mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu


Biz, bu filmi daha önceleri de defalarca görmemişmiydik?

Gaye Yılmaz - KIZILCIK DERGİSİ - Temmuz 2002


Nisan ayının sonlarında Fransa’da yapılan Cumhurbaşkanı seçimlerinin ilk turu, aşırı sağ’ın zaferiyle tamamlanırken; sonuçlara yönelik farklı tepkiler, ortaya, sonucun kendisinden daha şaşırtıcı bir manzara çıkardı. Avrupa’daki milliyetçi sağ partilerin Le Pen’in elde ettiği başarıyla daha da güçlendiklerini görerek sevinmesi elbette bu sonucun en doğal tepkilerinin başında geliyor. Peki ya, bu sonucun ortaya çıkmasında uyguladığı liberal sermaye yanlısı  politikalarla en büyük pay sahibi olan AB kurumlarına ne demeli... Bu kurumlar, seçim sonrasında birdenbire “sosyalist” kesildiler başımıza. Fransız sol basınının manşetlerine biraz göz atıldığında kimin ne olduğuna karar vermek gerçekten çok zor. Tıpkı, 11 Eylül sonrasında olduğu gibi oklar yine küreselleşme karşıtlarına çevrildi, hem de kendilerine “sosyalist” diyenler tarafından. Le Pen’e oy verenler “küreselleşme karşıtları” ymışlar... Le Pen’ciler zaten -tıpkı küreselleşme karşıtları gibi- Avrupa Birliği’ne de cepheden karşı çıkıyorlarmış... Le Pen, başkan adayları arasında doğruları en net şekilde anlatan, ülkedeki sorunların (işsizlik ve sosyal güvenlik fonlarının erimesi)  kaynağının göçmen işçiler olduğunu taa başından tespit etmiş tek lider olduğu için oy oranını bu denli yükseltmiş...-Türkiye’den sonra- kuruluşundan beri Birliğin içinde olan Fransa’daki kamuoyu da, AB’yi iyi tanımadığı için karşı çıkma gafletinde bulunuyormuş...

 

Olaya ilişkin çeşitli ülkelerden gelen tepkiler de Fransa içindeki tepkilerden çok farklı değil. Sesini ilk kez “Padenia’ya özgürlük”, “İtalya’nın kuzeyi bizimdir, zengin kuzey yoksul güney’i besleyemez” sloganlarıyla duyduğumuz İtalyan Kuzey Birliği Partisi, Le Pen’i zaferinden ötürü ilk kutlayan parti oldu. Aşırı milliyetçi Rus lideri Vladimir Jirinovski ise sevincini “Le Pen’in başarısına benden çok sevinen olamaz. Fransa yurtseverleri, zafere çok yakın” sözleriyle dile getirdi. İki yıl önce Avusturya genel seçimlerinde Avrupa’da ilk şoku yaratan faşist lider Jörg Haider de Fransa’da aşırı sağ’ın elde ettiği başarıdan büyük bir mutluluk duyduğunu inkar etmeyen siyasiler arasındaydı. Bu saydığımız Fransa dışı tepkiler “normal” kategorisinde ele aldıklarımız.

 

Normal dışı gördüklerimiz ise, kendi içinde çelişkilerle dolu, sol’la hiç bir ilgisi olmayan kendi “doğru”larını genel bir kabul gibi topluma dayatma çabası içinde olanların bilinçli yönlendirmeleridir. Bu yönlendirmeler diyalektik bir analize tabi tutulduğunda, aslında bugün dünya sol’unun neden dağınık ve parçalı halde olduğu ve bu parçaların -hiç değilse nitelik anlamında benzer olanlarının- nasıl olup ta bir araya gelemediği ve dolayısıyla “ne yapmak gerek” gibi hayati soruların yanıtlarıyla ilgili sayısız ip ucuna ulaşmak mümkün görünüyor.

