mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu


Kapitalizm, Demokrasi ve Seçim Süreçleri

Gaye Yılmaz - Özgür Üniversite Forumu - Sayı-18, Nisan-Haziran/2002

 

3 Kasım’a yalnızca iki ay gibi kısa bir süre kalmış bu günlerde, ülkede hayat adeta durma noktasına gelirken, bütün tartışmalar ve hatta günlük basit dost sohbetlerinin ana teması bile siyasete odaklandı. “uzun süredir görünmüyorsun, sen de mi aday oldun?” sorusu, entelektüel çevreler arasında en sık yapılan espri haline geldi. Bir tarafta, TV ekranlarına -ideolojik propaganda amacı ile değil de halkın özgürce ve sağlıklı bilgiye ulaşılması adına yerine getirilen toplumsal bir görevmişçesine- yansıtılan partiler arası atışmalar, diğer tarafta başta sanat, spor, siyaset ve emek camialarında şöhret sahibi olan kişiler olmak üzere tanınmış isimleri kendi partisinden aday yapabilme yarışının yarattığı bu muazzam toz duman bulutu arasında, toplumun odaklandığı “bu sefer oyumu hangisine versem!” sorusu, diğer tüm analiz ve sorgulamaların perdelenmesini de kolaylaştırıyor. Devlet mekanizmasının siyasi partiler eliyle yürüttüğü ideolojik bombardımanın zirveye çıktığı seçim süreçlerini ise, bir diğerini aratmayan pişmanlıklar izliyor. Kendisini siyasi yelpazenin sol’unda ya da sağ’ında tanımlayan, partilerin neredeyse hiç birinin, kendi içinde tutarlı olmak, ilkelerine sahip çıkmak v.b kaygılar taşımadığı bu kısır döngü, bir yandan siyasi parti kadrolarına siyasi rantın kapısını aralarken bir yandan da sistemin devamını her seferinde bir kez daha garanti altına almak suretiyle son derece önemli bir işlevi yerine getiriyor.

 

Bu çalışmada, bu oyunun baş aktörlerinden olan Devlet ve Siyasi Partiler ile bu iki kurum arasındaki ilişkileri analiz etmenin yanı sıra, içinden geçmekte olduğumuz bu süreçte kapitalizmin, -yalnız Türkiye’de değil bütün dünyada- Devlet’in ideolojik aygıtlarında çeşitlemeye gittiğini gösteren yeni oluşumlara ışık tutmak amaçlanmıştır.

 

Burjuva ideolojisine göre toplumların bir düzene, asayişe ihtiyacı vardır ve bir sorun çıktığında, yansız bir kişi, bir “hakem”in bu anlaşmazlığı çözmesi gerekir. Çünkü “genel yarar” bunu gerektirir. İşte bu anlaşmazlıkları çözecek “yansız kişi” Devlet’in ta kendisidir ve bu anlamda Devlet, “genel yarar”ın da tek temsilcisidir Hegel’e göre[1]. 

 

Marksist ideolojiye göre ise, toplum içindeki uzlaşmazlıkların temeli, yine toplum içindeki sınıfsal uzlaşmazlıklardır. Ve bu tespite göre de, sınıflı toplumlarda ezen sınıfın, hegemonyasını sürdürmek ve arttırmak üzere kullandığı bir “baskı aracı”dır Devlet.

 

Marksistler, her ne kadar Devlet’i sınıflı toplumlarda egemen ve ezen konumdaki sınıfın baskı aracı olarak tanımlasa da, ilave olarak Devletin ideolojik aygıtlarına da büyük bir önem atfetmiş ve hükümet, ordu, polis, mahkemeler, hapishaneler v.b. ni baskı aracı olarak sayarken; din, eğitim sistemi ve okullar, aile sistemi, hukuk sistemi, siyaset ve sendikalizmin de devletin ideolojik aygıtları olduğu tespitini yapmışlardır.

 

Louis Althusser, devletin ideolojik aygıtlarını (DİA), devlet aygıtından ayıran temel farklılığın; biri (devlet) yalnızca zor kullanarak işlerken, ikincisinin (DİA’lar) ideoloji kullanarak işliyor olması ve daha da önemlisi devletin baskı aygıtının tümüyle baskıya öncelik verdiği fakat burada ideolojinin ikincil bir işleve sahip olduğu, oysa, DİA’larda ideolojinin tek öncelik olduğu ve ancak en son durumda, çok hafifletilmiş, gizlenmiş, hatta sembolik bir baskıya ikincil bir işlev verildiği şeklinde açıklar[2].

 

Devlet aygıtının kalkanı ardında üretim ilişkilerinin yeniden-üretimini de önemli ölçüde sağlayanlar yine bu yapılar, yani DİA’lardır. Egemen sınıfın ideolojisinin etkisi bu yapılar üzerinde yoğunlaşmıştır. Devlet ve DİA’lar ile tek tek DİA’lar arasındaki “uyum”, egemen ideolojinin aracılığıyla sağlanır. [3]

 

Kısaca belirtmek gerekirse;

1-     Tüm DİA’lar, hangisi olursa olsun, aynı hedefe yönelir: Üretim ilişkilerinin yeniden-üretimi, yani kapitalist sömürü ilişkilerinin yeniden-üretimi

2-     Her biri bu tek hedefe kendine özgü yoldan katkıda bulunur: Siyasal aygıt, bireyleri devletin siyasal ideolojisine uydurur -bu ya demokratik, dolaylı ideolojidir (parlamenter sistem) ya da dolaysız ideoloji (plebisitçi veya faşist). Haber aygıtı, tüm yurttaşları “basın, radyo-TV, ile günlük milliyetçilik, şovenizm, liberalizm, ahlakçılık v.b dozlarıyla besler. Kültürel aygıt da aynı şeyi yapar (şovenizmde sporun rolü en ileri düzeydedir...[4]

 

Bu tarihsel analiz ve tespitlerin günümüzdeki pratik yansımalarına bakıldığında, gerek seçim süreçlerinde fakat gerekse “istikrar” olarak tanımlanan seçim-dışı dönemlerde toplumun düşünme yetisinin DİA’lardan biri olarak tanımlanan siyaset alanı ve diğer bir DİA olmasının yanı sıra siyaset alanının da propaganda aracı konumundaki basın ve medya tarafından tümüyle işgal edilmiş olduğu gibi bir tespit yapmak yanlış olmayacaktır.

 

Her gün televizyonlara yansıyan seçim propagandaları hatırlanacak olursa, kitlelerin önüne farklı siyasi partiler tarafından “IMF, devlet içindeki hortumcular, AB karşıtları, PKK yanlıları, türban karşıtları ve yandaşları, ekonomik istikrar, borç çevrimi” gibi birkaç tane “umacı” çıkarıldığı ve siyasi partilerin bu “umacılar” karşısındaki konumlanışlarına göre de oy potansiyeli hesapları yapıldığı görülür.

