| mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu |
Herkes KURULLARA alışmak zorunda... - TUSİAD Gaye YILMAZ - Nisan-2002 www.inadina.com web sitesinden alınmıştır.
|
Mart ayının son günleri, Hükümet ile ülkemiz
burjuvazisi arasında “Kurullar” konusunda yaşanan bir dizi karşılıklı
atışmayla geçti. Başbakan, kurullar yüzünden “bazı” çevrelerle direkt muhatap
olma şansını kaybetmekten yakınırken; TÜSİAD, “Herkes bu kurullara alışmak
zorunda” demek suretiyle tavrını oldukça sert ve net bir şekilde ortaya koymaktan
çekinmedi. Her iki tarafın da ısrarla “kurul” demeye devam ettikleri ve bir türlü
işin adnı koymak istemedikleri bu mesele aslında yeni dünya düzeninin adı gibi
“yeni” olan idari yapılarının bütünü, yani Yönetişim (Governance)
mekanizmasından başka bir şey değildir. Bir faaliyetin arzu edilen
sonuçlarına ulaşabilmek için bazı araçlarla kontrol edilmesi[1]
anlamının yüklendiği “Yönetişim” (Governance) kavramı, son dönemde ülkemizde
de yaygın bir biçimde kullanılmaya başlandı. Yalnızca bu tanımdan bile yola
çıkılsa, belli soruların sorulması ve cevapların aranması, kavramın gerçek
işlevinin anlaşılması açısından önemli hale geliyor. Öncelikle bir
“faaliyet”in söz konusu olması gerekiyor. Son dönemde kelimenin kullanıldığı
alanlar hatırlanacak olursa Yönetişim’in, genellikle ekonomik ve siyasi alanda
kullanılan bir kavram olduğu dikkat çekiyor. Örneğin, tanımda geçen “arzu
edilen” kelime tamlaması ele alındığında ister istemez “kim tarafından arzu
edilen?” gibi bir soru takılıyor akıllara. Kapitalizm sınıflı bir toplum olduğuna
ve farklı sınıfların çıkarları arasında çatışma, sistemi var eden olmazsa olmaz
kriterler arasında ve üstelik bilimsel yöntemler kullanılarak saptandığına gore,
Yönetişim tanımlamasına sorulan “kim tarafından?” sorusu, “hangi sınıf
tarafından?” biçiminde de sorulabilir.. Egemen sistem, kapitalizm olduğuna göre
yukarıdaki ilk sorunun cevabı “kapitalistler”
olmak zorundadır. Diğer yandan, tanımı okumaya devam ettiğimizde bu kez bir
“kontrol” kavramıyla karşı karşıya kalıyoruz. Oysa, her bir kapitalist
yaptığı faaliyetin kendi açısından olumlu sonuç vermesini bekler ve bunun için
gerekli denetim mekanizmalarını zaten çalıştırır. Öyleyse, burada “arzu edilen
sonuçlar”sözü ile kast edilen, olsa olsa bir grup kapitalistin üzerinde ittifaka
vardığı çıkarlar doğrultusunda fakat farklı mekanizmalar (devlet, sivil toplum,
uluslararası toplum) tarafından atılması gereken adımların denetlenmesinden
bahsedilmektedir. Özellikle resmi makamlar açısından zaman zaman bu adımların
atılması kolay olmayabilir. Bu tespitten, kapitalistlerin kendi içlerinde sürekli bir
ittifak halinde oldukları gibi yanıltıcı bir yargıya varılabileceği tehlikesini
hatırda tutarak, egemenlerin herbirinin küresel ölçekteki makro çıkarlarının zaman
zaman aynılaştığının bir kez daha vurgulanmasında yarar vardır. Diğer yandan, Devlet’in bir siyasi güç olarak
çıkarlarıyla, o’nu var eden kapitalist düzenin çıkarları -en azından bugün
gelinen noktada- nadir de olsa çatışma içinde olabilir. İşte bu çatışmaların
egemen düzen tarafından asgari kayıp ve azami kazanç ilkesiyle aşılmasında
devletler üstü konumlarıyla görev yapan kurumların her biri aslında birer
Yönetişim kurumudur. Yönetişim mekanizması ve
kurullarının savunması yapılırken en fazla başvurulan argümanların başında
“ulusal menfaatler” gelmektedir. Yine içinde yaşadığımız sistemin sınıfsal
yapısı göz önüne alınarak burada kast edilen “ulusal menfaatler”in, Ulusal
burjuvazinin çıkarlarının korunması olduğu sonucu çıkarılabilir. Ve bu nedenledir
ki aynı anda -genellikle toplumsal öncelikleri ve sosyal standartları anlatan- ulusal
değerlerin de korunması mümkün olamaz. Eğer bu tespitimizde yanılıyor olsaydık,
TÜSİAD’ın, kurulların savunmasını yaparken “her işi ehline bırakmak ve bu
işleri siyasilerin kaprislerinden kurtarmak gerekir” cümlesine göre, her kurulun
oluşumunun, o alandaki sorumlu yapılara bırakılmış olması; örneğin “elektrik
kurulu”nun oluşumunda ağırlığın EMO-Elektrik Mühendisleri Odası, Şeker ve
Tütün kurullarında ise Ziraat Mühendisleri Odasına verilmiş olması gerekirdi.
