mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu


Pazar Ekonomisini Destekleyen, Tarafsız bir Devlet!

Gaye YILMAZ Evrensel Kültür Dergisi Kasım 2002

 

Erken genel seçime yalnızca sayılı günlerin kaldığı son dönemde, siyasi parti liderleri de toplumun beğenisini arttırma yönündeki faaliyetlerini en üst düzeye çıkarttılar. Televizyon ekranları, telaşlı, kendinden emin bir görüntü vermeye çabalayan, genelde tanınan simalardan ve birbiri ardına sıralanan çelişik, tutarsız söz ve taahhütlerden geçilmiyor. Bu çelişkilerden bir tanesi de CHP’nin milletvekili adayı, eski Ekonomi Bakanı Kemal Derviş’e ait.

 

Kemal Derviş, Ekim ayının ilk günlerinde NTV’deki Ekovizyon programına, yazımızın başlığını oluşturan şu cümleler ile başladı : “Bizim hedefimiz, Pazar Ekonomisini destekleyen, Tarafsız bir Devlettir. Artık Devlet ekonomiden tamamen çekilecek, fakat düzenleyici ve denetleyici rolünü sürdürecektir. Pazar Ekonomisi gelir dağılımını adil bir şekilde düzenleyemez. İşte, Devletin görevi de ekonomiyi denetleyerek gelir dağılımının en adil biçimde gerçekleşmesini sağlamak olmalıdır.”

 

Öncelikle, Devletin, yalnızca sınıflı toplumlarda ve egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda şekillenen bir sistem olduğunun hatırlanması gerekiyor. Dolayısıyla Devlet ve tarafsızlık kavramlarının birbirinin tamamlayıcısı gibi kullanılmaları mümkün değildir. Üstelik, Derviş’in tanımında Devlet öylesine “taraf”tır ki, olağan konumuna ilaveten bir de Pazar ekonomisini destekleme misyonu yüklenmiştir.

 

Peki, Pazar ekonomisi nasıl desteklenecektir ? Milletvekili adayımız bu konuya da açıklık getiriyor ve “Devlet, yatırımcı üzerindeki gereksiz yükleri ve ticaret önündeki engelleri kaldırmakla görevlidir” diyor. Şimdi bu “engeller” ve “gereksiz yükler”in neler olduğuna bir göz atalım. Bu cümlede asıl vurgu yabancı yatırımcılara yapılıyor ve Türkiye’yi yatırımcılar için cazip bir ülke haline getirmekten söz ediliyor. Her ne kadar bu tümce yalnızca yabancı olan yatırımcıların teşvik edileceği biçiminde anlaşılıyor olsa da , devletlerarası ticaret anlaşmalarında yer alan en temel argüman “ayrımcılık yapılmaması” olduğu için bu cümlenin, “hem ulusal hem de uluslar arası sermayenin önündeki ticari engellerin kaldırılması” şeklinde okunması gerekiyor.

 

Gelelim engeller meselesine; sermaye açısından örneğin, Devletin çalışma yasalarını esnekleştirmemesi, üretim ve yatırımlar önünde ciddi bir engel olarak tanımlanıyor. Esneklik ise, ücretsiz izinlerin meşrulaştırılmasından, fazla mesai çalışmasında işçilere yapılan extra ödemelerin kaldırılmasına, tatil sürelerinin ücret hesaplamalarında dikkate alınmamasına, telafi çalışmasından, işçileri birbirine rakip hale getiren ödünç ve kiralık işçi kavramlarına kadar emekçiler aleyhine pek çok başlığı kapsıyor. Yani, Kemal Derviş’in formülasyonuna göre Devlet, çalışma yasalarını esnekleştirerek işçi sınıfının mücadelelerle kazandıklarını bir bir geriletecek ama “tarafsız” olarak tanımlanmaya devam edecek.

 

