mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu

 

11 Eylül sonrası ekonomik durum ve dünya işçi hareketi üzerine bir değerlendirme

Gaye Yılmaz - İFMC-İktisat Dergisi - Eylül 2002

 

 

-         Venezula’da İşveren Örgütü lideri darbe yaptı

-         Arjantin’de halk isyan noktasına geldi ve dükkanlar yağmalanmaya başladı

-         Roma’da 2 milyon işçi ve emekli, Berlusconi Hükümetince hazırlanan yeni iş yasasına karşı gösteriler düzenledi.

-         Hindistan’da 10 milyon işçi,  caddeleri işgal etti Nisan 2002

-         Yunanistan’da yüz binlerce işçi genel grevde

-         Dünyanın en büyük metal sendikası IG-Metal Almanya’da “esnek grev” uygulamasını başlattı

-         MAI Anlaşması, kaldırıldığı tozlu raftan indirildi Nisan 2002

-         AB- Barselona Zirvesi, 300 bin AB yurttaşı tarafından gösterilerle protesto edildi

-         İspanya’da sendikalar 20 Haziran günü genel grev yaptılar

 

11 Eylül olayının ardından dünya ekonomisindeki gidişatla ilgili olarak ortaya pek çok “yeni” tez atıldı. Birleşmiş Milletler’e yakınlığıyla bilinen kişi ve gruplar, eleştiri oklarını dünyadaki gelir dağılımı dengesizliğinin bugün ulaştığı noktaya yoğunlaştırırken, Bill Gates ve Hillary Clinton gibi isimler bile yoksulluğa acilen bir çare üretilmesinin şart olduğunu savunmaya başladılar (Dünya Ekonomik Forumu, Ocak-2002, New York). Hedef yoksulluk olarak belirlendiği için, gündeme ağırlığını koyan,  üzerinde en fazla odaklaşılan nokta da elbette yoksul coğrafyalar oldu. IMF, Yapısal Ayarlama Programlarının adının değiştirilerek; “Yoksulluğu Azaltıcı Programlar” isminin verilmesini uygun gördü. Şirketlerin Sosyal Sorumluluğu (Corporate Social Responsibility) kavramı şirket yönetimleri ve uluslar arası sendikal hareket düzeylerinde daha çok gündeme gelmeye başladı. Gönüllülük temelinde ve istisnai bir uygulama olarak gündeme adapte edilen Şirket Davranış Kod’ları sendikal talepler arasında yer almaya başlarken; ulusal, sektörel ve işyeri düzeyindeki toplu sözleşme sistemlerine yönelen saldırıların yaygınlaşıp, yoğunlaştığı bir dönemden geçiyor dünya.

 

11 Eylül ile birlikte safların iyice netleşmesi sonucunda Avrupa Birliği de ikinci en büyük ekonomik blok olarak pastadaki payını büyütmeye çalışırken, Birliğin iç çatışmaları da giderek daha içinden çıkılmaz boyutlara ulaşmakta. ABD’nin Afganistan’a askeri müdahalesinde AB’nin belli birkaç büyük ülkesinin öne çıkması, egemen konumdaki Birlik ülkelerinin geleceğe dönük hesaplarına ışık tutar nitelikte. 19 Kasım 2001 günü Berlin’de katıldığı bir toplantıda konuşan İtalya Devlet Başkanı Carlo Azeglio Clampi mevcut çelişkileri şöyle açıklıyor :”İngiltere, Fransa ve Almanya Afgan savaşı sırasında kendi konumlarını güçlendirmek için yalnızca kendi içlerinde yapmakta oldukları gizli toplantılara son vermek zorundadır. Geçmişteki sisteme dönüp her birimizin yeniden kendi ulusal güçlerini mi canlandırması gerekiyor yoksa belli birkaç devlet aristokrasisinin Avrupa yurttaşlarının ortak çıkarlarını yok saymasına seyirci mi kalacağız. Her iki şekilde de Avrupa yurttaşları kaybedecektir. İtalya, Afgan savaşına gerek askeri malzeme gerekse asker göndererek önemli miktarlarda katkıda bulunmasına rağmen, Tony Blair, Gerhard Schroder ve Lionel Jospin arasında yapılan toplantılardan dışlanmış ve bu durum İtalya genelinde büyük şaşkınlık ve alınganlık yaratmıştır. İtalya, AB’nin Euro Bölgesini oluşturan 12 devletten biridir ve AB Devletleri sıralamsında ön sıralarda yer alması gerekir. Bu bağlamda, büyük-küçük ayırımı yapmadan, bir çekirdek ülkeler grubu oluşturulmalı ve daha yakın bir işbirliği için aynı hedefe doğru yürünmelidir. Gelecekte, Avrupa Birliği iki ana gruba bölünecek ve bunlardan birincisi üyelik ve tek piyasa girişimi ile ilgili yüklenimler, yönetmelikler etrafında bütünleşirken, ikinci grup ülkeler görece daha küçük, gelişmenin ilk aşamalarında ve açık uçlu bir grup olacaktır. Bu yöndeki bir gelişme, özellikle orta ve doğu Avrupa’daki aday ülkelerin büyük tepkisini çekecek, bu ülkeler kendilerine verilen “ikinci sınıf” bir statüye muhalefet ederlerken, birinci gruptaki 15 üye devlet de kendi hak ve ayrıcalıklarını koruma telaşı içine girecektir.[1]

 

Saldırı üzerine geliştirilen bir dizi komplo teorisi üzerindeki tartışmalar bir yana, İkiz Kuleler olayı ve Afganistan’a açılan savaş sonrasında dünya kamu oyu gündeminde en fazla yer tutan tartışmalardan bir tanesi de Kasım-2001 için planlanmış olan Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) 4. Bakanlar Konferansının yapılıp; yapılmayacağı ya da Katar/Doha olarak belirlenen toplantı yerinin değiştirilip; değiştirilmeyeceği üzerine oldu. Geniş bir kesim, toplantının mutlaka ertelenmesi gerektiği, özellikle ABD’nin savaş bölgesine bu kadar yakın bir coğrafyada düzenlenecek bir toplantıya katılımının olası olmadığı savını ileri sürerken; bir grup teorisyen de terörün asıl nedeninin liberalizasyon sürecinin istenilen hızda gerçekleşmemesi ve arzu edilen noktaya ulaşmaması olduğunu savunarak DTÖ toplantısının planlanan yerde, daha önce öngörülen tarihte ve daha agresif bir gündemle toplanması gerektiğini iddia ediyordu.

 

Bir diğer tartışma ise, dünyadaki küreselleşme karşıtlığının bu süreç sonrasında nasıl bir eğilim kazanacağı konusu üzerineydi. ABD’nin, 11 Eylül’ü bahane ederek bütün ülkelerden terörle mücadele yasalarını revize etmelerini istemesi ve “teröre destek ve ilham veren kişiler ve devletler de terörist kapsamında sayılacaktır” tehdidini kullanması küreselleşme karşıtlarının kendi içlerinde de benzer tartışmaları gündeme getirdi. Ülkelerin terör yasaları, her tür muhalefeti yasaklayan bir tarzda değiştirilirken, DTÖ, IMF, DB, AB Zirveleri, G7-G8 toplantıları, Dünya Ekonomik Forumu toplantılarında dünya başkentlerini hesaplaşma alanına çeviren ve giderek kapitalizm karşıtlığına evrilmeye başlayan  karşıt hareketlere göz yumulması beklenemezdi.

