| mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu |
Gaye Yılmaz-Evrensel Kültür Mart 2003
|
Foruma katılan
ülke sayısı: 121 Yukarıdaki veriler 23-27 Ocak 2003 tarihlerinde üçüncüsü
toplanan Porto Alegre Dünya Sosyal Forumuna (DSF) ait. Görünüşe bakılırsa DSF
bundan böyle artık Porto Alegre’de toplanmayacak, Ahmet Tonak hocamızın
“medyatik” deyimi ile “Porto Alegre öldü, Yaşasın Delhi”. Organizatörler
,(her ne kadar bu tanım, farklı organizasyonları çağrıştırıyor olsa da, Sosyal
Forum düzenleme komitesinde çalışanlara böyle deniyor) DSF’nin yerinin
değiştirilmesine ve Yeni Delhi’ye taşınmasına birkaç gerekçe ile cevap
veriyorlar: “Porto Alegre coğrafi olarak, hareketin uluslar arası doğasını
yeterince yansıtmıyor, ayrıca kitlelerin bu kente ulaşabilmesi de son derece zor
oluyor.” Bu yılki Porto
Alegre toplantılarıyla ilgili ve bizzat DSF toplantılarına katılanlarca yapılan
çeşitli yorumlar hala devam ediyor. Sendikal forumda, Fransız CFDT Konfederasyonu
adına söz alan temsilcinin, “DSF’nin giderek yalnızca bir şikayet, serzeniş
merkezine dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu” yönündeki tespitin ise
ciddi bir gerçeklik payı taşıdığını teslim etmeliyiz. Fransız DSF temsilcisi, bir
sonraki DSF toplantılarına sendikal hareketin üzerinde mutabakata varacağı (?) bir
alternatif ekonomi programı ile katılınması önerisini de konuşmasına ekliyor.
Aslında bu öneri, sosyal forum organizatörlerinin Forum’a biçtikleri misyona
oldukça yakındır: “Dünya Sosyal Forumu, çok uluslu
şirketlerin ve spekülatif finans sermayesinin belirleyici olduğu bu çarpık
küreselleşme sürecinin denetlenmesi ve yeniden düzenlenmesinin mümkün olduğunu ve
daha insancıl bir dünyanın koşullarının yaratılabileceğini önermektedir.”[1] Bu cümleden de rahatlıkla anlaşılacağı
gibi DSF’nin kapitalist sistemin temel karakteristikleri olan üretim ve mülkiyet
ilişkileri ile görülecek bir hesabı bulunmamakta, adeta süreci belirleyenin
-görüntüde- ulus devletler olduğu ve aslında küreselleşmenin ön hazırlayıcısı
gibi işlev görüp; sermaye birikiminin bugünkü durumuna gelmesine hizmet eden bir
önceki kapalı devre ticaret modeli alternatif olarak gösterilmektedir. Aynı cümledeki
“daha insancıl” vurgusu da, kökten bir değişikliğin değil, yalnızca görece bir
iyileştirmenin öngörüldüğü şeklindeki tespitimizi doğruluyor. Önerilen alternatif
sistemin, bir öncekinden tek farkı, ulus devletlerin yerine küresel bir denetim
mekanizması ile uluslar arası bir vergilendirme sisteminin getirilecek olmasıdır. “Tek
tek ulus devletler düzeyinde çok uluslu şirketlere tanınan vergi cennetleri, vergi
muafiyetleri, sendikasızlaştırma, onların tabi olacakları iş yasalarının
istisnalarını içermesi gibi unsurlar değil, bilakis uluslararası düzeyde
tektipleşmiş bir muhasebe, uluslararası düzeyde uygulanacak karın üzerinden
vergilendirme gibi olguların denetlenmesine ilişkin talepler var.[2]”
cümlesinden, önerilen “alternatif sistem”de emek sömürüsünün devam edeceği,
hatta sorunun bu sömürüden değil, çok uluslu şirketlerin denetlenememesinden
kaynaklandığının düşünüldüğü anlaşılıyor. Fakat önermeler arasındaki
tektipleşmiş bir muhasebe ve uluslar arası düzeyde uygulanacak karın üzerinden
vergilendirme gibi hedeflerin bugün sermayenin hedefleriyle birebir aynılık arz ediyor
olması ve hatta bu hedeflere ulaşmak için halihazırda belli adımların bile
atıldığı hatırlandığında DSF gündeminin belirlenmesinde hangi güçlerin aktif
rol oynadıkları üzerine yapılan spekülasyonların haklılık payı artıyor.