Kuşkusuz sayılan “engeller” yalnızca esneklik ile sınırlı değil, sermaye vergilerinin azaltılması, şirket kuruluş ve faaliyet aşamalarındaki idari prosedürün sadeleştirilmesi, toplum yararı gözetilerek uygulamaya konmuş olan kamusal düzenlemelerden vaz geçilmesi de bu harekat planının önemli parçalarını oluşturuyor. Öte yandan, sermaye vergilerinin azaltılması, esneklik, verimlilik artışı gibi hedeflerle bir arada ele alındığında, son tahlilde çalışanların milli gelirden almakta oldukları payın azalması ve gelirleri azalan devletin sunduğu toplumsal hizmetlerin de daralması anlamına geliyor. Bu kapsamlı harekat çerçevesinde kaldırılması planlanan, toplum yararı gözetilerek uygulamaya konmuş kamusal düzenlemeler ise özetle şunlardan oluşuyor: Asgari ücret, sosyal güvenlik sistemine işverenler tarafından ödenmek zorunda olan katkı payları, çeşitli hizmet alanlarında istihdamı desteklemek ve toplum sağlığını alt düzeyde de olsa koruma altına almak amacıyla yasal düzenlemelerle sağlanmış olan örneğin işyeri hekimliği ya da üretim alanına göre belli sayıda mühendis çalıştırma ya da işyerindeki toplam çalışan sayısı ile orantılı sayıda hükümlü ve engellinin istihdamı v.b.... Bu köklü değişikliklerin hepsi bir seferde gerçekleştirilmeyebilir. Ama burada asıl önemli olan, yasaların, yukarıda sayılan olumsuz uygulamalarda bulunulduğunda mağdur olana hiçbir çıkış yolu bırakmayacak biçimde değiştirilmesidir. Yukarıda saydığımız adımlardan bir bölümü üzerinde yürütülen çalışmalar halihazırda devam ediyor. Örneğin, 2000 yılı Ocak ayında başlatılan GATS anlaşması genişletme müzakereleri  aktardığımız adımlardan bazılarını içeriyor ve hükümetlerin düzenleme ve denetleme yapma olanaklarının daraltılmasını öngörüyor. Bu ay (Ekim) açıklanan AB-Türkiye İlerleme Raporunda Tarım ve Hizmetler sektörlerinin henüz tam olarak piyasa ekonomisine açılmamış olduğu yönünde eleştirilerde bulunarak yeni gelecek hükümete de uyarı yapılıyor. Sayın Derviş’te hizmetler ve tarım konusunda yapılması gerekenlere dikkat çekiyor ve bu noktada, -görevde olduğu dönemden oldukça farklı bir şekilde- tarım sektöründeki desteklemeler konusunda dünyada bir eşitsizliğin yaşandığından söz ederek, zengin ülkelerin tarım desteklemelerini hatırlatıyor. Fakat bu desteğin eskiden olduğu gibi yapılmayacağını ve gelişmiş dünyanın doğrudan gelir desteği sisteminin örnek alınması gerektiğini belirtiyor. Hizmetler konusunda getirilen açılımda ise eğitim ve sağlık sistemine özel vurgu yapıldığı görülüyor ve herkesin kaliteli eğitim ve sağlık hizmeti alma hakkına sahip olduğu belirtilerek, işin ekonomik boyutuna hiç değinmeden devletin bu hizmetleri kaliteli sunamayacağının altı çiziliyor.  

 

Başka bir bakış açısından bakıldığında, bu kapsamlı plan ile kayıt dışı ve kayıt içi arasındaki farkın tamamen ortadan kaldırılmak istendiği söylenebilir. Zira bütün siyasiler ve hatta burjuvazinin sürekli olarak şikayet konusu yaptığı meşhur kayıt dışı olgusunu ortadan kaldırmanın bir yöntemi kayıt dışındaki işletmelerin kayıtlı sisteme dahil edilmesi iken; sermaye açısından çok daha karlı olacak bir diğer yöntem de kayıt içinde olanların kayıt dışına alınmasıdır. Burjuvazinin kayıt dışı olgusundan rahatsızmış gibi görünmesinin tek sebebi bu olgunun piyasada haksız rekabete yol açıyor olmasıdır. Fakat bu haksız rekabeti ortadan kaldırmada önerdiği, esas olarak yasal sistemin, kayıt dışı olgusunu meşrulaştıracak ve bütün işletmelere kayıt dışının avantajlarıyla çalışma olanağı sağlayacak biçimde yeniden dizayn edilmesidir. Tıpkı sayın Derviş’in ekonomi bakanlığı yaptığı süreçte  radyolardan yayınlanmış olan bir açıklamasında belirtmiş olduğu gibi “Kayıt dışından vaz geçmemiz mümkün değil, toplam üretimimizin yarısı kayıt dışında gerçekleşiyor ve bu sistem ekonomimizin motorunu oluşturuyor”

 

Bugün gelinen noktada ise kayıt dışının toplam ekonomik sistem içindeki oranı %60’ı bulmuş durumda. Aslında, burjuvazinin kayıt dışı söylemlerinde ne kadar samimi olup olmadığının çok önemli bir diğer göstergesi de serbest bölgelerdeki gelişim seyridir. Çünkü, serbest bölge uygulaması da sermayenin mevcut sistem dışına çıkarak, vergi dahil tüm diğer ulusal “engeller”den bağımsız bir şekilde, işgücünü güvencesiz ve çalışma yasalarındaki haklara bile sahip olamadan çalıştırması dolayısıyla karlılık oranlarının çok daha yüksek olduğu meşrulaştırılmış bir kayıt dışı üretim ve yatırım ortamıdır. Ülkemizde bir yandan serbest bölgelerin sayıları arttırılırken bir yandan da mevcut serbest bölgelerin alanları genişletiliyor. Dünyada ise, son 10 yıllık süreçte devletler arasında imzalanan, adı kalkınma, işbirliği v.s ne olursa olsun  bütün ticaret ve yatırım anlaşmaları aslında kıtasal ya da bölgesel serbest ticaret alanları oluşturmayı amaçlıyor. Bu durum, burjuvazinin kayıt dışı söylemlerinin ne denli samimiyetten uzak olduğunu; ya da karşı dururken gerçekte dün dünya ekonomik sistemini kuralsız, serbest ve sermaye için olabildiğine özgürlüklerle donatılmış bir alan haline getirmeyi hedeflediğini açıkça ortaya koyuyor.

Gaye Yılmaz/08 Ekim 2002