Şimdi birer birer bu bilinçli yönlendirmelerin üzerinden gitmeye çalışalım:

·    Merkezdeki ılımlı partiler, çoğunluğun beklentilerine ve isteklerine cevap veremez oldu. Aşırı uçlardaki siyasi partileri adres gösteren bu tespitte, “çoğunluk” ve “beklentiler” gibi temek kavramların altlarının doldurulmadığı dikkat çekiyor. Ayrıca, kapitalizmin küreselleşme sürecinde ulus devletlere verilen rolün, daha doğrusu onlardan geri alınan rollerin perdelenmeye çalışıldığı ve sanki bir başka siyasi yapı iktidara geldiğinde rol dağılımının yeniden eski biçimine dönmesi mümkünmüş gibi bir yanılsama yaratmak istendiği son derece açık. Aşırı uçlardaki partileri topluma bir tehdit gibi göstermeyi amaçlayan bu anlayış, böylece oyların merkez partilerde toplanmasına yardımcı oluyor. Ancak, oy yığılmaları kaza sonucu merkez partiler yerine aşırı -sağ- partilerde gerçekleştiğinde de önce büyük bir fırtına koparılıyor, arkadan da bu partilerin siyasi kimliği unutturularak kapitalist politikaların -önceden yapılan pazarlıklarda belirlendiği şekilde- aksatılmadan uygulanmasına geçiliyor tıpkı 2 yıldır Avusturya’da yaşandığı gibi. Ancak, toplumlar olan bitenden öylesine habersiz ki, bütün ülkelerde aynı süreçler yaşandığı halde, İspanya sendikaları emek-karşıtı politikalardan sağcı Aznar Hükümetini sorumlu tutarken, Avusturya Sendikaları ülkede budanan sosyal hakları -adeta, yaşananlar istisnai gelişmelermiş gibi-  kurtarabilmek için dünya işçi hareketinden yardım talep ediyor, İngiliz Sendikaları, kendi ülkelerindeki neo-liberal süreçleri açıklarken “İşçi Partisi iktidarda olmasaydı, bu süreç çok daha yakıcı bir şekilde yaşanırdı” demek suretiyle teselli arıyor ve yediden yetmişe Avrupa halkı, -geriye pek bir şey kalmadığı halde- kazanılmış haklarının geri alınacağına (?) hiç ihtimal vermiyor. 

·       Artan uluslararası rekabet ve ülke içinde uygulanan mali politikaların etkisiyle işsizlik hızla yükseldi, halk, işsizliğin temel nedeni olarak ucuz işgücü sunan yabancıları gördü. Bu tespitte bir yandan, uluslararası rekabete karşı durmanın iktidar değişikliği ile mümkün olabileceği izlenimi yaratılırken; diğer yandan ülke içinde uygulanan mali politikaların iktidardaki siyaset anlayışı doğrultusunda belirlendiği, yani bu siyasi anlayış değiştirildiğinde uygulanan politikalarda da büyük değişiklikler olabileceği inancı yaratılmaya çalışılıyor. 60’lı ve 70’li yıllarda değil işsizlik yaratmak, ülkedeki sermaye birikim süreci ve sanayii gelişiminin hızlanmasına katkı koyan yabancı işçilerin, bugün işsizliğin nedeni olarak gösterilmesinde asıl hedef, kapitalist sürecin kendisini ve sınıflar arası çatışmayı perdelemek ve küreselleşme karşısında yapay bir anti-tez oluşturmaktır. Böylece, her ikisi de kapitalist olan iki süreç kapalı ekonomik sistemle, serbest piyasa sistemi sanki birbirlerine alternatifmiş gibi sunulabilmekte, gerçek anti-tez olan işçi sınıfının birliği ise perdelenebilmektedir, zaten amaç da budur. İşçi sınıfı açısından sorun ise; emek karşıtı, anti-sosyal ekonomi programlarının nasıl olup ta, örneğin, diğer Avrupa ülkelerine oranla çok daha az dış göç alan, işsizlik oranı en düşük Avrupa ülkelerinin başında gelen ve üstelik bir AB üyesi de olmayan Norveç gibi ülkelerde de uygulanabildiğini sorgulamak olmalıdır. Bu sorgulamanın sonuçları,  toplumları, kapitalist sistemi doğru algılamaya götüreceği için işçi sınıfının kendi birliğini oluşturma yönündeki çabaları da nesnellik kazanacaktır.