 

Benzeri bir süreç te Nisan ayında Fransa’da yapılan cumhurbaşkanı seçimlerinin ilk turunda aşırı sağ’ın ulaştığı zafer sonrasında yaşanmış, kıta çapında yürütülen etkili bir propagandayı takiben Fransız halkının liberal sağ’ın temsilcisi J.Chirac etrafında birleşmesi sağlanmıştır. Bu süreçte, Fransız halkı, yanı başındaki Avusturya’ya bile bakma gereği duymamış, Avusturya’da Jörg Haider liderliğindeki  faşist partinin güçlü ortak konumunda bulunduğu koalisyonun  politikaları ile “Sosyalist” Jospin Fransa’sında uygulanan politikalar arasındaki farkı (tabii eğer varsa) sorgulama gereği duymamıştır.

 

Oynanan oyun çok küçük farklılıklar gösterse de gerçekte hep aynıdır: İlk etapta,  sistemin doğasından kaynaklanan sorunların gerçek nedeni perdelenmeye ve kapitalist sistem işleyişinden bağımsızlaştırılmaya çalışılır ve bir başka siyasi yapı iktidara geldiğinde bu rol dağılımının değişmesi mümkünmüş gibi bir yanılsama yaratılır. Aşırı uçlardaki partilerin toplumu tehdit ettiğini göstermeyi amacını da kapsayan bu anlayış, tıpkı Fransa’da olduğu gibi oyların merkez partilerde toplanmasına yardımcı olur[5]. Fakat, oylar Avustırya’da yaşandığı gibi manipülasyon ya da kaza sonucu aşırı uçtaki partilerde yoğunlaştığında da önce büyük bir fırtına koparılır, ardından da bu partilere milliyetçi ya da muhafazakar olsunlar siyasi kimliklerini inkar etmeleri pahasına da olsa liberal kapitalist politikaların aksatılmadan uygulanmasına geçilir. Gerçekte,  sürekli yer değiştirerek iktidara gelip, giden partilerin uygulamaya koyduğu programlar birebir aynılık arz eder.

 

Örneklemeye Türkiye ile devam edecek olursak, söz gelimi bugün “kurtarıcı” konumunda sunulan Cumhuriyet Halk Partisi, sadece 8 yıl önce ülkeyi, Avrupa-Gümrük Birliği’ne taşıyarak kapitalist liberalizasyon sürecinin önemli bir adımını atmış ve attığı bu adımla hala övünmekte olan bir partidir. Aslında, uygulanan makro ve mikro ekonomi politikalarından bir siyasi partiyi sorumlu tutmak da doğru değildir. Çünkü siyaset, kapitalizm tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar açık bir şekilde burjuvazinin hegemonyası altındadır. Bu nedenle, “Milliyetçi”, “sosyalist” ya da “sosyal demokrat” olsun bütün partiler hep aynı yolu izlemektedir. Bu farklı tanımlamaların içeriğinde herhangi bir fark olmamasına rağmen, kapitalist sistem bu “fikri çeşitlilik”i, bir zenginlik olarak tanımlar ve bu kaynaktan beslenir[6]. Her seçim sürecinde, sunulabilecek eski veya yeni  alternatifler olmak zorundadır. Böylece rejimin sürekliliği sağlanır, tıpkı Süleyman Demirel’in de belirttiği gibi: “Parlamento cazibe merkezi haline getirilmeli... demokratik rejimin güvenilirliği muhafaza edilmelidir. Siyasi Partiler, rejimin güvencesidir[7]”

 

Diğer yandan, liberal kapitalist sistemde siyaset DİA’sının en yoğun kullandığı argüman “burjuva demokrasisi ve bireysel özgürlükler” olarak göze çarpar. Halk yığınlarının, daha çok batı modelini örnek alarak , sınırları egemen ideoloji tarafından kalın çizgilerle belirlenmiş “özgürlükler”e konsantre olması, sınıfsal çatışmaların kolayca göz ardı edilmesini sağlar. Fakat, yaratılan illuzyon öyle bir boyuta ulaşmıştır ki, ne gelişmiş batı da ne de az gelişmiş dünyada halklar artık “burjuva demokrasisini” bile sorgulamaz olmuş, birilerinin kendilerine “şanslısın, çünkü demokratik bir ülkede yaşıyorsun” demesi  yeterli hale gelmiştir.

 

Oysa, batı demokrasisinin egemen ideolojisi, liberal ideoloji ve onun diğer yüzü olan siyasal liberalizmdir ve bu iki kavramın ortak belirleyicileri arasında “kamu düzenini, devletin iç ve dış güvenliğini tehdit etmediği müddetçe her türlü düşünceye özgürlük” ilkesi de bulunmaktadır. Bu anlamda düşünceler, suç sayılan fiillere dönüşmediği taktirde özgür sayılmakta ve düşüncelerin özgürce örgütlenmesine olanak tanınmaktadır. Fakat bu, elbette, düşüncelerin manipule edilemeyeceği anlamına gelmez ve tam da bu noktada  diğer DİA’lardan, basın-medya ile eğitim devreye girer. Böylece toplumlarda hem komünist parti örgütlenmeleri, hem liberal, faşist, köktendinci gruplaşmaların aynı anda “özgürce” faaliyet gösterdikleri, paradoksal görünen bir tablo ortaya çıkar. Bu farklı siyasi yapıların örgütlenme ve düşüncelerini özgürce tartışma özgürlüğü emekçi sınıfların mücadeleleri açısından belli fırsatları ifade ediyor olsa da, yeni ve farklı sorunları da beraberinde getirdiği yadsınamaz.

 

Devletin ideolojik aygıtları DİA’ların temel görevinin, sömürü ilişkilerinin devamını garanti altına almak olduğunu daha önce belirtmiştik. Burjuvazi, kapitalizmin “küreselleşme” olarak adlandırılan bu sürecinde DİA’larda gerek nicelik gerekse nitelik anlamında ciddi bir değişikliği öngörmüş hatta hayata geçirmiş bulunmaktadır. Önümüzdeki dönemde varlıklarını birebir yaşamlarda hissettirecek bu yeni yapılanmaya “yönetişim” adı uygun görülmüştür.