Kurullar, her mesleki alanın kendi birliğinin mensuplarından oluşturulmuş olsaydı,
örneğin özelleştirmeler, subvansiyonların kaldırılması gibi kamunun aleyhine pek
çok girişim değil gerçekleştirilmek, gündeme bile getirilemezdi. Fakat bunun
yerine, kurulların yönetimine, işveren ve sanayi örgütlerinin tavsiye, önermeleri
doğrultusu ile birebir sermaye örgütleri içinden atamalar yapıldığı içindir ki
kurullarca alınan kararlar TÜSİAD ve benzeri sermaye yapıları tarafından
alkışlanmakta ve açıkça savunulmaktadır. Dünyada da benzerlerine sıkça
rastladığımız Yönetişim Kurullarından bir tanesi, AB Rekabet Kurulu (CAG),
geçtiğimiz haziran ayında Türkiye Hükümetine adeta Nota niteliğinde bir uyarıda
bulunarak, Aralık 2001 tarihine kadar tüm kamu denetimleri Türkiye Rekabet Kuruluna
devredilmediği taktirde Türkiye’nin üyelik sürecinin askıya alınacağını
bildirmiştir. Bu bağlamda, kurullara tanınan sınırsız yetkiler yalnızca
Türkiye’de yaşadığımız bir olgu olmayıp; “demokratik” olduğı iddia edilen
ülke ve bölgelerde bile durum değişmemektedir. Örneğin CAG isimli kurulun Türkiye
Hükümetine yapmasını buyurduğu iş’te toplumsal bir çıkar olduğunu iddia etmek
gülünçtür, çünkü bu talebin yarayacağı tek bir yer vardır o da Türkiye’de
faaliyet gösteren sermayedir. Kamusal kontroller Rekabet kuruluna devredilince, Kurul bu
denetimlerin rekabete aykırı olduğuna karar vereceği için, denetimlerden vaz
geçilecek, sermaye, gerek yatırım gerekse üretim süreçlerinde alabildiğine
özgürleşecektir. Kurulların hedefi tam da budur. Sistem, “demokratik ilkeler
ve -iyi yönetişime- yoğunlaşan bu çabaların uluslararası toplumun (international
community) sürekli takibi ve desteğine ihtiyaç duyacağı” görüşündedir. İşte
tam bu noktada yönetişim kavramı bir kez daha sahnededir. Tıpkı Adam Smith’in
Görünmez El’i gibi sanal uluslararası toplumun siyasi ya da sosyo-ekonomik değişim
sürecine icazet vermesi ve ne kadar anti-demokratik ve eşitsiz olursa olsun değişimin
geniş bir kitleden destek gördüğü gibi bir imaj verilmeye çalışılır bu
aşamada.Bu “takip” ve “destek”in ne şekilde gerçekleştirileceği konusunda
kehanette bulunmaya hiç gerek yoktur, çünkü zaten “yönetişim” ile yapılmak
istenen tümden kontrol/denetim altına almaktır. Bu denetimin iç-gelişmeler nedeniyle
tehlikeye girmesi konumunda bu kez -muhtemelen- mali yardım, yani “destek” devreye
sokulacak ve böylece ülkeyi bağımlı halde tutma konumu sürdürülmüş olacaktır. Ülkelerdeki iç dinamiklerin
etkisiyle yaşanan bazı farklı eğilimler, sistemin değişikliğe gittiği gibi sanal
bir görüntünün oluşmasına yardımcı olabilir. Örneğin ülkemizde özellikle son
iki yıldır atılan devasa büyüklükteki neo-liberal adımlar ve özelleştirme
fırtınasına karşın, Aktaş elektrik şirketine kamu tarafından el konulması bu tip
“farklı görüntüdeki” eğilimler arasında sayılabilir. Ancak unutulmamalıdır ki
bu kamulaştırma, politik ve ideolojik bir sonuç değildir. Yani, ülkemizdeki yeni
ekonomik yapılanma doğrultusunda pastadaki aslan payının sahipleri arasında bir
değişiklik söz konusu olduğunda Devlet geçici olarak ve yalnızca bir aracı
biçiminde devreye girecek ve yeni “sahip”in kim olacağına “Elektrik Kurulu”