·       11 Eylül sonrası bütün batı ülkelerinde yükselen İslam düşmanlığı, “Kuzey Afrikalılar, Türkler ve diğer Müslümanlar dışarı” diyen Le Pen’in ekmeğine yağ sürdü. Küreselleşme karşıtlığını, emek-sermaye çatışması biçiminde doğru olarak  algılanması yerine, medeniyetler arası bir çatışmaya (Huntington’ın tezi) indirgemeyi tercih eden sermaye, özgürlüğünün hangi algılama egemen olduğunda biteceğini gayet net bir şekilde öngörebilmekte ve kartlarını da buna göre oynamaktadır. Emekçilerin gözden kaçırmaması gereken gerçekler ise, ne İngiltere’deki İşçi Partisi iktidarı, ne “Sosyalist” Jospin hükümeti , ne Almanya’daki sosyal demokrat Schroeder iktidarı ve ne de Avusturya’da Jörg Haider’in aşırı sağ partisinin ağırlıkta bulunduğu koalisyon hükümetinin kapitalizmin küreselleşmesini sekteye uğratacak tek bir adım atmadıkları gibi bu süreci desteklediklerini açıkça ortaya koyan politikalar uygulamakta olduklarıdır.

·      Amerikan kültürü hegemonyasının (Disney Land ve McDonald’s ların ülkeyi işgal etmesi) giderek artması ve Fransız kültürünün yavaş yavaş ortadan kalkma tehdidiyle karşı karşıya bırakılması. Kapitalizmin, önüne çıkan herşeyi metalaştırırken kültürü de göz ardı etmediği unutulmamalıdır. Bu anlamda, Amerikan kültürünün ülkelerinde egemen olmasından endişe duyan Fransızlar, acaba Fransız film sanayicilerinin dünyanın çeşitli ülkelerinde başat konuma gelme yolundaki çabalarına da karşımıdırlar? Ya da halkın bir bölümü kültür emperyalizmine karşı olsa bile Fransız kültür hizmeti şirketlerinin aynı görüşü paylaştıkları düşünülebilir mi? Başka bir deyişle, Fransa’da muhafazakar, aşırı sağ ve milliyetçi bir partinin iktidara gelmesi halinde ve yabancı kültürlerin ülkedeki hakimiyetine son verme yönünde bir adım atıldığında derhal kültür ticareti ambargoları uygulanacağından Fransız kültürünün başka ülkelerdeki yayılmacılığı da tehlikeye girecektir. Yani, böylesi bir girişime ilk tepki, bu adımı atan partiyi iktidara taşıyan Fransız burjuvazisinin bizzat kendisinden geleceği içindir ki adı sosyalist, muhafazakar ya da milliyetçi olsun bugün kapitalist bir dünyada hükümet olan partilerin politikaları arasında hiç bir fark bulunmamaktadır.

·      Sandığa gitme ve  oy kullanma oranındaki aşırı gerileme, yani politikalara duyulan tepkiler Le Pen’e büyük bir başarı kazandırdı... Bu tez’in mesajı son derece açıktır: “Toplumlar “demokratik” haklarını kullanmaktan vaz geçerlerse, sonuç faşizme kadar gidebilir”. Mesajdan ziyade bir tehdit olan bu savda da halklar, sistem partileri yani kapitalizm  içinde bir tercihe zorlanmaktadır. Oysa bugün, hemen hemen bütün Avrupa ülkelerinde, parlamenter sistem içinde yer alan komünist partilerin programları bile -artık uygulanabilirliği kalmamış olan- sosyal demokrat politikaların ötesine geçememektedir. Ve kapitalist sistemin, kendi iktidarını -üstelik parlamenter sistem üzerinden- teslim etmeyeceğinin en açık kanıtları, önce Sırbistan-Kosova savaşı ardından bölgede  -Miloseviç görüntüsü ardında- fakat gerçekte radikal sistemlere karşı burjuva demokrasisinin yapay olarak yükseltilmesi, iki yıl önce Avusturya’da yükselen sağ-milliyetçi eğilimlere karşı neredeyse tüm Avrupa’nın olayı günlerce gündemde tutmayı başarması; fakat bir koalisyon formulü ile iktidar olan aşırı sağ partinin politikalarının hiçbir milliyetçi öge barındırmıyor olması ve Avrupa’da son on yılda farklı ülkelerde çeşitli dönemlerde iktidar olan “sosyalist partiler”in de neo-liberalizm batağından çıkmayı bile denememiş olmalarıdır.  