 

Tartışmanın her iki tarafı açısından ilk sınav, 9-14 Kasım tarihlerinde Katar’ın başkenti Doha’da yapılan DTÖ- 4. Bakanlar Konferansında verildi. Fakat, DTÖ kurmaylarının ikiz kuleler hadisesinden çok önce almış olduğu önlemler ve özellikle toplantı yerinin Katar gibi küçücük bir prenslik olarak belirlenmesi ve Katar prensliğinin ülke giriş vizesi verme yetkisini toplantı tarihleri süresince DT֒ne devretmesi gibi nedenlerden ötürü, Doha sürecinin karşıtlar için tam bir sınav niteliği taşımadığı da bir gerçek. DT֒nün almış olduğu önlemler, karşıtları da farklı stratejiler izlemeye yöneltti ve 9-14 Kasım tarihlerinde dünyanın pek çok ülkesinde eş-anlı protesto eylemleri düzenlendi. Ancak, düzenlenen protestoların toplantının yönünü değiştirmesi gibi bir durum söz konusu olmadığı gibi, karar altına alınan yeni “Kalkınma Raundu” ve raundun altını dolduracak olan bir dizi anlaşmanın Seattle’da öngörülenin bile çok ötesine geçtiği fark edildi.

 

Yeni raund görüşmeleri devam ederken karşıtlar tarafından internet üzerinden dünyaya sirküle edilen mesajlar, yeni dünya düzeninin 11 Eylül sonrasında  yön değiştirmeyip; bilakis kapitalizmin kendisini yeniden yapılandırmayı hedeflediğini bir kez daha doğruladı:

  • “Seattle’da yaşanana benzer bir süreç burada Doha’da da aynen tekrar ediliyor ve her şey yıldırım hızıyla geçiştirilmeye, anlaşmalar adeta bir oldu-bittiye  getirilmeye çalışılıyor. Konferans açılış toplantısında her ülke delegasyonuna bir tebliğ sunması için 5 dakikalık süre veriliyor. Diğer oldu-bitti konuları ise Tarım,  Uygulamaya ilişkin sorunlar, Çevre, daha önceki anlaşmaların hükümleri, Singapur Meseleleri (Yatırımlar ve Rekabet = MAI Anlaşması) ve TRIPS-Telif ve Patent hakları anlaşması. Temsilcilere her hangi bir konuya müdahale edebilmeleri için tanınan süre ise 3 dakikayla sınırlı. Ardından, DTÖ Sekreteryası tarafından atanmış olan bir “kolaylaştırıcı” yani oturum yöneticisi  oturumu tek taraflı olarak yürütüyor. Konu başlıklarına göre belirlenen oturum yöneticisi ülkeler şunlar: Tarım: Singapur; Uygulama: İsviçre; Çevre: Kanada; Daha önceki anlaşmaların Hükümleri: G.Afrika; Singapur Meseleleri: Şili; TRIPS: Meksika.  Seçilen bu moderatörler tarafsız değiller. Örneğin, Hindistan, Brezilya gibi ülkelerin en fazla hayal kırıklığına uğradığı TRIPS anlaşmasının moderatörlüğüne Meksika’nın getirilişinin sebebi, Meksika’nın bu alanda ABD ve İsviçre’nin yanında yer alması. Başka bir deyişle “green room” yeşil oda toplantıları bitti, yaşasın “yeşil delege” uygulaması.[2] 

 

  • “13 Kasım tarihinde bitirilmesi planlanan DTÖ 4. Bakanlar Konferansı, Sonuç Deklerasyonu üzerinde mutabakat sağlanamadı. Gece boyunca yapılan tartışmalar sonucunda ortaya çıkan ve bugün saat 11’de DTÖ Sekreteryası tarafından yayınlanan nihai taslak üzerinde de tam uzlaşma sağlanamadığı bildiriliyor. Final taslak muhtemelen bu akşam geç saatlerde ülke delegasyonlarının onayına sunulacak[3]

 

  • TWN’nin(Üçüncü Dünya Networkü) Direktörü Martin Khor, “14 Kasım günü sirküle edilen nihai deklarasyon taslağı 13 Kasım’dakinden bile daha kötü ve kabul edilemez bir içeriğe sahip. Hükümetlere taslağı reddetmeleri için çağrıda bulunan TWN, bu anlaşmanın kabul edilmesi halinde tüm dünya halkları en gelişmiş ekonomiler olan ABD, AB ve diğer G7 ülkelerinin güçlü şirketlerinin ağır bir hegemonyası altına gireceklerdir” yorumunu yaptı.

 

·        Uluslararası anlamda hiç bir anlaşmada bugüne kadar kullanılmamış bir manipülatif dilin kullanıldığı taslağın özellikle 20 ila 27. paragraflarında belli alanlarda yalnızca müzakerelerin yapılması garanti altına alınmakla kalmıyor, bunun yanı sıra, 4 yeni alanda (Yatırımlar, Rekabet, Hükümet Satın Almaları ve Ticaretin Kolaylaştırılması) da bu raundun bitiş tarihi olarak belirlenen 2005 yılına kadar anlaşmaların imzalanması karar altına alınıyor. Oysa 9 Kasımda başlayan müzakereler boyunca başta ACP-Afrika, Karayipler, Pasifik ülkeleri ve en yoksul ülkeler olmak üzere pek çok ülke yatırımlar, rekabet , hükümet satın almaları ve ticaretin kolaylaştırılması ile ilgili yeni anlaşmalara hazır olmadıklarını ve müzakere edilmesini istemediklerini belirtmişlerdi. Hindistan ve diğer bazı ülkelerin de bu görüşleri paylaştıkları biliniyordu. Şu anda ise bu konulara tepki gösteren bütün ülkeler her zaman olduğu gibi yine aynı oyuna getirilmek isteniyor ve raund deklarasyonunda kullanılan dil sayesinde bu yeni konuların anlaşmaları garanti altına alınmış oluyor.

Çok sayıda az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkenin aylardan beri yapmakta olduğu uyarılar ve geçmiş anlaşmalar sonucunda dayatılan ve uygulatılan gümrük indirimleri yüzünden binlerce şirketin iflas etmiş ve yüzbinlerce insanın işsiz kalmış olması gibi kaygıların son taslakta da hiç bir şekilde dikkate alınmadığının altını çizen TWN, bu son raundun gelişmiş ve gelişmemiş dünya arasındaki uçurumu daha da derinleştireceğini ve yoksul ülkelerin sanayileşmesinin imkansız hale getireceğini belirtiyor.

