın
verimliliği’nin 217 olduğu görülür. Yani benzer ücret alan Yunan ve Türk
işçisi arasında kocaman bir verimlilik uçurumu var.Bu uçurum sadece
Yunanistan’la değil aynı zamanda Macaristan, Polonya gibi ülkelerle de bariz bir
şekilde mevcuttur. Bu manzara aynı zamanda Türkiye’’nin neden yabancı yatırım
fakiri olduğunu da izah etmektedir.[4]”... Yukarıdaki alıntıda Yunanistan
emekçilerinin ücretleriyle Türkiye’deki emekçilerin ücretlerinin aynı olduğu
vurgulanırken, verimlilik düzeylerindeki fark ile iki ülkenin milli gelir
düzeylerindeki farka işaret edilmek suretiyle, aslında, “ülkesel kalkınma”
kavramının yalnızca burjuvazinin gelişmesi olarak düşünülmesi gerektiği konusuna
da açıklık getirilmektedir. Başka bir deyişle Yunanistan’daki artı değer
sömürüsü oranının Türkiye’dekine oranla çok daha yüksek olduğu, fakat bunun
Yunanistan’daki işçi sınıfının refahı anlamına gelmeyeceği çok açık bir
dille anlatılmakta ve örneğin “Yunan işçilerinin verimlilikleri çok yüksek, bu
kadar düşük ücret almaları haksızlık, ücretlerini yükseltmeliyiz” gibi bir
mantık yerine Türkiye’deki işçilerin ücretleri hiç değişmeden birim zamanda
yaptıkları üretim miktarını arttırmaları beklenmektedir. Zaten verimlilik de tam
budur... Tartışmanın böylesi bir yön
alışının gerisindeki nedenlerden biri de verimlilik kavramının öznesinden
bağımsız bir şekilde kullanılıyor olmasıdır. Bu bağlamda, örneğin “Emek
gücünün sermayeye verimliliği” biçimindeki bir tanımlama tarafların saflarını
çok daha net belirlemelerine yardımcı olacak ve kapitalist sistemde verimliliğin
paylaşılmasının “verimsizlik” anlamına geleceği daha bir netlik kazanacaktır.
Çünkü verimlilik kavramının öznesi “sermaye”dir. ABD’nde son 30 yılın en
başarılı olmuş çelik şirketi NUCOR’da işgücü verimliliğini arttırma adına
izlenen politikalar yukarıdaki tespitleri bir kez daha doğrular niteliktedir:“Yüzeysel olarak bakıldığında Nucor’un vizyonu
kulağa sıcak ve okşayıcı gelebilir. Ama yakından baktığınızda, bunun aslında
üretken olmayan işgörenlere (işçiler)hiç
şans tanımadığını görürsünüz. Nucor, öylesine yoğun bir üretkenlik
kültürü yaratmıştır ki, beş işçi diğer çelik şirketlerinde on işçinin
yaptığı işi yapar ve onların sekizinin aldığı kadar bir ücret alır. Bu
vizyona hayat veren bir dizi güçlü katalitik mekanizmadır. Ön cephedeki işçilere
uygulanan ücret politikası buna bir örnektir: -
Taban saat ücreti sektör ortalamasının
yüzde 25 ila 33 altındadır. - İnsanlar 20 ila 40 kişiden oluşan ekipler halinde çalışır; her ekibin üretkenlik sıralamasında kaçıncı olduğu her gün ilan edilir. - Üretkenlik hedeflerini tutturan veya geçen bütün ekiplere ekip üretkenliği temelinde, taban ücretin yüzde 80 ila 200’ü kadar haftalık ikramiye ödenir. - İşe beş dakika geç kalsanız, o günkü ikramiyenizi alamazsınız. - Geç kaldığınız süre 30 dakikayı bulursa, o haftalık ikramiyenizi de kaybedersiniz. - Eğer makinalardan biri bozulur ve üretim kesintiye uğrarsa, ikramiye hesaplamasında bu atıl süre dikkate alınmaz Eğer bir ürün kalite düşüklüğü nedeniyle iade
edilirse, ikramiye ödemesi de buna göre azalır”[5] Bu alıntıda meselenin düğüm noktasını sektör
ortalamasına oranla daha az sayıda
işçinin (5 işçi), daha fazla sayıda işçinin (10 işçi) yaptığı kadar iş
yapıyor olmasına karşın; yalnızca 8’inin aldığı kadar bir ücret
karşılığında çalışıyor olmasıdır. Şirketi verimli ve dolayısıyla başarılı
kılan da zaten, bu, istihdam edilmeyen 2 (10-8) işçinin emek gücüne eşit olan
tasarruftur. Yine bu ve yukarıdaki diğer örnekler üzerinden gidecek olursak,
verimlilik artışının bedelinin yalnızca söz konusu işletmede değer üreten
işçilerce ödenmekle kalınmadığı ve istihdam edilen -aynı zamanda birer maliyet
unsuru olan- işçi sayısının azalması sonucunda yaratılan yeni işsizlerin de bedel
ödeyen gruba dahil olduğu görülecektir Tıpkı aşağıda yapılan değerlendirmede de
aktarıldığı gibi : “Gerçekte
verimliliği belirleyen temel faktör nedir? Neden bir işçi Türkiye’de örneğin