 

Yönetişim, ulusal bağımsızlık ve kendi kaderini tayin hakkı

Bir faaliyetin arzu edilen sonuçlarına ulaşabilmek için bazı araçlarla kontrol edilmesi anlamının yüklendiği “Yönetişim” (Governance) kavramı, son dönemde ülkemizde de yaygın bir biçimde kullanılmaya başlandı. Yalnızca bu tanımdan bile yola çıkılsa, belli soruların sorulması ve cevapların aranması, kavramın gerçek işlevinin anlaşılması açısından önemli hale geliyor. Öncelikle bir “faaliyet”in söz konusu olması gerekiyor. Son dönemde kelimenin kullanıldığı alanlar hatırlanacak olursa Yönetişim’in, genellikle ekonomik ve siyasi alanda kullanılan bir kavram olduğu dikkat çekiyor. Örneğin, tanımda geçen “arzu edilen” kelime tamlaması ele alındığında ister istemez “kim tarafından arzu edilen?” gibi bir soru takılıyor akıllara. Kapitalizm sınıflı bir toplum olduğuna ve farklı sınıfların çıkarları arasında çatışma, sistemi var eden olmazsa olmaz kriterler arasında ve üstelik bilimsel yöntemler kullanılarak saptandığına gore, Yönetişim tanımlamasına sorulan “kim tarafından?” sorusu, “hangi sınıf tarafından?” biçiminde de sorulabilir.. Egemen sistem, kapitalizm olduğuna göre yukarıdaki ilk sorunun cevabı  “kapitalistler” olmak zorundadır. Diğer yandan, tanımı okumaya devam ettiğimizde bu kez bir “kontrol” kavramıyla karşı karşıya kalıyoruz. Oysa, her bir kapitalist yaptığı faaliyetin kendi açısından olumlu sonuç vermesini bekler ve bunun için gerekli denetim mekanizmalarını zaten çalıştırır. Öyleyse, burada “arzu edilen sonuçlar”sözü ile kast edilen, olsa olsa bir grup kapitalistin üzerinde ittifaka vardığı çıkarları doğrultusunda fakat farklı mekanizmalar (devlet, sivil toplum, uluslararası toplum) tarafından atılması gereken adımların denetlenmesinden bahsedilmektedir. Özellikle resmi makamlar açısından zaman zaman bu adımların atılması kolay olmayabilir. Bu tespitten, kapitalistlerin kendi içlerinde sürekli bir ittifak halinde oldukları gibi yanıltıcı bir yargıya varılabileceği tehlikesini hatırda tutarak, egemenlerin herbirinin küresel ölçekteki makro çıkarlarının zaman zaman aynılaştığının bir kez daha vurgulanmasında yarar vardır. Diğer yandan,  Devlet’in bir siyasi güç olarak çıkarlarıyla, o’nu var eden kapitalist düzenin çıkarları -en azından bugün gelinen noktada- nadir de olsa çatışma içinde olabilir. İşte bu çatışmaların egemen düzen tarafından asgari kayıp ve azami kazanç ilkesiyle aşılmasında devletler üstü konumlarıyla görev yapan kurumların her biri aslında birer Yönetişim kurumudur. Peki, aynı tanımda kullanılan “bazı araçlar”ile anlatılmak istenen nedir ? Bu sorunun yanıtını, ve yönetişim kavramının çağrıştırdığı karşılıklı bağımlılık, egemenlik ve kendi kaderini tayin hakkı gibi bağlantılı diğer kavramları yönetişim konusunda hayli birikime sahip ABD teknotratlarından birinden farklı örneklemelerle aktarmak daha doğru olacak.

Strobe Talbott’un (U.S deputy secratary of state) Foreign Policy dergisinin 2000/Bahar sayısına verdiği bir makalede yeni karşılıklı bağımlılık sürecinin farklı boyutlarına dikkat çekiliyor ve egemenliğin kaybolacak olmasından rahatsızlık duyanların  yüreğine su serpiliyor. “Karşılıklı bağımlı bir dünyada kendi kaderini tayin etmek” başlıklı makalede, Çeçenya, Kosova, Doğu Timor, Abazya, Nagorno-Karabag örnekleri verilerek kendi yerellikleri özelinde çoğunluğu temsil eden bu toplumların büyük Devlet ölçütünde azınlık konumuna düştükleri, fakat bağımsızlıkları için savaşmaya devam ettikleri, bu bölgesel çatışmaların her birinin er veya geç birer Amerikan Dış Politikası sorunu haline geleceği, oysa Amerikan Devlet Bakanlığının raflarında bu senaryolara uygun yanıtı içeren tek tip bir reçetenin bulunmadığı; ancak Amerika’nın ayrılıkçı çatışmalara bulacağı çözümlerle ilgili olarak tek bir değişmeyen hedefin olduğu ve bu hedefin de dünyadaki değişimden türediği belirtiliyor. “Bağımsızlık, yeni devletlerin yaratılması bakımından hala güçlü ve önemli bir dürtü, özellikle merkezi Hükümetler tarafından yok sayılan ya da baskı altına alınan toplumlar için. Fakat yaşanan pek çok olayda eyaletler arasında artan bağımsızlık yanlısı eğilimler Devlet içi çatışmalarda ana devletten ayrılmaktan daha iyi bir çıkar yol sunmaktadır: Merkezi Hükümete yardım edilerek, bağımsızlık talep eden toplumun Merkezi Hükümetin parçası olarak kalmasının sağlanması karşılığında  demokrasinin ve sınır ötesi  ekonomik kalkınma ve siyasi işbirliğinin geliştirilmesi .”diyerek devam ediyor S.Talbott. Bu tespitlerden de anlaşılacağı gibi, kapitalist sistemin; bir yandan egemenlik, bağımsızlık gibi kavramların modasının geçtiği ve dönemle uyuşmadığı savlarını ileri sürmek, diğer yandan ise ulusların iç çelişkileri ve etnik farklılıklarının -demode olduğu ileri sürülen kavramlar kullanılarak- kışkırtılmasıyla her bir üniter devlet yapısından çok sayıda yeni küçük devletçikler yaratmak ve yaratılan yeni devletçikler ya da ekonomik ve siyasi işbirliği (gerçekte bağımlılık) karşılığında Merkez Devlete, bağımsızlıkçı grubun ayrılmaması garantisinin verilmesi gibi birbiriyle taban tabana çelişen iki seçenek arasına sıkıştığı görülüyor. Yaşananlar, Bill Clinton’ın Bosna savaşı ertesinde ülkeyi ziyareti sırasında yaptığı konuşmadaki temel saptamaları da doğruluyor: “Küreselleşme gevşek sınırlar ister ve üniter devlet yapıları bu sürece uygun değildir”. S.Talbott’un makalesi, Amerika’nın 1900’lü yıllar boyunca inatla iki alanda şampiyonluğa  oynadığı, bu alanların bir tanesinin ulusal çıkarlarını en iyi koruyan devlet olmak; diğerinin ise ulusal değerlerini koruyan bir toplum olmak şeklinde belirlendiği, oysa bu iki hedefin birbiriyle çatıştığı saptamalarıyla devam ediyor. Ve bu son cümle ulusal çıkarların korunmasıyla gerçekte neyin kast edildiğini açık bir dille ortaya koyuyor: Ulusal burjuvazinin çıkarlarının korunması ve bu nedenledir ki aynı anda -genellikle toplumsal öncelikleri ve sosyal standartları anlatan- ulusal değerlerin de korunması mümkün olamıyor. S.Talbott, “Bu nedenle biz ABD olarak parçalanmayı(disintegration) değil, bütünleşmeyi(integration) sağlayacak bir “ kendi kaderini tayin etme hakkının”(self-determination) yeniden  tanımlanması ve uygulanmasının yollarını bulmaya çalışıyoruz” diyerek yaşanan çelişkinin altını bir kez daha çiziyor. Bu tanımlamadan federe devlet yapılarının özendirileceği, başkanlık sisteminin küresel siyaset sistemine adapte edileceği v.b. siyasi çıkarsamalar yapılabilir. Ama bu süreçte aslolan,  hem bağımsızlık talep eden toplumların hem de bağımsızlık yanlısı toplumlarca kendisine savaş açılan merkezi yapıların “ekonomik entegrasyon” , “demokrasi” gibi kavramlar kullanılarak, ekonomik ve mali açıdan kapitale bağımlı hale getirilmesi ve bu süreçte Yönetişim adı altında faaliyet gösteren kapitalist oluşumların giderek güçlendirilmesidir. 