karar verecektir. Kurullarla ilgili olarak çıkarılan yasa böyle emretmekte ve “Kurullar, Yasama
dışındaki tüm yürütme kararlarını almaya yetkilidir.” demektedir. Aktaş
konusuyla bu yasa arasındaki ilişkiyi kurduğumuzda ise Elektrik üretim ve
dağıtımının özelleştirilmesi yönündeki yasa Devlet tarafından
çıkarılmıştır. Bu özelleştirmenin nasıl yapılacağı konusunun Yönetişim
Kurulları açısından muhatabı bugün artık iki kurul’a yükselmiştir : Elektrik
Kurulu ve Ocak ayında kurulması kararlaştırılan İhale Kurulu. İkinci Kurul yani
İhale Kurulu, DTÖ-Doha raundu gündeminde de olan ve AB’nin üyelik yolunda
Türkiye’den talep ettiği Hükümet Satın Almaları (Government Procurement) ve
Şeffaflık (Transparency) anlaşmaları doğrultusunda Ocak-2002’de karar altına
alınmıştır. Bu bağlamda, Aktaş satış ihalesinin bu gelişmelere oranla çok
geçmişte kaldığı ve yenilikler doğrultusunda ülkemiz elektrik hizmeti satışının
“yenilenmesi” gerektiğine karar verilmiş olsa gerek ki Aktaş, kısa süre önce
kamulaştırılmıştır. “Aktaş, Devlete karşı taahhütlerini yerine getirmedi de
ondan..” itirazlarını duyar gibiyim. Bu itirazların sahiplerine, Aktaş, Cumhuriyet
tarihinde devlete karşı taahhütlerini yerine getirmeyen ilk ve tek kurum mudur?
SSK’ya olan borçları yüzünden kamulaştırılan bir özel işletmeye hiç
rastladınız mı ? Aktaş şirketinin karşısında dev gibi dünya elektrik piyasaları
rekabeti olmasaydı ve Aktaş kendi alanında bir Dünya Tekeli olsaydı, Devlet’e olan
borçlarına rağmen kamulaştırılabilir miydi? sorularını sormak isterim. Aktaş kamulaştırması da bir
“Yönetişim” eseridir ve tıpkı “Bir faaliyetin arzu edilen sonuçlarına
ulaşabilmek için bazı araçlarla kontrol edilmesi” tanımında belirtildiği
gibi, sermaye, elektrik üretim ve dağıtım pastasında öngördüğü yeniden
paylaşım için bazı araçları (Devlet’i) devreye sokmuş bulunmaktadır. Yeniden, Yönetişim kavramına
geri dönecek olursak; Hirst ve Thompson’a gore
bugünkü haliyle global bir ekonomiden değil, uluslararasılaşmış bir
ekonomiden söz edilebilir ve bu yapıdaki bir ekonomi de yönetişim özellikleri
taşır. Onlara gore, bu yönetişimin, dünya ekonomisinde sosyal adaleti teşvik etmek,
ülkelerarasında eşitliği sağlamak, dünya halkları için daha fazla demokratik
kontrol hakkı getirmek gibi iddialı bir amacı yoktur zaten[2].
Öte yandan, II. Dünya
savaşı sonrası dönemde yönetişim’e başvurulmamış olması, kuşkusuz sadece
kavramın o yıllarda henüz var olmadığı anlamına gelmez. Bu bağlamda yönetişim
ile ilgili hazırlıkların neredeyse 50-60 yıldan bu yana yapılageldiğini söylemek
bile mümkündür. Tek fark ise bu hazırlıkların geri planda yürütülmüş olması ve
sermayenin kendi yapılanış biçimini bugüne oranla çok daha gizli tutuyor
olmasıdır.[3]
GAYE YILMAZ [1] Gülsüm Özkan Akalın Yard. Doç. Dr. Marmara Üniversitesi, İ.İ.B.F, Global Economizing Yönetişimi Üzerine İktisat Dergisi, Ağustos 2001 [2] Gülsüm Özkan Akalın Yard. Doç. Dr. Marmara Üniversitesi, İ.İ.B.F, Global Economizing Yönetişimi Üzerine İktisat Dergisi, Ağustos 2001 [3] Yazıdaki tüm italik karakterli bölümler, Evrensel Kültür Dergisi-Şubat sayısındaki makaleden alınmıştır. |