yukarıdaki rakamları veri olarak alırsak yılda 20 birim üretirken, Almanya’da 52
birim üretiyor? Ve bir işçi Türkiye’den Almanya’ya gittiğinde bir Alman işçisi
kadar üretiyor? Bu soruların yanıtının işçinin birdenbire artıveren gücünde
değil, kendi çalışma gücü ile harekete geçirdiği makinelerin niteliğinde
yattığı bellidir. İşçi burada geri makinelerle üretim yaparken, orada daha
gelişmiş makinelerle üretim yapmakta, dolayısıyla verimliliği de artmaktadır. Bu
olguyu politik ekonomi diliyle ifade edecek olursak; canlı emeğin, harekete geçirdiği
ve makinede cisimleşmiş olan geçmiş ölü emek miktarı daha yoğundur. Dolayısıyla
üretim daha fazla, ama emek sömürüsü de daha yoğundur. İşçi ile makine arasında
kurulan bu verimlilik ilişkisini, kendisine delik bir kova verilerek su taşıttırılan
bir işçi ile, sağlam kova ile su taşıttırılan bir işçinin durumuna da
benzetebiliriz. İlk işçi kendisini paralasa da, ikinci işçinin yaptığı işe
yetişemez.”[6]
Kapitalist ideologlar, verimlilik
artışında işçi-işveren ayırt edilmeksizin her kesime önemli görevler
düştüğünü savlamakta; bir yandan da hükümet politikalarının verimliliği
destekleyici olmak zorunda olduğunu belirtmektedirler. Bu kişilere göre, verimliliği
destekleyici politikaları uygulamaya koymanın en iyi yolu, tam çalışmayı sağlayacak
ekonomik bir ortam yaratılmasından ve elde edilecek yararların işveren ile işçi
arasında “adil” biçimde paylaşılmasından geçmektedir. Bu teori uyarınca,
Hükümetler yeterli bir ulaştırma düzeni, sosyal hizmetler, eğitim ve öğrenim
imkanlarını seferber edecek, araştırma ve geliştirme birimleri kuracak ve işletecek
ve en önemlisi toplumun, verimliliği arttırma gereğini benimsemesine yol açacak
politikalar üretecektir.[7]
Tam da bu noktada, beyinler bir kez daha
işgal edilmekte ve verimliliğin, üstelik adil biçimde paylaşılması mümkünmüş
gibi bir illuzyon yaratmak hedeflenmektedir. Halbuki örneğin Avrupa sermayesi kendi
coğrafyalarında verimliliğin düşük olduğunu savunurken, Türkiye sermayesi ile
Avrupa’daki sendikalar bu bölgede verimlilik oranlarının yüksek olduğunu
savunmaktadırlar. Aslında, ileri teknoloji kullanımının da etkisiyle üretim hızı
oldukça yüksek olan Avrupa emekçilerinin geçmişte, mücadeleler ile elde ettikleri
kazanımların varlığı, emek gücünün sermayeye verimliliğinin görece düşük
kalmasına (örneğin ABD’deki verimlilik oranları baz alındığında) yol açmakta ve
bu tartışmada her iki taraf da haklı gibi görünmektedir. Bu garip görüntü, Avrupa
sendikalarını üretilen artı değer içindeki payı arttırma talebini yükseltmeye
zorlarken, Avrupa sermayesine de, işçi sınıfının artı değer içindeki payını
düşürerek daha verimli olma olanağı sağlamaktadır. Aynı teorisyenlerin
verimliliği arttırmada hükümetlere biçtiği roller ise, yalnızca bu konsepte
sendikal destek sağlamayı hedeflemekte ve gerçekliklerle hiçbir alakası
bulunmamaktadır. Bugün küresel ve çok taraflı anlaşmalar üzerinden Hükümetler,
yeterli bir ulaştırma düzeni kurmaktan, sosyal hizmetler vermekten, kamusal eğitim ve
öğretim sağlamak ya da araştırma ve geliştirme birimlerini değil kurmak, var
olanları işletmekten bile men edilirken ve tüm bunların, sermayenin çıkarlarına
uygun olarak dizayn edilen anlaşmalar (GATS-Hizmet Ticareti Genel Anlaşması
1.1.2000’de başlatılıp; halen devam eden müzakereler) olduğu bilinirken; bu
gelişmeler yokmuşçasına ileri sürülen bu savlar sendikalar ve işçi sınıfının
kafasını karıştırmanın ve verimlilik artışından kendilerinin de -bir sınıf
olarak- nemalanacaklarına inanmalarını sağlamanın aracı olarak kullanılmaya
çalışılmaktadır. Sermayenin asıl
hedefi, rekabeti zayıflatıcı birer engel olarak tanımladığı kamu hizmetlerinin
piyasalaştırılması ve böylece bir yandan hizmet alanında da yedek bir işgücü
ordusu oluşturulurken, bir yandan da kendi ürün yelpazesini -kamu hizmetlerini de
içine alacak biçimde- genişleterek, kar oranlarındaki sıkışmanın aşılmasıdır.