Diğer yandan neo-liberalizmin teorisyenlerince “barışçı entegrasyon” olarak değerlendirilen ve aslında tamamen S.Talbott’un da vurguladığı “yeni bir kendi kaderini tayin hakkı” tanımlamasına uygun bazı gelişmeler de yaşanıyor dünya siyasetinde. Batı Afrika’da Mali Devlet Başkanı Alpha Oumar Konare’nin bölgedeki ekonomik ve politik işbirliğinin hızlanmasında öncü bir güç üstlendiği; Güney Afrika’da Nelson Mandela’nın seçimle iş başına gelmesinin üzerinden sadece 7 yıl gibi kısa bir süre geçtiği halde, ülkenin kendi içinde demokrasi ve istikrar alanlarında bir dönüşüm yaşamaya başlamasının bölgenin diğer ülkelerine de çoğunluğu baskı altına alan etnik azınlıklarla başa çıkma konusunda mükemmel bir örnek teşkil ettiği; Mozambik’de 1975 yılında kazanılan “bağımsızlık(???)” sonrasında Frelimo ve Renamo siyasi partileri arasında 17 yıldan beri yaşanmakta olan kanlı iç-savaşın şimdilerde demokratik seçim süreçlerinde yaşanan politik mücadeleye dönüştüğü; Afrika’nın en kalabalık ülkesi olan Nijerya’nın on yıllarca süren dikatatörlük sonrasında sivil, demokratik bir yönetime dönüşmek için kendine özgün bir çizgi belirlediğine ilişkin değerlendirmeler sıkça kullanılmak suretiyle Talbott’un savı güçlendirilmeye çalışılmaktadır. Sistem, “demokratik ilkeler ve -iyi yönetişime- yoğunlaşan bu çabaların uluslararası toplumun (international community) sürekli takibi ve desteğine ihtiyaç duyacağı” görüşündedir. İşte tam bu noktada yönetişim kavramı bir kez daha sahnededir. Tıpkı Adam Smith’in Görünmez El’i gibi sanal uluslararası toplumun siyasi ya da sosyo-ekonomik değişim sürecine icazet vermesi ve ne kadar anti-demokratik ve eşitsiz olursa olsun değişimin geniş bir kitleden destek gördüğü gibi bir imaj verilmeye çalışılır bu aşamada.Bu “takip” ve “destek”in ne şekilde gerçekleştirileceği konusunda kehanette bulunmaya hiç gerek yoktur, çünkü zaten “yönetişim” ile yapılmak istenen tümden kontrol/denetim altına almaktır. Bu denetimin iç-gelişmeler nedeniyle tehlikeye girmesi konumunda bu kez -muhtemelen- mali yardım, yani “destek” devreye sokulacak ve böylece ülkeyi bağımlı halde tutma konumu sürdürülmüş olacaktır.

İkinci dünya savaşı sonrasında değişen siyasi haritanın da getirdiği zorlamayla önem kazan(dırıl)an bağımsızlık hareketleri, bir önceki yüzyılın belirleyici yönelimi olan sömürgeciliğin son bulmasını kolaylaştırırken; başka devletlerin boyunduruğundan kurtulan halklar “bağımsızlık, fakat kimden (ne?)den bağımsızlık ?” sorusunu pek fazla sormadılar. Bu sorgulama gerektiği gibi yapılmadığı içindir ki bugün gelinen, artık herşeyin netleştiği ve kesinleştiği noktada muazzam bir kavram kargaşası yaşanıyor. Emperyalizm olgusu, çoğu kez ulus devletlerin yayılmacılığı olarak algılandı (Amerikan emperyalizmi, İngiliz emperyalizmi v.b) ve emperyalist tanımlaması yapılan devletlerin ekonomik gelişmişliği gerçeğin perdelenmesini kolaylaştırdı. Bu kavramların da yardımıyla milliyetçi duyguları bileylenen toplumların,-bağımsızlık hareketleri sonrasında- yapabilecekleri muhtemel “hatalar”ın önüne geçilmiş oldu. Yine bu kavramların yardımıyla tek tek ülkeler ölçeğinde burjuvazinin gelişip, serpilmesi ve kapitalist sistemin bir dünya sistemi olarak güç kazanması sağlandı. Yüksek gümrük duvarlarıyla korunan ulusal sermaye grupları, güçlü kamu KİT’lerinden sağladıkları düşük maliyetli hammade ve alt yapı ürünleri (elektrik, su, yol v.b. hizmetler, kömür gibi) ve Dünya Bankasının 1950’den başlayarak tüm ülkelerin özel sektörlerini geliştirme amacıyla aktardığı çoğu zaman kur garantili ve düşük faizli kredilerin de yardımıyla kendi birikim süreçlerini hızlandırdılar. Bu dönemde yönetişim kavramından hiç söz edilmiyordu, çünkü o tarihlerdeki kapitalist birikim döngüsü toplumların bağımsız siyasi otoriteler tarafından yönetildiklerine inandırılması üzerine kurgulanmıştı. Üstelik, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, AB, OECD, BM gibi yönetişimin baş aktörleri de bu yıllarda ya henüz kurulmamış ya da henüz ergen olmamışlardı. En temel gerekçe ise, sermaye birikim sürecinin o dönemde yönetişim’in uygulanabileceği olgunluğa ulaşmamış olmasıydı.