·      AB’nin pratikte ne olduğu halka yeterince anlatılmadığı için sıradan Fransız vatandaşları AB’yi kendilerini fakirleştiren ve ellerindeki hakları alan bir teknotratlar topluluğu olarak gördü...Bu tespitte, ne tespiti yapanın “AB’nin topluma yeterince anlatılmadığı” görüşüne ve ne de halkın “AB’yi kendilerini fakirleştiren ve ellerindeki hakları alan bir yapı” şeklindeki öngörüsüne katılmamak mümkün değil. Evet, Avrupa toplumunun Avrupa Birliğini yeterince anlamadığı ve AB’nin kapitalizmi bir dünya sistemi haline getirmedeki rolü ve önemini kavramadığı açıktır. Aksi taktirde, Birliğin kazanılmış hakları gasp ettiği gibi sağlıklı bir tespiti yapmış toplumların, Birlik yanlısı sosyalist ya da milliyetçi partilere umut bağlamak ya da  çareyi göçmen nüfusu dışlamakta görmek yerine, bir sistem olarak kapitalizme karşı dünya emekçileriyle bütünleşmenin yollarını arıyor olmaları gerekirdi.

 

Fransa’daki Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve bu konudaki farklı görüşler üzerine söylenecek daha pek çok şey olduğu muhakkak. Fakat, yazının başında da belirtildiği gibi, sonuç değerlendirmelerini ele alışımızın asıl nedeni, buradan yola çıkarak dünya emekçi katmanlarının bugün içinde bulunduğu parçalanma sürecine karşı sağlıklı yanıtlar üretebilmek. Bu bağlamda, yukarıdaki analizlere ek olarak işçi sınıfı içindeki tartışmalar ile sınıfın örgütleri konumunda olan dünya sendikal hareketinin içinde bulunduğu açmazlar ve bilinç bulanıklığının da farklı boyutlarıyla masaya yatırılması gerekiyor.

 

Kısmen Le Pen olayı analizinde de değinildiği gibi, en yaygın yanılsamaların başında kapitalizmin küreselleşme sürecinin yalnızca çok uluslu şirketlerle özdeşleştirilmesi geliyor. McDonald’s, Coca Cola ya da Nestle gibi sistemle simgeleşmiş şirketlerin karşıtlıkta öne çıkarılması bir sistem olan kapitalizmin tüm boyutlarıyla görülebilmesi ve anlaşılabilmesi önünde önemli bir engel teşkil ediyor. Bu yazının devam eden bölümlerinde resmi istatistikler ve diğer verilerle de görüleceği gibi dünya sahnesinde en çok sözü geçen ve toplam varlığın paylaşımında öncü konumda olan ulusötesi şirketlerin dünya toplam istihdamındaki payları son derece düşüktür. Bu nedenle, ÇUŞ’ların öne çıkarılması, kapitalist üretim ilişkilerinin en yoğun yaşandığı, olmamaları halinde kapitalist sistemi de bir var olma ve olmama noktasına taşıyabilecek kadar piramidin en üst katmanıyla entegre olmuş, KOBİ ve daha alt düzeydeki şirketlerin oluşturduğu geniş bir alanı perdelemektedir.