Taslağın final bölümünün ise hepten felaket olduğu saptamasını yapan TWN, hemen hemen taslağın tüm paragraflarında bunun kapsamlı bir ticaret raundu olduğu cümlesinin geçtiğini, bu söylemin ardından ise mutlaka bir Ticaret Müzakereleri Komitesinin kurulmasının geldiğini (p.46), raundun tek bir girişim olarak yürütüleceğinin  (single undertaking) (p.47) (Bkz. Kapitalizmin Kaleleri II Kitabı, Sayfa-82)  yer aldığını belirtiyor. Diğer yandan taslağın 20-27. paragraflarının Singapur konuları olarak geçen fakat aslında Seattle’da başarısızlığa uğratılan MAI-Çok Taraflı Yatırım Anlaşmasından farklı olmayan Yatırımlar ve Rekabet adlı iki ayrı anlaşmaya ilişkin olarak özellikle bu paragrafların tümüyle reddedilmesi gerekiyor.[4]

Dünya Küreselleşme Karşıtlarının Doha’dan ilettikleri izleme raporlarında ilk dikkati çeken, derin bir hayal kırıklığı ve daha önce popülist duruş sergileyen Hindistan, Malezya ve diğer bazı ülkelerin bile “dize getirildiği” yönündeki yaygın kanı. Üçüncü dünyacı çizginin egemen olduğu bu muhalif grupların konferans bitene kadar son 4 yıldır “yoksul güneyin kalkındırılması” için geliştirilen sosyo-ekonomik ve kapitalist sistem içi önerilerin hiç değilse bir bölümünün DTÖ konferansı gündemine dahil edileceğine inandıkları ve bu nedenle sonucun bu gruplar arasında büyük bir şaşkınlık yarattığı fark ediliyor.

 

Diğer yandan, üçüncü dünyacı talepler alt alta sıralanıp toplandığında, ortaya, söz konusu coğrafyalar için bir sosyal devlet modeli çıkıyor ki, bu da tam olarak liberalizm dalgalarıyla sonlandırılması hedeflenen süreçle örtüşüyor. Başka bir deyişle sermayenin küreselleşmesinin en temel dinamiği, kar oranlarındaki sıkışma olduğuna;  tüm sosyal ve çevresel talepler  birer maliyet unsuru olduğuna ve küresel finans ve ekonomi kurumlarının gündemi belli toplantılarının hedefi de korumacı ulusal düzenlemelerin kaldırılması olarak belirlendiğine göre Doha toplantısından farklı bir netice beklenebilir miydi? 

 

Doha toplantısının hemen ardından bu kez kollar AB-Konseyi Leaken Zirvesi için sıvanıyordu. Sosyal ortaklar tarafından hazırlanıp, Leaken Zirvesi öncesinde Komisyona sunulan metinde bir yandan Avrupa’nın her alanda entegrasyonu projesine vurgu yapılırken, diğer yandan toplu pazarlık sisteminde de-centralize (ademi merkeziyetçi) bir yaklaşım savunuluyor ve farklı ulusal pratiklerin ayrı ayrı dikkate alınması gerektiğinin altı çiziliyordu. Raporda Avrupa düzeyinde ücret esnekliğinin -verimlilik ve kar oranlarına hiç değinilmeksizin- müzakere edilebileceği; gönüllülüğe dayalı anlaşmaların desteklenmesi gerektiği; Avrupa çapında giderek yaygın bir uygulama haline gelen güvencesiz çalışma biçimleri ile düşük ücretli işçilik konularına ise hiç yer verilmiyordu. Bu rapor, Konsey Zirvesine yeşil ışık anlamına geliyordu, zira AB Konseyinin Birlik kararları içine dahil etmek istediği konuların başında da her düzeyde esneklik, iş güvencesinin tüm ülkelerde daraltılması gibi doğrudan sermaye karlılığını etkileyen meseleler geliyordu. Leaken Zirvesi de tıpkı daha önceki zirvelerde olduğu gibi kitlesel ve çok yoğun protestolara sahne olarak son buldu.

 

Aralık ayında dünyayı sarsan bir diğer gelişme ise kapitalizmin kriz zincirine yeni bir halka olarak eklemlenen Arjantin olayları oldu. Yaygın ve art arda gelen genel grevlere orta sınıfın bankacılık sistemindeki mevduatının geri ödenemez duruma gelmesi de eklenince isyan ve yağmalamalar gündeme geldi. Ülke ekonomisine ilişkin olarak yapılan ve birbiriyle çelişen resmi açıklamalar, mali piyasalarda istikrarın yeniden tesis edilmesini sağlayamayınca arka arkaya istifa etmek zorunda kalan devlet başkanları günah keçisi ilan edildiler. Okların bir kısmı da,  ülkeye Ağustos (2001) ayında yeni bir kredi dilimi tahsisatı talebini geri çevirmek yerine onaylayan ve Aralık’ta ortalık yangın yerine döndükten sonra Arjantin hükümetine “hayır” diyerek krizin derinleşmesine yol açtığı düşünülen  IMF’ye yöneldi. Fakat, IMF’nin baş ekonomistlerinden Michael Mussa’ya göre, Arjantin’deki politik ve ekonomik durum daha istikrarlı bir trend izlemiş olsaydı bile, borç ödemelerinin ertelenmesi ya da ulusal paranın devalüe edilmesi benzeri bir girişim söz konusu olduğunda bölgede geniş çaplı bir mali krizin yaşanmasına engel olmak mümkün olmayacaktı. Fakat, Arjantin ile IMF arasında Ağustos ayında yapılan yeni kredi anlaşması ile ilgili olarak Los Angeles Times’da yayınlanan eleştirel bir yazıya, 15 Eylül tarihinde IMF Dış İlişkiker Departmanından gönderilen tekzip yazısı IMF’nin söz konusu kredi anlaşmasını imzalarken ülkedeki ekonomik panaromaya ilişkin görüşlerini açıkça ortaya koyuyor ve en azından “Arjantin IMF’nin şartlarına uymadı da o yüzden krize girdi” şeklinde düşünenlerin ne denli yanıldığını açıkça ortaya koyuyor: “IMF ile yapılan yeni anlaşmanın riskleri olduğu doğrudur. Fakat Arjantin’e uygulanan reform reçetesi doğru bir reçetedir ve güçlü bir uluslar arası desteği hak etmektedir. Yeni anlaşma, daha şimdiden ülke içindeki güveni yeniden tesis etmeye başlamış, bankalardan para çekişi durmuş ve halk, parasını yeniden finans sistemine yatıracak kadar ekonomiye güvenmeye başlamıştır. Gazetenin editörü Bay Weisbrot çeşitli noktalarda yanılmaktadır. Özellikle, Arjantin’deki para kurulu ülke çapında geniş bir halk desteği bulmuştur.” Türkiye’de son dönemde sayıları artık on’larla ifade edilmeye başlanan yönetişim kurullarının Arjantin uygulamalarından biri olan Para Kurulu’na övgüler yağdırılan bu tekzip yazısı, ülkedeki ekonomik iyileşmenin de tekrar tekrar altı çizilerek devam etmektedir. Özetle, Arjantin hükümetinin, IMF’nin buyruklarının dışına çıkmadığı açıkça ortadadır. Fakat, kapitalizmin dönemsel krizlerini yalnızca IMF, DB ya da benzeri uluslarüstü kurumlarla açıklamak elbette mümkün değildir. Krizlerin yapısal nedenlerinin başında sermayeler arası Pazar paylaşım kavgalarının geldiği hatırlandığında; ticari ilişkiler açısından önemli oranda AB’ne bağımlı olan Latin Amerika ekonomisine(Mercosur Bloğu)indirilecek darbelerin, başta ABD sermayesi olmak üzere diğer rakip sermaye gruplarına yarayacağı; bölge üzerinde siyasi bir hegemonya oluşturmanın yolunun da siyasi ya da ekonomik krizlerden geçtiği ve aynı döneme rastlayan Venezuela darbe ve karşı-darbelerinin de bu gelişmelerle ilişkili olabileceği gibi hususlar ister istemez zihinleri meşgul etmekte.