Hirst ve Thompson’a gore bugünkü haliyle global bir ekonomiden değil, uluslararasılaşmış bir ekonomiden söz edilebilir ve bu yapıdaki bir ekonomi de yönetişim özellikleri taşır. Ancak, kendilerinin de açıkça belirttikleri gibi aşağıda sıralayacağımız uluslararası econominin yönetişiminin beş safhası, ticaret ve yatırım, gelir ve refah bakımından gelişmiş ülkelerle diğerleri arasında var olan derin eşitsizlik uçurumunu kapatmak için değil, sadece dünya ekonomisinin yönetilebilir olduğunu göstermek içindir. Onlara göre, bu yönetişimin, dünya ekonomisinde sosyal adaleti teşvik etmek, ülkelerarasında eşitliği sağlamak, dünya halkları için daha fazla demokratik kontrol hakkı getirmek gibi iddialı bir amacı yoktur zaten.

II. Dünya savaşı sonrası dönemde yönetişim’e başvurulmamış olması, kuşkusuz sadece kavramın o yıllarda henüz var olmadığı anlamına gelmez. Bu bağlamda yönetişim ile ilgili hazırlıkların neredeyse 50-60 yıldan bu yana yapılageldiğini söylemek bile mümkündür. Tek fark ise bu hazırlıkların geri planda yürütülmüş olması ve sermayenin kendi yapılanış biçimini o dönemde bugüne oranla çok daha gizli tutuyor olmasıdır.

Son olarak vurgulanmasında yarar olan konu ise, yönetişim kavramının kapitalist sistemin niteliğinde ve özünde, öngörülenin ötesinde her hangi bir değişikliğe yol açmamış olduğudur. Sosyalistler, kapitalist demokrasinin ne anlama geldiğini zaten gayet iyi bilmektedirler. Bugün gerek yönetişim ve gerekse bağlı diğer kavramların kullanılmasıyla birlikte ortaya çıkan sorun, gerçekte sistemin kendi içinde bir demokrasi ve adaleti barındırdığına inanmış ve özetle kapitalizme bel bağlamış olanlarındır. Öte yandan bir yandan küreselleşme sürecinin kendisi, bir yandan da yeni dünya düzeninin kavram ve uygulamaları sosyalistlere kapitalist sistemi toplumun farklı katmanlarına teşhir etme ve alternatif sistem üzerinde olabildiğince geniş bir mutabakat sağlama olanağı vermektedir.[8]

Tekrar kaldığımız yere, yani Türkiye’deki seçimler, parlamenter rejim ve bunların yeni kurullarla ilgisine geri dönülecek olursa, yönetişim kavramının Türkiye’ye giriş yaptığı tarihi Sermaye Piyasası Kurulunun (SPK) ilk kez oluşturulduğu 1981 yılı olarak belirlemek yanlış olmayacaktır. Bu kurulu, daha sonra 1994 yılında sırayla özerk birer yapı haline getirilen Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (3984/13.04.1994), T.C. Merkez Bankası (3985/21.04.1994) ve Rekabet Kurulu (4054/07.12.1994) izlemiş; ve süreç 2000’li yıllarda daha da hızlanarak karşımıza aşağıdaki tabloyu çıkarmıştır :

Kanun No: 4389/Tarih No : 23.06.1999           Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK)

                        Kanun No: 4502/Tarih No: 27.01.2000            Telekomünikasyon Kurulu

Kanun No: 4628/Tarih No: 20.02.2001           Elektrik Piyasası Düzenleme Kurulu

                        Kanun No: 4634/Tarih No: 04.04.2001            Şeker Kurulu

Kanun No: 4733/Tarih No: 03.01.2002           Tütün, Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkiler Piyasası Düzenleme Kurulu

Kanun No: 4734/Tarih No: 04.01.2002           Kamu İhale Kurulu[9]

                       

Sayılan bu kurulların her biri birer Yönetişim kuruludur ve parlamentodan tamamen bağımsız olarak faaliyette bulunurlar. Örneğin, Rekabet Kurulu gibi, ekonomi ve çalışma yaşamı açısından son derece yaşamsal bir işleve sahip olan bir yapı tarafından alınan kararlarda, hükümetin hiçbir müdahalesi söz konusu değildir ya da BDDK yönetim kurulu toplantılarına yalnızca Hazine Müsteşarının - sadece gözlemci sıfatıyla - katılma hakkı vardır ve Başbakanın bile bu kurulla ilgili yegane hakkı, rapor talep etmekle sınırlıdır[10]. Kurul üyeleri, bürokrat kesimden ya da işveren örgütlerinden olsun sonuçta sermaye sözcüleridir.

 

Yönetişim kurullarının oluşturulması, AB, ABD gibi büyük ekonomik blokların yanı sıra IMF, DB ve DTÖ gibi küresel ekonomik yapıların da empozesi ile gerçekleştirilmiştir. Ancak, bu kurulların yalnızca güçlü ülkeler tarafından az gelişmişlerden istenen yapılar gibi görülmesi doğru olmaz. Bu anlamda örneğin, Avrupa Birliği içinde de CAG (Competiteveness Advisory Group) adı verilen özerk Rekabet kurulunun söz ve karar hakkı Avrupa Parlamentosunun yetkilerini kat be kat aşmakta, hatta CAG, tek başına aday ülkelerin hükümetlerine nota bile verebilmektedir. Mayıs 2001’de , AB-CAG’nin başkanının, Türkiye’ye yaptığı bir ziyaret sırasında basına açıklamada bulunarak “Türkiye, 2001 yılı sonuna kadar kamusal denetimleri tümüyle Türkiye-Rekabet Kuruluna terk etmeyecek olursa, üyelik müzakereleri askıya alınacaktır”[11] sözleri, özerk kurulların yeni dünya düzenindeki fonksiyonları ve burjuva demokrasisinin temel kurumları üzerindeki etkilerini örneklemeye yeterlidir. CAG’nin 13 üyesinden bazılarının kimlikleri ise devletlerin eliyle oluşturulan yönetişim kurullarının sınıfsal kimliğini ortaya koymaktadır: Unilever’den Floris Maljers; ABB’(Asea Brown Boveri)den Percy Barnevik; British Petroleum’dan David Simon ve Nokia’dan J.Olilla[12]... Başka bir deyişle, artık toplumlar, oluşturulan bu bağımsız kurullar ve toplam olarak “yönetişim” mekanizması kullanılarak, doğrudan sermaye sınıfı tarafından yönetilmeye başlanmıştır, tıpkı CHP milletvekili Adayı Kemal Derviş’in temmuz ayındaki erken seçim tartışmaları sırasında belirttiği gibi : “Oluşturduğumuz kurullar, eğer planlandığı şekilde faaliyet gösterecek olursa, seçim süreci ya da seçim sonuçlarının ekonomi üzerinde herhangi bir etkisi olmayacaktır.”...