Gerçekten de Dünya Ticaret Örgütü Hizmet Ticareti Konseyinde 2000 yılı Ocak
ayından beri yürütülmekte olan GATS Hizmet Ticareti Genel Anlaşmasının ikinci tur
müzakerelerinde öne çıkan sektörlerden biri de finans, bankacılık ve muhasebe
hizmetleridir ve detaya inildiğinde tek tip muhasebe, tek tip vergilendirme gibi
incelikler hemen fark edilmektedir. Aslında bu önermenin bir uygulaması halen Avrupa
Birliği’nde başlatılmış ve tek para birimi Euro’ya geçişle birlikte vergi
oranlarında da tek’leşme, Euro takviminin önemli bir köşe taşı olarak bütün
üye devletler tarafından kabul edilmiştir. Muhasebe sistemlerini de bu takvim
doğrultusunda ortaklaştıran AB üye devletlerinin emekçilerinin nedense bu
değişiklikten bir kazancı olmamış ve hatta kayıpları Euro ile birlikte iyiden iyiye
katlanmıştır. Başka bir deyişle bu tip hedefler, umudu sosyal forumlarda arayanlar
tarafından iddia edildiği gibi anti-sistemik değil, bilakis, sermaye sınıfının daha
hızlı küreselleşmek için gerekli girişimlerini zaten başlatmış olduğu kapitalist
hedeflerdir. Tıpkı, küresel vergi sisteminde birikecek fonlarla yoksulluğun
azaltılmasının hedeflenmesi gibi. Dört yıldan bu yana G8’lerin gündemini işgal
eden “en yoksul 40 kadar ülkenin dış borçlarının bir bölümünün silinmesi”
tartışmasında da yoksulluğun bir ölçüde azaltılmasının hedeflenmediği iddia
edilebilir mi? Bu tartışmanın dünya gündemine yerleşmesinin karşıt hareketlerin
tepkilerinden bağımsız, tamamen burjuvazinin iradesi altında gerçekleştiği göz
ardı edilemeyecek, son derece önemli bir husustur. Burjuvazinin, benzer kaygıları
artık Soros, Bill Gate ve DB’nin eski ekonomistlerinden J.Stiglitz gibi kapitalizmin
sözcülerinin konuşma ve beyanatlarında da
izlenebilmektedir. Ayrıca, kapitalizmin küreselleşme sürecinde yerel ve daha sığ
piyasalara bağımlı olan burjuva fraksiyonlar ile kapitalist açıdan daha geri
durumdaki iş kolları ve iş yerlerinin kendi sınıfsal çıkarlarına paralel ve
kapitalizmin doğasına uygun olarak küreselleşmeye karşı çıktıkları da
unutulmamalıdır. Diğer bir deyişle, sosyal forum bileşenleri, neo-liberalizme
yönelttikleri eleştirilerde ve ürettikleri çözümlerde yalnız değillerdir ve DSF bu
kaygılar nedeniyle burjuvazi tarafından fonlanmakta; Financial Times gibi kapitalist
medya ve basın organları bu nedenle DSF katılımcıları için “korkmayın, bu
çocuklar kapitalizme karşı değil, yalnızca sisteme daha adil bir işleyiş
kazandırmak istiyorlar. Aslında bu çocuklara yardım etmemiz gerek” demekte,
Dünya Bankası bu nedenle kendi web sitesinde DSF’ye katılımı özendirici
çağrılar yapmaktadır. Burjuvazinin küreselleşme karşıtı hareketler ve sosyal
forum organizasyonları ile ilgisi yalnızca bu kadarla da sınırlı değildir. DSF
2003’ün organizasyon masraflarının 3.5 milyon ABD $’ını bulduğu ve ETUC, ICFTU
gibi sendikal yapıların bu harcamaların finansman biçiminden (?) rahatsızlık
duydukları da bu yılki DSF’nin tartışma konularından olduğu bilinmektedir. Evet,
bu finansmanın önemli bir bölümü forum süresince şikayet edilen, neredeyse yerden
yere vurulan çok uluslu şirketlerden, ya da bu şirketlerin kurduğu vakıflardan
sağlanmaktadır. İşte bu nedenle, tek tip muhasebe ya da küresel vergilendirme sistemi
gibi sosyal forum önerileri ile sermaye tarafından atılan adımların aynılığına da
şaşırmamak gerekir; öyle ya, parayı veren düdüğü çalmak isteyecek, kendi
politikalarını sosyal forum gündemlerinde görmek isteyecektir. Bu yöntem, burjuvazi
tarafından sıkça başvurulan ve yaygın olarak uygulanmakta olan bir yöntemdir.