11 Eylül’ü izleyen döneme damgasını vuran gelişmelerden bir diğeri de Almanya, İtalya, Fransa gibi AB’nin güçlü devletlerinde yükselişe geçen yeni ve gerici göç politikaları oldu. Bu konuda ilk adım 2001 yılı Ağustos ayında Almanya’dan geldi. İç İşleri Bakanı Otto Schily, 3 Ağustos günü, hazırlanan “Yeni Göç Yasa Tasarısı” nı kamu oyuna sunduğunda akıllara ilk gelen Alman Sanayiciler Birliği BDI’nın, 2001 yılı başında yayınladığı “Göç Tezleri” başlıklı çalışma oldu. Bu çalışmasında Alman sermayesi, “Şu an ABD her yıl ortalama 327 bin, Japonya 609 bin, İngiltere 114 bin ve Fransa 99 bin kalifiye göçmeni ülkelerine getiriyorlar. Almanya, bu rekabette kendini göçmenler için çekici, yabancı dostu ve uyuma hazır bir ülke olarak gösterebilirse bir şansı olabilir” diyordu. Bu raporu da dikkatle inceleyen Alman Hükümeti, Temmuz 2001’de 300 sayfalık bir göç raporu yayınlayarak, ülkenin izlemesi gereken yeni göç politikasını belirliyor ve geçmişte yapılan hatalardan ders çıkarılması gerektiğini belirtiyordu. Raporda sözü edilen hatalar ise, 60’lı yıllarda nitelik ve vasıflarına bakılmaksızın göçmen işgücünün ülkeye kabul edilmiş olmasıydı. Oysa, sermayenin bundan 50 yıl önceki gereksinimleri ve dönemin üretim organizasyonu biçimi hatırlandığında bu tercihin yanlışlıkla değil, tersine son derece bilinçli yapıldığını söylemek yanlış olmayacaktır. Bugün ise gerek teknolojideki hızlı gelişimin, yetişmiş teknik kadroların sayısındaki hızlı artışın etkileri , fakat ağırlıklı olarak sermayenin sırtını, hizmet sektörünü liberalize etmeyi amaçlayan küresel anlaşmalardan elde edeceği güvencelere dayamış olmasının verdiği rahatlıkla dünyanın her yerinden yetişmiş işgücünü istediği üretim merkezlerinde toplaması için gerekli zemin oluşmuş durumdadır. Göç yasası çıkarılmadan önce de Almanya’da Alman mühendislerin yarı ücreti karşılığında çalışmaya hazır olan Hint’li bilgisayar mühendisleri, yazılımcılar ve programcıların yerli hizmet işgücüne rakip olarak işgücü piyasalarında sayıca artmaya başladıkları unutulmamalıdır. Öte yandan, Almanya’daki yeni göç yasa tasarısına şekil veren anlayışın da sermayenin yeni gereksinimleri olduğu açıkça fark edilmektedir. Tasarıya göre değişik mühendislik dallarından mühendis, matematikçi ve bilim insanlarının ülkeye gelmeleri durumunda kendilerine derhal süresiz oturma izni verilecek ve bu tanımlamaya uyan kişilerin Almanya’ya gelmesi için işveren talebi gibi bir kriter de aranmayacak. Avrupa’nın en modern göç yasası iddiasını taşıyan taslağın hazırlık aşamasında Almanya’da ikiyüzlü bir tartışma yaşandı.Bir yanda diğer emperyalist ülkelerle “dünyanın en değerli beyinlerini kazanma uğruna verilen rekabet” gözetilirken, diğer yanda ise sanki Almanya birden yabancı işçilerin istilasına uğrayacak ve Alman emekçileri işsiz kalacakmış gibi bir hava estirildi. Sermaye kuruluşları, “sadece yüksek derece kalifiye elemana değil, vasıfsız elemanlara da ihtiyacımız var” gibi açıklamalarla Alman işçilerine baskı uygulamaya başladılar [5]. Diğer yandan, Almanya’daki yeni göç yasasının sosyal çevreler tarafından “gerici” şeklinde nitelendirilmesinin nedenlerinden biri de, Hükümetin, Alman sermayesinin taleplerine yanıt verebilmek için yalnızca işgücü vasıfları ile ilgili tanımlamalar yapmakla kalmayıp; söz konusu işgücünün yoğun olarak bulunduğu ülkelerin adlarını da yasa içinde zikrediyor olması ve göç yasasını açık bir “işçi pazarı” olarak gördüğünü ortaya koyması.

Almanya’da özellikle son dönemde izlenen emek politikaları sendikalar üzerinde beklenen etkiyi çok fazla gecikmeden gösterdi. İlk olarak Volkswagen’e ait işyerlerinde imzalanacak toplu sözleşmelerde, aynı dönemde Meksika VW’de de sözleşme imzalanıyor olmasının avantajları kullanıldı ve hem Alman sendikası hem Meksika sendikaları görece daha geri düzeydeki sözleşme hükümlerini imzalamak zorunda kaldılar. Alman otomobil sektörü devinin argümanları dünyanın, birbirinden oldukça farklı bu iki coğrafyasında uyguladığı politikalarda büyük bir benzerlik dikkati çekiyordu. VW yönetimi, Alman sendikaya karşı, üretimi, işgücü maliyetlerinin çok daha düşük olduğu Meksika’ya kaydıracağı tehdidini kullanırken, Meksika sendikalarına da “Almanya’da üretim maliyetlerinin verimliliğe oranla çok daha düşük olduğunu, Meksika sendikalarının işverenin ücret tekliflerini kabul etmemesi halinde şirketin üretimi Almanya’ya taşıyabileceğini söylüyordu. Bu,  yarışta ilk pes eden Alman IG-Metal sendikası olunca; Meksika sendikalarına da %14’lük ücret artışı talebinden vaz geçmek ve işverenin önerdiği %6.5’luk artışı kabullenmek düştü[6]. Gerek Almanya’da ve sırayla diğer ülkelerde uygulamaya konan yeni göç yasaları ve gerekse sermayenin, işçi örgütlerini coğrafyalar arası bir emek piyasaları savaşının içine çekmesinin geri planını besleyen en belirgin dinamik Batı ülkelerinde görece yüksek olan işgücü standartlarının geriye çekilmesi suretiyle sermaye karlılığının arttırılmasıdır.