 

Kapitalist Demokratik Sistemlerde Medya’nın Rolü

Kapitalistler, toplumun düşüncelerini kendi denetimleri altında tutabilmek için propaganda ve halkla ilişkiler ikilisine muazzam yatırımlar yapmaktan çekinmezler. Bu anlamda, örneğin demokrasi, kapitalizm, sistem, eşitlik, özgürlük ya da düşünce özgürlüğü gibi kavramlar medyada ve basında sıkça kullanıldığı halde, bu kavramların gerçekte ve toplumsal yaşamda ne anlama geldiği -Marksistler dışında- neredeyse hiç sorgulanmaz, akla gelmez. Chomsky, Amerikan halkının, “düşünce kontrolü” kavramının yalnızca eski Sovyetler Birliği, Küba, Nazi Almanya’sı gibi totaliter rejimlerde söz konusu olabileceğine, Amerika’da ise gerçek demokrasinin yaşandığına inandıklarını belirtiyor ve ekliyor : “Bizler bu ülkede, istediğimiz gibi düşünme, dinleme, okuma, yazma ve her istediğini yapma hakkına sahip olduğumuzu sanırız ve demokratik bir toplumda düşüncelerin kontrol altına alınması fikri bile bize garip görünür[13]” diyor. Chomsky’nin bu beyinsel kuşatmanın üstesinden gelebilmek için önerdiği ise sorgulama, sorgulama ve yine sorgulama.

 

Amerika’da, iki zıt fikir tarihsel süreçte devamlı  bir çatışma içinde olagelmiştir: Demokrasi ve basın özgürlüğü kavramlarının tanımlanması. ABD Temyiz Mahkemesi Başkanı William Powell’a göre, hiçbir birey siyasi sorumluluklarını yerine getirmede ihtiyaç duyduğu enformasyona kendi çabasıyla ulaşamaz ve medya ile basının görevi, toplumun siyasi süreçler üzerinde anlamlı bir denetim mekanizması kurabilmesine yardımcı olmak olmalıdır. Fakat Chomsky’ye göre, bu, bir temenniden ibarettir ve hiçbir şekilde işlemez. Medyanın varlığının ne anlama geldiği konusunda James Mill’in alternatif bir görüşü vardır : “Toplumun, hükümetleri namus ve erdem kriterlerine göre değerlendirmek üzere eğitilmesi”.  Chomsky, Mill’in tanımına bir katkı yaparak “toplumların beyninin, ekonomik, sosyal ve politik düzene uygun hale getirilmek üzere eğitilmesi” tümcesini de ekliyor. Bu görüşe göre, demokrasi, yalnızca elitler içindir ve medyanın görevi de, toplumu,  sistemin yürütücülerinin elit tabakanın mensuplarından olması gerektiğine inandırmaktır. Chomsky, bu anlayışın kendini en somut ifade ettiği söylemin, “ülkeyi, ona sahip olanlar yönetmelidir” diyen John Jay’in sözleri olduğunu ve ABD’de cumhuriyetin kuruluş esasını da bu anlayışın oluşturduğunu belirtir. Yürürlükte olan bu prensibe göre, politikacılar, devleti kontrol altına almak için birbirleriyle yarış halinde olan yatırımcılarla etkileşim içindedir[14].

 

Halkla İlişkilerin bir endüstri olarak yükselişinin öncülerinden Edward Bernays, “ikna yöntemi”nin  demokratik süreçlerin en temel parçası olduğunu belirtir ve “Liderler, genellikle toplumun genel bir anlayış üzerinde hemfikir olmasını bekleyemez... Demokratik liderlerin (burada, siyasi karar alma mekanizmalarında bulunanlardan söz ediliyor) görevi, bu anlayışın benimsenmesi için gerekli planlama ve programlamayı yapmak... toplumu inşa etmeyi amaçlayan hedeflere rıza göstermektir.[15]” 

 

Gazeteci Walter Lippman 1921 yılında Public Opinion isimli dergiye yazdığı bir makalede, “ikna”nın imal edilmesinin, demokrasi uygulamasında bir devrim niteliğinde olduğunu belirtmiş ve şöyle devam etmiştir : “ikna, popüler hükümetlerin düzenli bir organı ve bir bilinç sanatı haline gelmiştir”...

 

Lippman, ortak çıkarların büyük oranda toplumun önemli bir bölümünü dışladığını belirtmiş ve bu “ortak çıkarların”, kişisel çıkarları yerelliğin ötesine geçenlerin oluşturduğu özel bir sınıf tarafından manipule edilebildiği tezini savunmuştur.

Harold Laswell, Sosyal Bilimler Ansiklopedisinde , çıkarlarını en iyi koruyanın insanoğlunun kendisi olacağına dair demokratik dogmatizme inananlara bir uyarıda bulunmakta ve “Kendilerini, kendi çıkarlarına uygun politik adımları topluma empoze edecek kural koyucular olarak var eden elitler, sosyal koşulların bu hedeflere ulaşmaya izin vermediği durumlarda daha çok propaganda üzerine eğilmek suretiyle yepyeni toplumsal kontrol tekniklerini denemek zorundadırlar. Propaganda, kitlelerin batıl inançlara tapınması ve cahil kalması için vaz geçilmez bir araçtır” demektedir[16].

 

Eski Amerikan başkanlarından Jimy Carter’ın “en çok etkilendiğim insan” dediği Reinhold Niebuhr, “ortalama insan aptal olduğu için, bu insana gerek duyduğu illüzyonlar verilmeli ve gerçekler yerine, onu duygusal olarak güçlü ve kudretli olduğuna inandıracak şeyler söylenmelidir.” demektedir[17].

 

Propaganda’nın çeşitli teknikleri vardır. Bunlardan birincisi, en büyük propaganda aracı olan medyada mülkiyetin en güçlü birkaç şirketin elinde olması ve medya işinin, halkı bilgilendirmede bir araç olarak değil de, tıpkı diğer ticari sektörler gibi kar elde edilecek bir alan olarak işlev görmesidir. Bu , propaganda yöntemi içinde birincil öneme sahip filtredir. İkinci filtre, medyanın en önemli gelir kaynağı olan “reklamlar”dır. Üçüncü filtre, hükümet, iş adamları ve “uzmanlar” tarafından aktarılan bilgilerin güvenilir olmasının sağlanmasıdır. Dördüncü filtre, medyanın disipline edilmesi, beşincisi ise komünizm karşıtlığının, sanki dini bir dogmaymış gibi ve bir denetim mekanizması olarak yaygın kabul gören bir ideoloji haline getirilmesidir.

