mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu

 

SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKIN-MA ! VE SOSYAL KAZANIMLARI YOK ET!

Gaye Yılmaz - Kızılcık Dergisi - Ekim 2002

 

Sermayenin göstermelik toplumsal çabalarının önemli yapı taşlarından olan Birleşmiş Milletler’in, G.Afrika’nın başkenti Johannesburg’da düzenlediği “Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi”, hala bu zirvelerden umutlu olanların bir kez daha düş kırıklığına uğramasıyla son buldu. Bundan 10 yıl önce Brezilya’nın Rio kentinde yapılan ve Rio+10 adıyla bilinen Yeryüzü Zirvesinin devamı niteliğinde olan zirveyi, Doha[1]+10’a çeviren AB ve ABD burjuvazisi, ana gündemin kalkınma ve özellikle de sürdürülebilir kalkınma olduğunu unutmuş görünerek, toplantıyı bir serbest piyasa zirvesine dönüştürmekte hiç zorlanmadılar. Tıpkı Rio’da ve takibeden 10 yıl içinde yaptıkları gibi.

 

Egemen şirketlerin sponsorluğunda ve emperyalist devletlerin güvencesi altında yapılan bir dizi toplantı, onbinlerce eylemcinin katılımıyla günler süren protestolara rağmen devam etti. Sponsorlar arasında bulunan, hatta zirvenin üst yönetim kurulu üyeliğini de üstlenen Dow Chemical – Union Carbide isimli dev kimya şirketi, 1984 yılında Hindistan’ın Bhopal kentinde yaşanan, etkileri bugün bile devam eden endüstriyel atık faciasının sorumlusu. Bhopal faciasının ilk üç gününde 8000 kişi yaşamını kaybetmişti, bugün ise bu sayı 20.000’i aşmış durumda. Kazadan etkilendiği halde hayatta kalma şansına sahip 300 bin Bhopal’li ise kronik ve yaşamlarını kısaltan hastalıklarla boğuşmakta. Aradan geçen 18 yıllık süreçte binlerce bebek çeşitli anomalilikler taşıyarak dünyaya geldi ve pek çoğu çocukluklarını bile yaşayamadan öldü. Yine bugünkü istatistiki verilere göre Bhopal’de her ay 30’u aşkın insan kazanın neden olduğu hastalıklar nedeniyle ölüyor. Ve Bhopal canavarı, Dow Chemical-Union Carbide isimli şirket, dünyanın  bir başka kentinde “kalkınma” konferansları düzenliyor[2]. Bu durumda, toplantının “Dünya Serbest Piyasa Zirvesi”ne dönüştürülmesine de şaşmamak gerekiyor.

 

Kapitalizm karşıtlarının zirve sırasında kent caddelerinde düzenlediği tepkisel eylemler, her zaman olduğu gibi yine polis şiddetine maruz kaldı. Onlarca eylemci tutuklanırken bazılarının da ciddi şekilde yaralandığı çatışmalarda, kente biber gazı ve göz yaşartıcı bombalar yağarken[3], zirvenin yapıldığı toplantı salonlarında yoksul ülkelerin borçlarının -tamamı bile değil, sadece bir kısmının- silinmesi karşılığında ne gibi tavizlerin verileceği tartışılıyor, yoksulluğun gerekçesinin yeterince liberalleşememek olduğu yönündeki tezler akademik gerekçelerle cilalanmaya çalışılıyordu.