 

HOŞGEL(ME)DİN İSPANYA !!!

 

Gabriel Barranco, İspanya’nın güneyindeki Almeria eyaletinde ticari faaliyet gösteren bir İspanyol. Barranco’nun, yıl boyunca kuzey Avrupa ülkelerine sattığı sebzeleri yetiştirmek için yapacağı seranın inşaatında kullanmak amacıyla işçiye ihtiyacı var. Mustafa, Fas’lı bir göçmen ve daha önce İspanya’nın en zengin bölgelerinden biri olan kısmen çöl olarak tanımlanabilecek El-Ejido kıyısında bahçıvanlık yapmış bir kaçak işçi. Halen işsiz ve iş arıyor. Ancak, İspanya’da yeni yürürlüğe konan göçmenlik-karşıtı yasaya göre bay Barranco eğer Mustafa’yı işe alacak ve yakalanacak olursa, oldukça büyük bir para cezasına maruz kalacak.

Yeni yasa, İspanya’daki yeni Merkez Sağ hükümetince çıkarıldı. Yasa, 1999 yılında mevcut Merkez-Sağ hükümetinin ilk döneminde koalisyona ortak olan tüm partilerin mutabakatı ile çıkarılan daha önceki yasayı sertleştiren ve ağır yaptırımlara bağlayan bir içerikte hazırlanmış. İlk hali ise, İspanya’nın Latin Amerika, Kuzey ve Orta Afrika ve Doğu Avrupa’dan büyük bir göçmen dalgası yaşanması halinde göçmenleri asimile etmeyi başaramayacağını açıklayan İspanya İç İşleri Bakanı Jaime Mayor Oreja’nın deyimiyle “Son derece gevşek”ti. Başkanın, dayanak noktası, bir yıl önce İspanyol yerlileri ile göçmen işçiler arasında yaşanan ve ancak polis müdahalesi ile yatıştırılabilen cansıkıcı çatışmaydı. Bu çatışma ırkçı eğilimlerin bir anda ülkenin her tarafına yayılmasına neden olmuştu. Yabancıların sayısı azken, İspanyollar ırkçı olmadıklarını söyleyerek kendileriyle övünmekteydiler. Şimdi ise pek emin değiller. Hatta, şimdi bile 40 milyonluk İspanya nüfusunun yalnız 1 milyonunu -kaçak olmayan- göçmenler oluşturuyor. Kayıtlı göçmen statüsündeki bu şanslı ve mutlu azınlığın yarıdan fazlası, kuzey Avrupa ülkelerinden gelip; kıyı bölgelerinin en güzel yerlerine yerleşen varlıklı emekliler. Mültecilerin sayısı, görece daha az. Son dönemde bir think-tank tarafından yapılan ankete göre, İspanyolların yarısı yabancıların şüpheli şahıslar olduğunu düşünüyor.

1970’lere kadar İspanya işçi ihraç eden bir ülkeydi. Fakat İspanyollar zenginleşmeye ve eğitim düzeylerini yükseltmeye başladıkça eskiden yapmakta oldukları hizmetçilik, inşaat ve tarım işçiliği gibi işleri terk etmeye yöneldiler. Birkaç yıl önceki düzeyinin çok altında olmakla birlikte hala oldukça yüksek düzeyde seyreden işsizliğe rağmen, göçmenlerin çok azının reddedebileceği bazı işler var. Bu işlerde çalışma koşulları inanılmaz derecede kötü ve ücret düzeyleri çok düşük, güvence yok ve İspanya’ya gidiş çok riskli bir macera sığınmacılar için. Tüm bu ağır koşullara rağmen, bu hafta yine 10 kadar Fas’lı deniz yolu ile İspanya’ya ulaşmaya çalışırken boğularak can verdi. Fakat unutulmamalıdır ki İspanyol halkı tarafından yetersiz bulunup –işsizliğe rağmen- reddedilen çalışma koşulları ve ücretler, bir Ekvator’lu ya da Fas’lı aile için zenginlik anlamına geliyor. Ve, bu nedenledir ki insan akını artarak devam ediyor.

Yeni yasa, ülkeye giriş yapacak göçmen sayısını kurala bağlamayı, göçmen işçi kullanan işverenlerin bu yönelimini değiştirmeyi ve göçmen ticareti yapan Mafya’nın işini bozmayı amaçlıyor. Yasanın en tartışmalı yanı ise, illegal yollardan ülkeye giriş yapanların geri gönderilmesini ve ülkedeki toplam göçmen sayısını 500 bin’de sabit tutmayı amaçlayan hüküm. Bu tip anlaşmalar, göçmenlerin kendi ülkeleriyle ev sahibi ülkeler arasında, yani devletler arası niteliğe haiz olmak zorunda. İspanya, şu anda Fas ile daha önce imzalamış olduğu bir anlaşmayı kendi çıkarları doğrultusunda güçlendirmeye çalışıyor. Ekvador ile bu yakınlarda bir anlaşma yaptı ve Colombia ve Polonya ile de müzakerelerini devam ettiriyor. Bu anlaşmalar yürürlüğe konduğunda yıllık kota uygulamaları başlayacak ve göçmenlere oturma izni tanınmadan önce ülkeler arası anlaşmanın imzalanmış olması gerekecek. Fakat hali hazırda, İspanya’da 50’yi aşkın ülkeden iltica etmiş göçmenler bulunuyor.

İspanya hükümeti, bu katı düzenlemelerin yalnızca İspanya’nın çıkarlarını koruma amacıyla değil, aynı zamanda Avrupa Birliği’nin de çıkarlarını koruma amacıyla alındığını belirtiyor. Başka bir deyişle İspanya, çok bilinen bir ezberi tekrar ediyor : İspanya, bu yasa çıkmadan önce kaçakların kolayca gelip; oturma izni alabildiği ardından ise bu belgeleri kısa yoldan yok ettikleri bir ülkeydi. Hatta, Almeria bölgesindeki iş adamları bile bazı göçmenlere oturma izni almaları konusunda yardım ettiklerini, ama bunu bir tek şartla bu belgeleri alır almaz yok etmeleri şartıyla yaptıklarını belirtiyor.