 

Filtrelerden birincisinin tarihsel geri planında, ilk olarak 19. yüzyılda İngiltere’de ve yalnızca emekçi sınıfın kimliği ve daha önce bilmediği konularda aydınlatılmasını amaçlayan bir bağımsız gazeteyi görüyoruz. Fakat aynı yüzyılın ortalarına doğru, küçük not kağıtlarından oluşan bu gazete tipi, yerini, çok daha büyük işletmelere bırakıyor, basın piyasasının büyümesi ve basım tekniklerinin gelişmesi ile birlikte bu büyük piyasadaki rekabet maliyetleri de yükseliyor. Bu bağlamda, 1837 yılında, İngiltere’de haftalık, ulusal ve kar amaçlı bir gazetenin üretim maliyeti , başabaş noktası olan 6200 tirajda 1000 paunddan daha azdı. 1867 yılına gelindiğinde günlük bir Londra gazetesinin başlangıç maliyeti 50 bin paunddu. 1920’lerde Amerika’da gazete şirketleri 6 ila 8 milyon $’dan satılıyordu[18]. Bugünkü medya piyasasına girişin maliyetinin yanında yukarıda sayılan maliyetler, bir okul çocuğunun harçlığına eş düzeydedir. Görüldüğü gibi, bugün medya piyasasında yer almak isteyenlerin önündeki en büyük engel bu, birincil öneme sahip filtre, yani devasa büyüklüğe ulaşmış olan maliyetlerdir. Bu güce sahip olanlar da yalnızca en büyük sermaye grupları olabilmektedir. 

 

Propaganda faaliyeti konusunda başta AB olmak üzere tüm dünyayı kendi teknikleriyle donatmaya çalışan  Amerika’daki en büyük 29 medya şirketi, sektörde (Amerika içinde)  sirküle eden film, radyo, kitap, dergilerin büyük çoğunluğunu ve gazete çıktısının  da yarıdan fazlasını kontrol edebilme gücüne sahiptir. Media Monopoly isimli kitabın yazarı Ben Bagdikian’ın deyimiyle “ulusal gündem artık görünmeyen bir Enformasyon ve Kültür Bakanlığı eliyle belirlenebilmektedir” . 1892’de ABD- basın piyasasını kontrol eden şirket sayısı 50 iken 1993 yılına gelindiğinde bu sayı 20 civarındadır ve aşırı rekabet bu sayının son 9 yılda da gerilediğinin kanıtı durumundadır.

 

İkinci filtre konumundaki reklamlar’a gelince; reklam sektörü yükselişe geçmeden önce bir gazetenin fiyatının tek belirleyicisi, o gazetenin üretim maliyeti idi. Fakat maliyetlerin önemli bir bölümü reklam veren şirketler tarafından ödenmeye başladıktan sonra gazete satış fiyatları, gerçek maliyet değerlerinin altına düştü. Bu kapitalist gerçeklik, gazeteleri, reklamları sadece kendi okuyucu kitlesine ileten ve yalnızca bunun için faaliyet gösteren bir konuma getirdi. Ve elbette maliyetleri azaltan bu reklamları alabilmenin bir bedeli vardı : bağımsız haber kaynağı olmaktan vaz geçerek, haberleri, reklamı veren şirketlerin ortaklaşmış çıkarları doğrultusunda manipule etmek... Bu konuda bir örnek vermek gerekirse,  önce Gulf ve Western şirketlerinin 1985 yılında verdikleri reklamlarla fonlamakta oldukları WNET isimli bir ulusal TV Kanalını, yayınladığı “Kar için açlık” başlıklı bir program yüzünden en ağır şekilde cezalandırdığı ve TV kanalına aktardığı fonları kestiğinden söz etmek gerekiyor. Bu olayın hemen ardından, WNET, pişmanlığını ifade ettiyse ve hatta bu programı “gerekli temizlik işlemi yapıldıktan sonra tekrar yayınlama” taahhüdünde bulunduysa bile Şirketlerin savunması şöyle yapıldı: “Bu program Amerika - karşıtı değilse bile- , sermaye karşıtı bir yaklaşımla hazırlanmış” Olay sonrasında London Economist gazetesi, kamu oyunun, WNET TV kanalının hayatı boyunca bir daha böyle bir hata yapmayacağını tahmin ettiğini yazıyordu [19] .  WNET olayında start verilen, kapitalist toplumun en önemli filtralizasyon sistemi “ya patronun aklından geçeni anlamayı öğrenirsin, ya da işsiz kalırsın” prensibiydi.   

 

Üçüncü filtrenin amacı, medya şirketlerinin günlük haber kotalarını doldurabilmek için haber kaynaklarını ve bu kaynaklara olan güvenilirliği belli bir düzeyde tutma çabasıdır. TV muhabirleri her an her yerde olamayacakları için, faaliyetlerini çoğunlukla olayların sürekli olduğu alanlara yoğunlaştırırlar. Bu anlamda, haber merkezlerinin en yoğun faaliyette bulunduğu yerler nasıl ki ABD’de Beyaz Saray, Pentagon ve Kongre binası ise, Türkiye’de de Ankara, Meclis binası, Başbakanlık konutu olarak göze çarpar. Ayrıca, iş aleminin önemli simalarının da her zaman güvenilir “haber hikayeleri” stoğu mevcuttur. Bu tip kaynaklardan gelen enformasyonun çek edilmesi gibi bir zorunluluk yoktur, çünkü bu kaynaklar zaten “güvenilir” damgasına sahiptir. Bir yandan zaman tasarrufu sağlayan bu garanti haber kaynaklarıyla çalışma sisteminin geri planında muazzam yatırımlar ve devasa stratejiler yatar. Örneğin, Pentagon’da binlerce kişinin çalıştığı ve her yıl yüz milyonlarca dolar’ın harcandığı bir “Halkı Bilgilendirme Departmanı” bulunmaktadır. Hükümet bürokrasileri ve sermaye lobileri haber şirketlerini besler, haber şirketleri kapitalist propagandanın halkın beynine kazınmasını sağlar ve bu alış-veriş böylece sürüp gider.