 

Aslında zirvenin başlığı (kalkınma) ile içeriği (daha fazla, daha hızlı liberalleşme) arasında ciddi bir çelişki olduğu son derece açık, fakat bunun bir ilk olduğunu düşünmek oldukça yanıltıcı. Örneğin, Avrupa Birliği zirvelerine de genellikle toplumun tepkilerini azaltacak “istihdam ve büyüme”, “Ekonomik Reform, Buluşçuluk ve Rekabetçilik” ya da “sosyal bütünleşme” ,“AB’nde sürdürülebilir emeklilik”gibi başlıklar ya da ara-başlıklar veriliyor. Peki daha sonra bu başlıkların altı nasıl dolduruluyor? İstihdam ile kast edilen, emek piyasalarının daha yüksek düzeyde kuralsızlaştırılması, şirketleri yatırım yapmaya teşvik edecek, sermaye vergilerinin azaltılması ya da şirketlerin sosyal güvenlik sistemine istihdam ettikleri işçiler için ödedikleri katkıların azaltılması gibi girişimlerde bulunulması, işletmelerin verimliliğinin arttırılması ve işsizlik parası aldığı için emek piyasası dışında kalan kesimin de üretim süreçlerine dahil edilmelerinin hızlandırılması amacıyla bu sosyal yardımın süresinin kısaltılması, koşullarının ağırlaştırılması ve miktarının da caydırıcı düzeylere düşürülmesi. Birlik kurmayları, istihdam ile büyüme kavramlarını bir arada kullandığında ise anlaşılması gereken şu: “İstihdam, ancak büyümeyi teşvik edecek bir temelde ele alınabilir. Bunun için de serbest rekabet işleyişi önündeki engeller kaldırılmalıdır.[4] AB şirketlerinin ABD şirketlerinden daha geri bir performans göstermelerinin en önemli nedeni, AB’deki koruma düzeyleri ve sosyal standartların yüksek oluşudur[5]. Bu durum, Avrupa şirketlerinin rekabet gücünü azaltmanın yanı sıra, istihdama da zarar vermekte ve işsizliğe neden olmaktadır.” Zirve başlığı “Ekonomik Reform, Buluşçuluk ve Rekabetçilik” olarak belirlendiğinde “AB devletlerinde hala kamunun kontrolünde olan temel hizmetlerin daha fazla gecikmeden serbest piyasa ekonomisine açılması ve kalan son kamusal engellerin de belli bir takvim için de kaldırılması[6]” kast edilmektedir.

 

 

Yukarıdaki başlık-içerik çelişkisine verilecek daha pek çok örnek vardır. Fakat, sermaye, günümüzde bu tip illüzyonları ve kavramların içini önce boşaltıp, ardından da kapitalist ideolojiye uygun bir şekilde yeniden doldurma işini öylesine profesyonelleştirmiştir ki artık diller bile kapitalist jargona yetişemez hale gelmiştir.

 

Bugün neredeyse bir dünya dili olmaya aday gösterilebilecek tek dil olan İngilizce, aynı zamanda kapitalist terminoloji için de bir fidanlık işlevini görmektedir. Günümüzde sosyo ekonomik ve politik çalışmalarda kullanılan bazı terimler vardır ki, bunların Türkçe karşılığını on veya onbeş yaşında bir sözlükte bulabilmek oldukça güçleşmiştir. Ve bu kelimeleri, ancak ana dili İngilizce olan ve sosyal konularla yakından ilgilenenler bilebilmekte, yani sıradan bir İngiliz ve Amerikalı bile bu yeni kelimelerin ne anlama geldiğini bilmemektedir. Örneklemek gerekirse, tek bir “işten atılma” fiilinin İngilizcedeki karşılığı tam 4 tanedir: Lay-off; dismiss; fire; redundance . Bu kelimelerin Türkçe karşılıklarını sözlükte bulmayı başaranlar, farklı başka anlamların yanında ortaklaşmış bir tümceyi, ama hep aynı açıklamayla “işten çıkarma” biçiminde buluyor ve ana dilimizin son derece fakir, İngilizcenin ise bir o kadar zengin bir dil olduğuna hükmediyorlar. Olayı işin erbabına, yani İngiliz ve Amerika’lılara sorduğumuzda ise bu kelimelerin her birinin farklı anlamlarla, değişik konumlarda kullanıldığına dikkat çekiyor ve şöyle diyorlar: “İşveren işçiyi/leri özelleştirme, yeniden yapılanma, teknoloji yenileme ya da küçülme gibi “ekonomik gerekçelerle” işten çıkardığında lay-off ya da redundance kelimelerini kullanıyoruz. Ama, işten çıkarma sebebi, işçinin sendikal faaliyetleri ya da politik görüşleri ise veya geçerli bir ekonomik gerekçe bulunmuyorsa, böyle durumlarda fire veya dismiss kelimelerini kullanıyoruz.” Akla gelen ilk soru elbette şu oluyor : Peki ama, işten çıkarılan işçi için değişen bir şey var mı?, her iki halde de bu insanlar işinden ve dolayısıyla ekmeğinden olmuyor mu? Bu sorunun yanıtını vermeye gerek yok. Çünkü, kapitalist sistemde özne “sermaye”dir. Ve işçinin konumu ne olursa olsun sermaye, meseleye kendi sınıfsal konumundan yaklaşır ve terminolojiyi de bu konumun gerektirdiği biçimde çeşitlendirir.