Kuşkusuz göçmen işçiler, özellikle de geçen yıl yaptıkları oturma izni başvuruları reddedilenler yeni çıkarılan yasaya çok kızgın ve büyük reaksiyon gösteriyorlar. Çünkü bu yasa daha önce elde edilmiş hakların önemli bölümünü ortadan kaldırıyor: örneğin, göçmen işçiler bundan sonra greve gidemeyecek ya da protesto gösterisi düzenleyemeyecek. Yine de bazıları, kiliselere sığındılar, açlık grevlerine başladılar ve hatta bazıları doğrudan Kral Juan Carlos’a yalvarıyor. Bu tepkili göçmenlerin kendi ülke yönetimlerinde ise huzursuzluk giderek artıyor. Ecuador, İspanya’daki sayılarının 150 bin olduğu tahmin edilen göçmen vatandaşlarını geri alma konusunda son derece isteksiz; İspanya, bu kişilerin geri dönüş yol paralarını karşılamaya hazır olduğunu bildiriyor. Fakat, 5 Şubat 2001 tarihine kadar bu koşullarda gönüllü olarak ülkesine dönmeyi kabul edip; gerekli belgeleri imzalayanların sayısı birkaç yüzü geçmiyor. İş İşleri Bakanı Oreja, Fas yönetimine teminat vererek, 500 yıl önce Müslüman ve Yahudilerin ülke dışı edilmesinde uygulanan insan avcılığı yöntemini kullanmayacağını belirtti. İspanya’daki sosyalist muhalefet ise, hükümetin bu yasayı neden kabul ettiğini, uygulayıp; uygulayamayacağını sorguluyor.

 

Mustafa ile Fas’lı arkadaşları, bir gece yerel polisin beklenmedik bir baskınına maruz kaldı. Polis, Fas’lılara yaşadıkları gecekondunun yıkılacağı haberini verdi ve barakayı boşaltmaları için onları uyardı. İlk anda ülke dışı edilecekleri korkusunu yaşadılar. Başka bir sınır kasabasında bir büroda bay Barranco yabancı şirketlerin göçmen sorunu yüzünden El Ejido kasabasını boykot edeceklerine dair haberin sıkıntısını yaşıyordu: “Bizim bu işçilere ihtiyacımız var” diyerek sızlandı. “Devlet yönetimi gerçek durumu görmezden geliyor ya da yetersiz kalıyor ... ya da ikisi birden...”

Portekiz’deki hikaye de pek farklı değil. Tanrı’nın Babel Kulesi İnşaatını durdurma stratejisindeki başarısı Portekiz’de işlemeyecekti. Lizbon kentine ikinci bir hava alanının inşa edilmesi ve 2004’deki Avrupa Futbol şampiyonası için yeni pek çok stadyumun inşa edilmesi ile ilgili kararlarla birlikte, Ukrayna’lı, Rus, Romen, Moldova’lı, Arap ve çeşitli Afrika ülkelerinden gelen göçmenler inşaatlarda çalışmaya başladılar. İletişim, olabildiği kadar Portekizce ya da İngilizce yürütülüyor, fakat dil ve iletişimdeki aksaklıklar işin gidişatını etkilemiyordu.

Portekiz de tıpkı İspanya gibi on yıllardır ülke dışına işgücü ihraç eden bir ülkeydi. 60’lı yıllarda her yıl yüz bin civarında Portekiz’li yurt dışına gidiyordu ve bugün itibarıyla yerel nüfusun hemen hemen dörtte biri hala yurt dışında yaşıyor ve çalışıyor. Bu insanların elde ettikleri gelirin bir bölümünü ailelerinin geçimi için Portekiz’e göndermeleri, hem ülkenin dış kaynak sıkıntısını hafifletiyor hem de ailelerinin gelirine önemli bir katkı sunuyor. Fakat, bugün, ülkenin ulaştığı görece refah düzeyi, eski Afrika sömürgelerinin yanı sıra, orta ve doğu Avrupa ülkelerinden de yoksul yığınların bu ülkeye akın etmesine yol açmış bulunuyor. Sadece, küçük bir kasaba olan Algavre’de bile son günlerde yapılan denetimlerde 37 bin kaçak işçi çalıştığı tespit edildi.

Portekiz, kendisini her zaman ırkçılık konusunda toleranslı bir ülke olarak görürdü. Ülkede yaklaşık 200 bin yabancı yasal izinli olarak yaşamakta. Bunların yarısı Afrika ülkelerinden; Portekiz kendi sömürgelerine özgürlük tanıdıktan 1 yıl sonra, 1974’de yasal göçmen sayısı sadece 32 bin idi. Yasa dışı göçmenler resmi verilere göre 35 bin fakat gerçekte 200 bin’den daha fazla sayıda kaçak göçmen bulunuyor Portekiz’de. Bu da ülkede toplam nüfusun %4’ü kadar, yani 400 bin göçmen bulunduğu anlamına geliyor. Bu sayı, Avrupa standartlarına göre çok yüksek değil. Ancak, ülkeye yönelen yeni göç dalgası toleransı zorlamaya yetecek ve ülke tarihinde belki de ilk kez göçü büyük bir siyasi sorun haline getirecek boyutlarda. Diğer yandan resmi işsizlik %3.5’e gerilemiş durumda ve işçi açığı gerçeği var ortada.

Yeni gelen göçmenlerin çoğu, metropollerin varoşlarında, inşaatında çalıştıkları büyük alış veriş merkezleri ya da köprülere yakın, dehşet verici koşullarda yaşıyorlar. Çoğu, doğu Avrupa Mafyası ile ilişki içinde olan kaçakçılık şebekeleri kaçak işçileri alabildiğine sömürüyor. Cape Verde ve Guinnea-Bissau’dan yaşanan göçler, ülkede yeni gettolar oluşturuyor. İlk jenerasyon, dehşet verici çalışma ve yaşam koşullarına razıydı, yoksulluğa kaçıyorlardı. Tek istedikleri ise çocuklarına daha iyi bir gelecek bırakabilmekti. Göç ettikten sonra da çocuk sahibi oldular. Eğer düşündüklerini gerçekleştiremediklerini görürlerse tansiyonun yükseleceği kesin. Piskopos Januario Torgal Ferreira kısa süre önce göçmenlerini umursamayan ulusların trajik sessizliğinden yakınıyordu. Aslında, pek çok Portekiz’li olayı umursuyor fakat Piskopos’un beklentisinden çok farklı bir şekilde...

Ne yapılacak? 1992 ve 1996’da göçmenler için çıkarılan aflar daha fazla insanın ülkeye göç etmesi koşullarını besledi. Şimdilerde ise, Portekiz başka bir yol deniyor: yeni yasa geçici çalışma yöntemi üzerinden göçü caydırmayı amaçlıyor. Geçici çalışma izinleri tahmini istihdam ihtiyaçlarına göre ayarlanacak. Ukrayna ve Romanya ile resmi programların başlatılmasını amaçlayan müzakereler devam ediyor.