 

Bir diğer yanılsama, kapitalizm ve yoksulluk arasında kurulan mutlak ilişkide göze çarpıyor. “Kapitalizm=Açlık” ve benzeri söylemler, gelişmiş batı ülkelerinde uygulanan sistem sanki kapitalizm değilmiş gibi yanlış bir algılamaya ve hatta işçi sınıfının batı kapitalizmini kendine model olarak seçmesine yol açmaktadır. Bu yanılsama, toplumların satın alma güçlerindeki farklılıkların artı değer sömürüsünü ortadan kaldırmadığı, üstelik gelir ve refah düzeyi yükselen batılı işçilerin emek gücünün -sanayii, tarım ve hizmetlerde ileri teknoloji kullanılması dolayısıyla- çok daha yüksek oranlarda sömürüldüğü gerçekliklerini unutturduğu gibi, batılı işçi sınıfının “homojen, aynı çalışma ve yaşam standartlarına sahip” tek tip bir kitle olduğu yönündeki görüşleri de desteklemekte, sistemin, işçi sınıfını düz işçi, nitelikli işçi, göçmen işçi, kayıt dışı işçi biçiminde kamplara bölerek işçi aristokrasileri yarattığını gizlemektedir. Sol platformlarda “üçüncü dünyacı görüş” olarak adlandırılan ve zengin kuzey’in yoksul güney’i sömürdüğü biçiminde ifade edilen anlayışı da besleyen “kapitalizm=açlık” söylemi, kuzeydeki kapitalizmi işçi sınıfı gözünde idolleştirmekte ve kapitalizm karşıtlığından çok, batı kapitalizmine duyulan kıskançlığı çağrıştırmaktadır. Diğer yandan içinde bulunduğumuz sistemin, geniş yığınlar tarafından açlık ve yoksulluk şeklinde yaşandığı yadsınamaz bir gerçekliktir. Fakat, bugün -belki de işçi sınıfının bütünlüğünü sağlamada sıkıntılar yaratabileceği öngörülerek- pek dile getirilmeyen, kapitalizmin yer yer yoksulluğa yol açmadan da sömürüyü sağlayabildiği fakat bu sömürünün bedelinin hem sömürülen işçi hem de kapitalistin karlılığını yükseltmek adına işsizleştirdiği kitleler tarafından ödendiği gerçeğinin üstünün örtülmesi, özellikle ileriki aşamalarda işçi sınıfını zaafa sürükleyebilecek kadar riskli bir tutumdur.

 

Bir başka karmaşa da kapitalist ekonominin kavramlarında yaşanıyor. Sosyalizm ile Sosyal Demokrasinin adeta iç içe geçtiği ama bu kaynaşmanın sonucunda ortaya çıkan anlayışta sosyalizmden eser bile bulunmadığı 60’lı ve 70’li yıllara damgasını vuran kapalı ekonomik sistemler, bugün işçi sınıfına sanki sosyalizmmiş gibi anlatılmaktadır. Bu anlamda, Milli Gelirde artış, büyüme ve kalkınmanın sağlanması, bütçenin fazla vermesi, enflasyonun düşürülmesi gibi klasik iktisadın -aslında Marxist perspektiften teşhir edilmesi- gereken temel kavramları emekçilere birer umut kapısı gibi gösterilmekte ve sınıf mücadelesi süreçlerinin sürekli olarak ertelenmesine yol açmaktadır.

 

Bugün, dünyanın pek çok yerinden “Başka bir dünya mümkün” “Dünyamız satılık değil” “Kapitalizm öldürür”çığlıkları yükselirken ve bu ortak sesin sahiplerinin sav ve ideolojileri tek incelendiğinde ortaya, kapitalist jargonda sıkça ve olumlu anlamda tekrarlanan “çeşitlilik” manzarası çıkmaktadır. Kapitalist sistem bu “fikri çeşitlilik”i, bir zenginlik olarak tanımlar ve bu kaynaktan da beslenir. Çünkü bu sistem için tehlikeli olan, geniş kitlelerin ortak doğrularda buluşmasıdır. Bu oyunu bozacak yegane dinamik, ekonomik süreçler içersinde, emek-sermaye çatışmasındaki konumunu birincil kimliği haline getiren emekçilerin birliği olacaktır. Bu birliği sağlayacak unsurların başında  politik önderliğin yanı sıra, kapitalist sistemin kavramlarıyla kuşatılan beyinlere ulaşılarak, bilinç özgürleşmesinin sağlanması gelmektedir.