 

Fakat, bu girişimin bir başka önemli hedefi daha vardır: işçi sınıfının ve işçi örgütlerinin sermaye politikaları ile hemfikir olmasını, hatta bu politikaları savunmasını sağlamak. Batı ülkelerindeki sendikalar bu terminoloji ile öylesine bütünleşmiş durumdadırlar ki, onlara göre, özelleştirme veya şirketin öne sürdüğü ekonomik gerekçeler yüzünden işini kaybedenler “işsiz” sayılmamalıdırlar. Çünkü onlar “redundant”dırlar (ne demekse). Bu insanlar sürekli eğitim, mesleki eğitim verilerek ya da geçici (ama kesinlikle geçici olmak zorunda)kamu işlerinde esnek bir statüde istihdam edilmek suretiyle rehabilite edilebilir, birer esnaf ya da KOBİ[7] sahibi olarak iş piyasalarına kazandırılabilirler. Bu kamu işleri “geçici” olmak zorundadır, çünkü önünde sonunda özel sektöre devredilmesi gerekecektir. Bu “redundant”lar için, bizzat onların kendi ceplerinden de katkıda bulunacağı bir “istihdam fonu” kurulabilirse, rehabilitasyona katkısı olabilir[8]... Avrupa’da ekonomik yeniden yapılanmanın açtığı yaraları sarma konusunda, daha çok bilgilendirme ve görüşlerini aktarma sisteminin geliştirilmesine ve işletmelerin yeniden yapılanma faaliyetlerini daha önceden ve daha etkin bir şekilde planlaması konularına yoğunlaşılmıştır. Bu yönlendirmede de aynı anlayışın egemen olduğu hemen fark edilmektedir. “Bilgilendirilme ve görüşlerini aktarma” ile kast edilen şudur: “şirketler, ekonomik çıkarları gerektirdiğinde her türlü ayarlamayı yapabilirler, bu, yani daha fazla kar etmek, onların en tabii haklarıdır. Fakat, ne yapacaklarını, genel hatlarıyla da olsa çalışanlarına da söylemeli ve görüşlerini almalıdırlar. Bu işlemi yaptıktan sonra, yine kendi bildiklerini yapma konusunda özgür olmalıdırlar” . Bu açıklamadan da anlaşılacağı gibi, “çözüm önerisi” yine sermayeden gelmekte ve şirketler, sonuçta istediklerini yapabilme özgürlüğüne sahip olacakları için aslında bir monologtan öteye geçmeyen o meşhur “sosyal diyalog” böylece tesis edilmektedir.