Tüm bunlar işe yarayacak mı? “Hayır” diyor, göçmenlerle ilgili çalışmalar yapan uzmanlar; yasa, oturma izni dolan göçmenlerin evlerine döneceği gibi bir illuzyona bel bağlamış durumda. Solcular ve kiliseler, olayı her şekilde insanlık dışı olarak nitelendiriyor. Piskopos Ferreira “Birkaç yıl içinde yabancılara beyzbol stadyumları inşa etme izni verilecek. Kapitalist köpek balıkları yine binlerce göçmen işçiyi sömürüp; ardından bu insanların posalarını ülkelerine geri gönderecek” diyerek göç olgusuna ışık tutuyor. [7]

 

Avrupa sermayesinin 40 yılı aşkın bir süredir dış göç olgusuyla beslediği sermaye birikim süreci, bugün hızla, kıtada işçi sınıfının mücadeleleriyle kazandığı haklarının geriletilmesi ve böylece emek maliyetleri düşürülerek sermayenin rekabet gücünün arttırılması gibi bir sürece evrildi. Avrupa Birliği ülkelerinden şimdilik Avusturya, İtalya, İspanya ve Yunanistan’da hep aynı yönde başlatılmak istenen uygulamalar karşısında Avrupa İşçi Sendikaları Konfederasyonu ETUC,aşağıda bir bölümü aktarılan ve önümüzdeki döneme ilişkin yeni eylem politikaları belirleme kararını da içeren durum tespitinde şöyle diyor :

“Avrupa’daki sosyal ilişkiler hızla kötüye gitmektedir. Diğer Avrupa üyesi ülkelerin yanısıra, Birliğe üye ülkelerdeki çeşitli Hükümetler, mevcut yasalar ve mevcut sosyal korumayı tek taraflı olarak revize etmek ve geriletmek suretiyle işçi haklarına saldırmaktadırlar. Aynı zamanda, işverenler de toplu pazarlık sistemini tahrip etmek için lobi faaliyetlerine devam etmektedirler. Böylesi bir tabloyla karşı karşıya bulunan ETUC, çeşitli ülkelerde birbiri ardına devam eden bir dizi işçi eylemi, gösteriler ve protestoları desteklediğini ve 20 Haziran günü İspanya’da yapılacak olan genel grev de dahil olmak üzere tüm bu eylemleri düzenleyen işçi örgütleriyle dayanışma içinde olduğunu açıklamak ister. ETUC, Madrid Hükümetince alınan bu kararların AB-İspanya Dönem Başkanlığı sürecine denk gelmiş olmasından büyük bir endişe duymaktadır. Bu saldırıların artık genelleşmiş bulunan karakteri, işçi haklarını ve kamu hizmetlerini de kapsayacak bir Avrupa Sosyal Modelini savunmayı hedef alan bir kampanya üzerinden Avrupa çapında koordine edilmiş bir yanıtı hak etmektedir. Ve ETUC önümüzdeki birkaç ay içersinde bu kampanyayı başlatacaktır. Hükümetler ve İşverenler sürekli olarak AB’nin gereksinimlerini ileri sürerek eylemlerini meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar. ETUC, bu argümanları reddeder. Avrupa ekonomisinin, sosyal korumayı ve garantileri azaltarak daha rekabetçi bir konuma gelebileceği savı aldatıcıdır. Rekabetçilik, öncelikle ve her zaman, büyüme ve istihdamı teşvik eden, yeniliklere, bilgiye ve yaşam boyu eğitime yapılan yatırımların arttırıldığı -uzun zamandan beridir unutulmuş olan- aktif bir ekonomi politikasına bağlıdır.[8]”

 

ETUC’nin Avrupa çapında yayınladığı bildiride dikkati çeken unsurlardan bir tanesi “Avrupa Sosyal Modeli”nin, AB kurumlarının ABD’nin neo-liberal gündemini izleyerek büyük bir yara aldığı doğrudur. Fakat, bu gerilemeyi tek tek AB ülkelerinde iktidara gelen siyasi partilerin eğilimleri ile açıklayabilmek mümkün değildir. AB haritasına göz atıldığında; milliyetçi, liberal, “sosyalist”, işçiden yana ya da sosyal demokrat partilerin hepsi büyük bir istikrar içinde aynı gündemi, AB Zirveleri sonucunda belirlenen gündemi izlemektedirler. Yukarıdaki alıntıda İspanya-Aznar Hükümetinin emekçilere saldırısı şeklinde değerlendirilen ve işsizlik ücretini kısıtlayıp; işten çıkarmaları kolaylaştırmayı, ucuzlatmayı; işsizlik sigortasının kapsamının daraltılmasını; iş güvencesi ve işçi haklarını zayıflatmayı amaçlayan gelişmelerin yanı sıra, AB’nin Akdenize kıyısı bulunan ülkelerinden İtalya da 2002 yılında bir dizi protesto eylemi ve grev dalgalarıyla sarsılmıştır ve bu sarsıntılar durulacağa benzememektedir.

 