Fakat bu hedef bilinçli olarak gizli tutulmakta ve örneğin “Kamu maliyesinin
güçlendirilmesi”, “Enflasyonun düşürülmesi”, “Bütçe açıklarının
azaltılması” gibi hedeflere ulaşmada toplumsal fedakarlık talep ederken, kamusal
hizmetlerin ortadan kaldırıldığı bir sistemde kamu maliyesinin neden güçlü olması
gerektiğinin sorgulanmasının önüne geçilmesi hedeflenmektedir. Ayrıca, yukarıda da
değindiğimiz gibi verimlilik konusu da ülkenin refahı, kalkınması gibi
“toplumsal” (sınıflardan bağımsız) hedeflere ulaşmanın öncelikli bir aracı
olarak ortaya konmaktadır. Verimlilik konseptinde işçi sınıfının
daha kısa sürelerle çalışması ve ücretinin aynı kalması; ya da çalışma süresi
ve iş yoğunluğu değişmezken ücrette önemli bir artışın meydana gelmesi;
işsizliğin azalması gibi tamamen emekçilerden yana değişiklikler söz konusu
değildir. Hatta tersine, çalışanların aile ve sosyal yaşamlarını
programlandırmalarına engel olan ve verimlilik artışı için olmazsa olmaz olarak
tanımlanan tam zamanında üretim, kalite uygulamaları ve diğer post-fordist üretim
organizasyonları üzerinden hem çalışanlar üzerindeki iş yoğunluğu baskıları
artmakta hem de işsizlik istisnasız bütün coğrafyalarda hızla yükselmektedir.
Avrupa Birliği ülkeleri düzeyinde yapılan araştırmalar, verimliliği arttırma
çabalarının Avrupa işçi sınıfının sağlığı ve yaşamı üzerindeki etkileri
çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. Elde edilen sonuçlar içersinde, iş yoğunluğu
artışına paralel olarak stres ve yorgunluktan kaynaklanan hastalıkların yanı sıra
iş başında bayılma olgusunu ne kadar arttırdığını ve iş yoğunluğu ile birlikte
işçi sağlığı-iş güvenliği bilincinin de ne kadar gerilediğini gösteren
rakkamlar gerçekten dikkat çekicidir.[8] Tüm bu veriler ve değerlendirmelerin
ışığında özetle belirtmek gerekirse verimlilik, kapitalizmin sürekli kar
dürtüsünün beslenmesinin araçlarından bir tanesidir. Verimlilik artışına paralel
olarak elde edilen kazanımların işçi sınıfı açısından bir kalıcılığı
olmadığı gibi; böylesi durumlarda verimlilik kısmen de olsa paylaşılmış olacağı
için sermaye tarafından verimsizlik olarak tanımlanacağı ve emekçilerin pastadaki
payını küçültme çabalarının -tıpkı günümüzde (özellikle Avrupa’da)
yaşandığı gibi- yoğunlaşacağı unutulmamalıdır. GAYE YILMAZ Temmuz 2002
[1] Orhan Hançerlioğlu, Ekonomi Sözlüğü [2] (BAŞYAZI) - A. Kenan Tanrıkulu: Üreticiye düşen sorumluluk [3] "Maliyetler Azalırken Hız ve
Verimlilik Artıyor" 1 Mart 2002 Capital [4] Nesrin Nas, Önceliğimiz verimlilik olmak zorunda... ANAP web sitesi, (21.04.2002) [5]Harward Business Review, Durumu Tersine Çevirmek, MESS yayınları ISBN 975-6589-11-6, Sayfa 46,47 [6] Bir verimlilik hesabı! 27 05 2002, Durum...Ahmet Yaşaroğlu, Evrensel Gazetesi [7] Verimliliği Arttırmak Kimlerin Görevidir? MPM-Milli Prodüktivite Merkezi web sitesi [8] EUCOBA AB’de Toplu Pazarlık Ağı ve AB’de Sosyal Standartların Son 10 Yılı, Birleşik Metal İş Sendikası Yayınları - 2001 |