 

Medyanın disipline edilmesi şeklinde özetlenebilecek dördüncü filtre, yayınlanan haberlerin zaman zaman ve istek dışında egemenlerin çıkarlarını zedeler durumda olması halinde medya şirketine yönelen tepkilerin bütünüdür. Güçlü şirketlerin veya bürokratların genellikle ilk tepkisi, “yakın dostlarını arayarak” TV kanalına akan reklam fonlarının kesilmesini istemek şeklinde görülür. İkinci tip protesto, sağcı siyasi partilere fon aktararak söz konusu medya şirketi aleyhine politik kampanya başlatmaktır. Bazen de bunun tam tersi görülebilir ve egemen konuma yükselmiş bir medya şirketi hem bütün siyasileri, hem de diğer medya şirketlerini karşısına alarak tek başına iktidara doğrudan aday olmayı seçer. Bunun ülkemizdeki en son örneği, Star TV ile simgeleşen Uzanlar Grubunun erken seçim sürecinde sergilediği tarzdır. Tıpkı diğerleri gibi, Dünya Bankasının devlet bürokrasisi üzerinden senelerce Türkiye’de  burjuvazi yaratma amacıyla aktardığı milyarlarca dolar değerindeki döviz kredilerinden de yararlanarak bugünkü tekelci konumuna ulaşan Uzanlar Grubu, seçime hazırlandığı bu günlerde  IMF ve DB’na karşı bir halk kurtarıcısı rolüne soyunmuştur. Uzanlar, en güçlü propaganda aracı olan TV kanalı ile, medya gücünü bu kez iktidar hedefiyle kullanmaktadır.

 

Beşinci filtre olan anti-komünizm propagandası, başta ABD olmak üzere, pek çok batı ülkesinde ve geri kalmış dünyada Sovyetler Birliği’ndeki sistem değişikliğine kadar, kapitalizmin siyasi sözcülerinin en zor anlarındaki can simidi işlevini görmüştür. Sovyetler’in düşüşü sonrasında ABD’li propaganda uzmanları ciddi bir bocalama geçirmiş ve komünizm yerine düşman olarak kimi/neyi  tanımlayacakları konusunda bir hayli gerilmişlerdir. Saddam Hüseyin, bu kaygıların hafifletilmesinde bir süre önemli bir işlev görmüş olsa da, daha kalıcı bir düşman yaratılması gerekmiştir ve artık o da bulunmuştur : uluslar arası terörizm. Kurgu öylesine büyük bir ustalıkla hazırlanmıştır ki, Amerika’ya yapılan bir saldırı dünyaya yapılmış sayılarak, terörizm kelimesinin önüne el çabukluğuyla bir “uluslar arası” kavramı yerleştirilmiş ve geniş bir coğrafyayı, milyonlarca masum insanı hedef alan savaş senaryoları böylece meşrulaştırılmıştır.  

 

Medya, kapitalist siyasetin en önemli aracıdır. Amerikan halkının Vietnam’ın işgalini hiçbir zaman bir “işgal” gibi algılamaması, Türkiye halkının 1974-Kıbrıs harekatını bir barış girişimi olarak kabullenmesi, Avrupa halklarının -tüm o demokrasi kültürlerine karşın- eski Yugoslavya’da yaşanan ardçıl savaşları “bölgede yerleşik demokrasinin olmayışına bağlaması ve NATO müdahalesini haklı ve yerinde görmesi, 11 Eylül olayının bütün dünyada “karşı cevap gerektiren bir terör eylemi” olarak algılanması medya sayesinde son derece kolay olmuştur.

 

Burjuva demokrasisini terk etmede kullanılacak yeni düşman terörizm, bir süre iş yapacak gibi görünmektedir, en azından şimdilik. Gerek ABD, gerekse demokrasinin beşiği kabul edilen batı dünyasının “terör belası”ndan kurtulmak için her türlü özgürlüklerinden vaz geçmeye hazır oldukları, arka arkaya çıkarılan Terörle Mücadele Yasalarına -küçük azınlık konumundaki politik gruplar sayılmayacak olursa-  hiçbir tepkinin gelmemesinden anlaşılmaktadır.

 

Bugün gelinen noktada Avrupa demokrasisinde de çok ciddi boyutta geri adımlar atılmaktadır. Seçilmişler  tarafından yönetilmekten her zaman büyük gurur duymuş olan Avrupa halkı, artık seçtikleri tarafından değil, Avrupa burjuvazisinin icazet verdiği kişi ve yapılar tarafından yönetilmektedir. Bu anlamda, örneğin Nice Zirvesinde AB Parlamentosunun yetkileri daraltılırken, tamamen atanmışlardan kurulu A.Komisyonunun yetki sınırları AB coğrafyasını da aşarak, dünya’ya genişletilmiş ve A.Komisyonuna, DTÖ toplantılarında tüm AB devletlerini tek başına temsil etme ve onlar adına karar alabilme yetkileri tanınmıştır. Aralık 2001’de Leaken’de yapılan AB Zirvesinde daha bir biçimlenen Konvansiyon (AB için hazırlanmakta olan bir anayasa) tartışmaları içinde, bu hazırlığın kimler tarafından yapıldığı, neden böyle bir çalışmaya gerek duyulduğu gibi konuların hiç tartışılmadığı dikkat çekmekte, 105 kişiden oluşan Konvansiyon Hazırlama Komitesi üyelerinin bir tanesinin bile bu göreve seçimle getirilmediği adeta görmezden gelinmektedir.  

 

 

GAYE YILMAZ

 

Eylül 2002

 

[1] Server Tanilli, Devlet ve Demokrasi S.2,3

[2] Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik aygıtları S. 35

[3] Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik aygıtları S. 39

[4] Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik aygıtları S. 43

[5] Gaye Yılmaz, Kızılcık Mayıs-Haziran 20027Sayı 12

[6] Gaye Yılmaz, Kızılcık Mayıs-Haziran 2002/Sayı 12

[7] Süleyman Demirel, Siyasi Partiler ve Demokrasi, Başbakan Demirel’in 12.1.1993-16.1.1993 tarihli konuşmaları

[8] Gaye Yılmaz, Yönetişim (Governance) , Evrensel Kültür Ocak-2002

[9] Kaynak: Güngör Uras, Bağımsız 10 özerk imparatorluk, 28.08.2002, Milliyet Gazetesi

[10] BDDK ve Rekabet Kurulu ile ilgili Resmi Gazete’lerden alıntı

[11] Finansal Forum, 1 Haziran 2002

[12] Belen Balanya, Ann Doherty, Olivier Hodeman, Adam Ma’anit ve Erik Wesselius/ Europe Inc. 2000

[13] Noam Chomsky, For Beginners, Necessary Illusions/The Science Of Propaganda P.70-71

[14] Noam Chomsky, For Beginners, Necessary Illusions/The Science Of Propaganda P.73

[15] Noam Chomsky, For Beginners, Necessary Illusions/The Science Of Propaganda P.74

[16] Noam Chomsky, For Beginners, Necessary Illusions/The Science Of Propaganda P.75

[17] Noam Chomsky, For Beginners, Necessary Illusions/The Science Of Propaganda P.76

[18] Noam Chomsky, For Beginners, Necessary Illusions/The Science Of Propaganda P.82-84

[19] Noam Chomsky, For Beginners, Necessary Illusions/The Science Of Propaganda P.89