      

Tekrar kaldığımız yere, yani ekonomik gerekçelerle işten çıkarılan işçilere farklı bir statü atfedilmesinin detaylı stratejilerine gelecek olursak, bu stratejiler, işyerinde, uzun kıdeme sahip, eski işçilerin korunması amacıyla “ilk giren, son çıkar” ilkesini de kapsamaktadır. Şirketlerin maliyet muhasebesi kavramlarından biri olan bu strateji aslında, mal stoğunun şirketin üretim tarzına göre en verimli stok devir işlemine tabi tutulmasını hedefler. İlk giren son çıkar usulünün kıdemli işçileri korumayı amaçladığı belirtilirken, “koruma” için öngörülen şey erken emeklilik olmakta ve  en üst düzeyde istihdam korumasına sahip olan bu, kıdemli işgücünün yeniden yapılanma sırasında da ilk giden grup olması durumu, işgücü uyarlamalarının paradoxal bir özelliği görüntüsünü vermektedir.  Bu paradox, kapitalist ideologlar tarafından “kıdemli işçilerin erken emeklilik gibi en iyi sosyal korumadan yararlanabilmeleri[9]” biçiminde açıklanmaktadır.

 

Peki bu erken emeklilik döngüsü nasıl işler? İlk adım, Birlik ülkelerinde geçerli emeklilik yaşının aşamalı olarak 5 yıl daha arttırılmasıdır[10] . Örneklemek gerekirse,emeklilik yaşının bugün 65 olduğunu varsayalım, bu sınır diyelim ilk 3-4 yıl içersinde 70’e çıkarılacaktır. İkinci adım, Birlik düzeyinde yapılan eğitim, konferans ve çeşitli yayın faaliyetleriyle erken emekliliğin özendirilmesi, gençler arasında yaşanan işsizlik olgusunun aşılması için başka bir çıkar yol olmadığının toplumun geniş kesimlerine anlatılması ve erken emekliliğin vaz geçilmez bir olgu gibi kabul edilmesinin sağlanmasıdır. Fakat bu iki adım birbiriyle çelişik bir görünüm arz etmektedir: bir yandan emeklilik yaşı yükseltilecek, diğer yandan çalışanlar, erken emekli olmaya özendirilecek. Buradaki mantık özetle şöyle işler: Bugün geçerli sistem üzerinden erken emekli olan (örneğin 50 yaşında) bir işçinin emeklilik ücretine baz alınacak hesaplamalardaki kaybı, 65 ile 50 yaş arasındaki yıl fark , yani 15 yıl kadar olacaktır. Yasal emeklilik yaşı 70’e yükseltildiğinde aynı işçinin ücret kaybı bu kez 20 yıla yükselecektir. Başka bir deyişle, bu örnekleme,  işçilerin kazanılmış haklarını gasp etmenin yollarından birinin de emeklilik sistemleri üzerinde kurgulanan oyunlar olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Oyunun üçüncü adımında devreye bu kez bireysel (özel) emeklilik sistemleri girer. Şili modeli örnek alınarak dizayn edilen bu sistem, tamamen işçilerin kendilerince ödenen katkılara dayanan bir çeşit zorunlu tasarruf hesabı gibi çalışır. Başlangıçta yasal sistemle bir arada ve seçenekli olarak uygulanan bireysel emeklilik sisteminde nihai hedef, kamusal emeklilik sisteminin adım adım ortadan kaldırılmasıdır. Bu nihai hedef ilk aşamada pek açığa vurulmasa da, sistem teorisyenlerinin “Kamusal emeklilik istihdamı öldürür[11]” tarzı konuşmalarının satır aralarından gerçek amacı çıkarmak zor değildir. Erken emeklilik döngüsünün birinci adımında gerçekleştirilen emeklilik yaşının yükseltilmesi girişimi sonucunda, isteği dışında erken emekliye sevk edilen işçilerin gelir düzeyi düşeceği için bu gruptaki işçiler bireysel emeklilik sistemine dahil olmamanın pişmanlığını yaşayarak genç nesillere örnek teşkil etmede kullanılacaktır. Böylece çalışma yaşamındaki  işçiler, ileride kamusal emekliliğin kendilerine yeterli olmayacağını görecek ve gelecek güvencelerini biraz daha güçlendirmek için bireysel emeklilik sistemine giriş yapmaya başlayacaklardır. Bu aşamaya kısaca “alıştırma süreci” denilebilir. Ve giderek kamusal emeklilik terk edilecek, çalışanların kamusal sistemde biriken sosyal fonları, yeni bir kar amacı olarak sermayeye teslim edilecektir.