Bu bağlamda, İtalyan sendikaları, işveren örgütleri ve Hükümet bürokratları arasında işsizlik ödentisi, vergiler, emeklilik sistemi, sendika sözleşmelerinin tipleri ve emek piyasalarının esnekleşmesiyle ilgili tartışma son dönemde giderek genişlemiştir. Merkez sağdaki Berlusconi Hükümeti bu sorunların bazılarına çözüm görüntüsünde ve özellikle de işçi haklarını tanımlayan, işten çıkarmanın kurallarını düzenleyen 18 no.lu İş yasasının kısmen değiştirilmesini amaçlayan, Parlamentodan geçirilmeden onaylanan (Fast Track Authority) bazı hukuki düzenlemeler getirdi. Bu yönetmeliklerden bir tanesi, örneğin, hakimlere, işten çıkarılan işçilerin işe yeniden alınması yönünde karar alabilme hakkı tanıyor. Fakat bu örnekte gerekse diğerlerinde, hakimin aksi yönde karar alıp, işvereni haklı bulabilmesi gibi işveren tarafında keyfiyeti getiren bu düzenlemelerin işçi lehine sonuçlanma oranı yıl ortalamasında %10’a bile ulaşamamakta. Ayrıca 18 no.lu iş yasasına getirilen yeni düzenlemeler bütün sektörleri kapsamıyor ve yalnızca 15’ten daha fazla istihdam olan işyerleri için geçerli sayılıyor. Tüm bu gerçekliklere rağmen, bu yasa değişikliği çatışmanın sembolü haline dönüştü. Daha önceki merkez-sol hükümetler de iş yasalarını serbest ticaret döngüsünün gereklerine uygun hale getirme amacıyla bir dizi değişikliği zaten yapmışlardı. Bu değişikliklerin tümü açıkça işverenlerin yararına düzenlenmiş, bilhassa gençler üzerinde olmak üzere istihdam ilişkilerinde belirsizliğin iyice artmasına yol açmıştı. Bir yığın polemik ve karşılıklı atışma arasında sendikalar bu politikalara destek vermeyi tercih etmişlerdi. Söz konusu yasayı sermaye hedeflerine daha uygun hale getirmeyi amaçlayan resmi düzeydeki ilk girişimler Ocak 2002’de başladı. 13 Mayıs 2001 genel seçimleriyle iktidara gelen Merkez-Sağ Berlusconi hükümeti, aslında, daha önce sol hükümet tarafından yürünen yolun devamını, hiçbir politika değişikliği yapmaksızın yürüme görevini devraldı. Bu son yasa değişikliği ile ise Hükümetin açık hedefi sendikal cepheyi parçalamaktı, fakat bu girişim şimdilik genel grevle sekteye uğramış durumda. İlk kez Mart ayında yapılan eylemlerde İtalya’daki iki ılımlı işçi konfederasyonu sol’daki Konfederasyon CGIL’i yalnız bırakmış ve sendikal hareket içinde bir parçalanmanın ilk sinyalleri o dönemde alınmıştı. Diğer yandan,  sağ ile sol, yumuşak ile sert arasındaki rollerin bu, rahatlatıcı biçimdeki paylaşımı çağımızdaki reformizm, oportunizm ve kafalardaki, referans olabilecek hatlara yönelen  siyasi farklılaşmanın gerçek sosyal kökenlerinin kavranmasını engelleyici bir özelliğe sahiptir. Bunlar, karşı karşıya kalınan sorunlara, enternasyonal bir bilinçle yaklaşmadan çözülebilecek meseleler de değildir. Öncelikle, dünyada ve Avrupa’da esen serbest piyasa rüzgarları İtalya’daki müzakerelerin de sınırlarını ve temasını belirleyici özelliktedir. Avrupa Komisyonunun direktifleri, emek piyasalarının çok daha fazla esnekleşmesi hedefine kilitlenmiş durumdadır. Berlusconi’nin aldığı tavır, - siyasi kimliği yelpazenin hangi tarafından olursa olsun- kıtanın diğer başkentlerinde de farklı Hükümetler tarafından alınan tavırla birebir aynıdır. Mart ayında Barselona’da yapılan ve BAB-Blair-Aznar-Berlusconi üçlüsü adı verilen AB Zirvesi, Avrupa kamu oyuna, bugün verimlilik mukayeselerinde ABD’nin oldukça gerisinde olan ve ciddi bir işsizlik yaşayan Birlik içindeki “Sosyal Avrupa” çağrılarına karşı emek piyasalarında esnekleşmenin destanı olarak sunulmuştur. Üstelik, daha çok Jospin tarafından dillendirilen, Schroeder’in ise pek içten olmayan desteğini alan Sosyal Avrupa söyleminden zaten  önemli oranda geri adım atılmıştı. Fransızların tutumunun yumuşaması yüzünden, elektrik piyasalarında öngörülenin çok ötesinde liberalizasyon getiren bir uzlaşma anlaşması imzalanmıştı. 2005 yılı için planlanan Avrupa Borsalarının entegrasyonu projesi, 2003’ten başlayarak Borsa dışındaki Finans piyasalarının Avrupa çapında bütünleştirilecek olması ve 2005 yılından itibaren de emeklilik sistemlerinin birleştirilmesi ile birlikte AB entegrasyon sürecinin çok daha büyük etkilerinin olacağı artık net olarak görülebilen bir saptama. Bugün, Amerikan GPS’ine karşı onaylanan AB- GALILEO Uydu Planı, Avrupa’nın “yumuşak güç” maskesi gerisindeki iki yüzlü tavrını ortaya koyan ve azımsanmayacak ölçüde verimli ticari ve askeri sonuçları getiren bir proje olmaya adaydır. Barselona Zirvesine çağrılan üye devletlerden emek piyasalarının esnekleşmesi ve yatırım, üretim ve ticaret rejimlerinde daha yüksek düzeyde liberalizasyon süreçlerini hızlandırmak için ortak eylemlerde bulunmaları istendi ve bu talebi destekleme amacıyla kullanılan argümanların başında AB verimlilik düzeylerinin ABD’nden geri olması geliyordu. Zirvede, Hükümetlerden, istihdam sözleşmelerine esas olan hükümleri revize etmeleri ve eğer gerekirse maliyet konusunu yani toplu sözleşme sistemleri ve ücretleri bir kez daha tartışmaya açmaları istendi. Emeklilik yaşı açısından mevcut yaş sınırına yavaş yavaş 5 yıl daha eklenmesi talep edildi. Tüm bunlar yakın gelecekte yaşanacak çok ciddi sorunlar anlamına geliyordu. Bu bağlamda, İtalyan basınına ve kamu oyuna egemen olan 18 no.lu iş yasası üzerindeki tartışma, Avrupa Birliği düzeyinde seferberliği zorunlu kılan ve bir kez daha geç kalmış olan kapsamlı bir sınıf yüzleşmesinin önünü kesmek için kullanılan bir tıkaçtan başka bir şey değildir.[9]

 

Önümüzdeki dönemde ve özellikle de DTÖ-Liberalizasyon turları ilerledikçe sermayeler arası çatışmanın daha da gerginleşeceği ortadadır. AB ile ABD sermayesi arasındaki egemen olma yarışı, Çin’in küresel ticaret döngüsüne dahil edilmesiyle zaten hızlanmış durumdadır. Rusya ise, bu yarışa katılmanın hazırlıklarını tamamlamak üzeredir ve yapılan planlara göre, Rusya, bir sonraki DTÖ Bakanlar Konferansında tam üyeliğe kabul edilecektir. İçindeki tüm sorunlara karşın AB, rotasını belirlemiş ve “2010 yılına kadar dünyada en fazla rekabet gücüne sahip olan ekonomik blok haline gelme” hedefine ulaşmak için kolları sıvamıştır. Rekabet yarışında öne geçmenin birincil unsuru emek olduğuna göre, AB normlarının 2010 yılına kadar tarihe karışacağı tespitini yapmak olasıdır. Başka bir deyişle, dünyanın tüm emekçilerini daha ağır, daha zorlu bir süreç beklemektedir. İkiz Kulelerin enkazı altında kalan, her zaman olduğu gibi işçi sınıfı olmuştur. Ancak tüm bu gelişmeler dünya işçilerini bir sınıf olarak birleştirme ve çıkarlarının aynı olduğunu görmelerine yardım etme potansiyelini de içinde barındırmaktadır. Arka arkaya yaşanan eylem, protesto ve grevler de bunun ilk sinyalleri olarak değerlendirilebilir. 


[1] Financial Times-Europe, November 19, 2001 By Lionel Barber-Berlin

[2] Anuradha Mittal, Doha Report, November 10, 2002

[3] TWN-Third World Network/Malaysia,  Report from Doha

[4] Doha Notları II- T. Anti-MAI web sitesi

[5] Anti-MAI web sitesi – Almanya ve Göç Yasası

[6] Anti-MAI web sitesi – Bülten ............

[7] El Ejido and Lisbon, 8th February 2001, The Economist

[8] Avrupa'da Sosyal Durum 5-6 Haziran 2002 tarihinde Brüksel'de toplanan ETUC Yönetim Kurulu tarafından onaylanan Önerge

[9] Free-Trade Cycle and political and union struggle in Italy, Massimo Cassinelli, 15 May 2002