 

Emeklilik sistemi oyunlarının sermaye açısından bir diğer faydası da, gerçek işsizlik rakamlarının olduğundan farklı imiş gibi gösterilebilmesini kolaylaştırmasıdır. Şöyle düşünelim, erken emeklilik sistemi olmasaydı, emeklilik yaşının 65 olduğu bir ülkede, 50 yaşındayken şirketin yeniden yapılanması dolayısıyla işten çıkarılan bir işçi, ulusal istatistik çalışmalarında işsizler grubuna dahil edilecekti. Oysa şimdi bu insanlar, kazanılmış haklarını kaybetmelerine ve erken emeklilik, kendi tercihleri olmamasına rağmen işsizler arasında görünmemektedirler. Yani, gerçek durumda işsizleşen sayısı arttığı halde, basit bir oyunla durum farklı gösterilmektedir. Ve istatistiki veriler özellikle gelişmiş batı ülkelerinin toplumları açısından son derece önemli, dikkate alınmak zorunda olan verilerdir. Bu durum, az gelişmiş toplumlar için de geçerlidir, bu ülkelerde de medya ve basın aracılığıyla bu veriler sıkça kullanılır ve batı toplumlarında atılan kapitalist adımların toplumsal kabul görmesinde yoğun olarak kullanılır.

 

Yukarıda daha çok Avrupa Birliği temelinde örneklendirilen illuzyon girişimlerinin ülkemizdeki en son versiyonu meşhur “iş güvencesi” tartışmasıdır. Eski Çalışma Bakanı Yaşar Okuyan’ı bir anda sendikalar cephesinde “işçi dostu, kahraman adam”, işverenler cephesinde ise “sermaye düşmanı” mertebesine taşıyan tasarının Meclisten geçmesi aşamasında koparılan fırtına aslında kuru gürültüden başka bir şey değildir. Bu yasa, Türkiye’deki işverenlere, işçileri işten atarken başvurduğu gerekçeleri değiştirme zorunluğu getirmenin ötesinde herhangi bir yeni yük getirmemekte, işçiler açısından da gerçek bir iş güvencesi anlamına gelmemektedir. Zaten kapitalist düzende, özellikle de kapitalizmin günümüzde ulaştığı konumda böylesi bir güvence elde edilmesi mümkün de değildir. Bu yasa Türkiye’de işten çıkarmayı zorlaştırmayacak, yalnızca işverenlerin makul bir gerekçe kullanmasını zorunlu hale getirecektir ki bu da Avrupa’da yaşandığı, yasada da belirtildiği üzere son derece kolaydır.

 

 


[1] Doha: WTO-Dünya Ticaret Örgütü’nün Kasım-2001’de 4. Bakanlar Konferansını yaptığı ve yeni bir liberalizm raundunu başlattığı yer

[2] Corporate Watch, Amit Srivastava, Johannesburg 27 August

[3] News Flash, CADI News and Features, 28 August 2002

[4] Presidency Conclusions Barcelona European Council, March 2002

[5] Alıntı :“MAI Nedir, Neden Karşıyız?” DİSK-Genel-İş Sendikası, Hazırlayan T.MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu

[6] Presidency Conclusions Seville European Council, 21 and 22 June 2002

[7] KOBİ: Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmeler

[8] “Yeniden Yapılanan Türkiye’de emek piyasaları” başlıklı ILO raporu, Temmuz 2002

[9] “Yeniden Yapılanan Türkiye’de emek piyasaları” başlıklı ILO raporu, Temmuz 2002

[10] Presidency Conclusions Barcelona, March 2002

[11] Alıntı: Pension Funds in Europe: Arthitecture, Management and Investment Policies/ETUI