Örneğin dünya halkları tarafından son derece saygın bir kurum olarak bilinen
Birleşmiş Milletler, kendi logosunu çok uluslu şirketlere büyük paralar
karşılığında satmakta, bu satışın yaşama yansıması da gerek BM’in kendisinin
fakat gerekse ILO-Uluslar arası Çalışma Örgütü gibi kapitalizmin sosyal
kurumlarının burjuvazinin küresel politikalarını kendi gündemlerine almaları
biçiminde yaşanmaktadır. Bu bağlamda ILO, her yıl İtalya-Turin’de sendikalar için
düzenlediği eğitim programlarında “Hükümet Satın Almalarının
şeffaflaştırılması” ya da Türkiye’deki adıyla “İhale Yasası”,
“Elektronik Ticaretin kolaylıkları”, “Hizmetlerin Ticareti”, “Emeklilik
sistemlerinin reformu” v.b gibi tamamen WTO raundlarının gündem maddelerinden oluşan
konuları işlemektedir. Tüm bunların da ötesinde, Dünya Ticaret Örgütü’nün
gündemini uzun süreden beri işgal etmekte olan “Dünya Ekonomisinin tek elden
yönetilmesi” ya da bizzat WTO’nun kendi ifadesiyle “tek bir Dünya Hükümeti”
önermesi ile DSF’nin küresel ekonominin yönetimine ilişkin önerileri arasında
ciddi bir benzerlik olduğu yadsınamaz. Küreselleşme
karşıtı hareketlerin politik bir birlik içinde olmadıkları ve oldukça heterojen,
parçalı bir görüntü verdikleri uzun süreden beri bilinen ve tartışılan bir
gerçekliktir. Gerek küreselleşmenin nedenleri, gerekse çıkış yolları üzerinde
zaman zaman birbiriyle de çatışan
önermeleri bulunan bu “çokluk”’un oldukça önemli bir bölümü tarafından DSF
toplantılarında üretilen teoriler, “Eskiden emperyalist devletler var iken şu
anda tek bir devlet, Amerikan hegemonyasının, dünyayı kendi sınai birikimine, kendi
finansal birikimine bağımlı kılma aşamasını öngören bir süreçten geçiyor.[3]”
cümlesinde de çok net bir şekilde ifade edildiği gibi ve -özellikle son dönemde-
şiddetlenen savaş eğilimlerinin de etkisiyle Amerikan karşıtlığında ve üçüncü
dünya perspektifinde ortaklaşıyor. Bu perspektif,
sorunun bizzat kapitalist sistemin kendi dinamiklerinden kaynaklandığı ve asıl
çelişkinin, güçlü ve zayıf devletler arasında değil, sınıflar arasında ve aynı
zamanda burjuvazinin kendi içinde olduğu gerçekliğini yok saydığı için gerek
kitlelere verilen mesajlarda ve gerekse sorun karşısında üretilen çözüm
önerilerinde yanılsamalar yaratılmaktadır.
Bu yazıyı okuyan
ve sosyal forumlara bir çıkış yolu olarak inanmış bazı kişiler, “biz, halkların
düzenleyebileceği ve denetleyebileceği bir sistemden söz ediyoruz, burjuvazinin kendi
çıkarları doğrultusunda empoze ettikleri ile bizim hedeflerimiz arasında bir
benzerlik söz konusu olamaz” diyeceklerdir. Ama DSF’nin kurguladığı bu
“özgün” sistemde de bir kar olgusunun var olduğu, “ülkelerin kalkınmasına
yardım edecek iktisat politikaları” vurgusuyla sürecin sınıfsal boyutunun tamamen
göz ardı edildiği, dolayısıyla kapitalizmin özünde niteliksel bir değişikliğin
hedeflenmediği hatırlandığında, emekçi sınıfların düzenleme ve denetleme
yetkisine sahip olduklarında neden hala sermaye sınıfının egemenliğinde bir sistemi
sürdürmek isteyecekleri ya da oluşturulacak küresel ölçekli yoksulluğu azaltma
fonlarının kitlelerin üretim süreçlerinden dışlanmasını kolaylaştırdığında
emekçi sınıfların birliğinin nasıl sağlanacağı veya bu yetkiyi sınıflar arası
bir savaş yaşanmaksızın, adeta sermaye sınıfının icazeti ile elde etmenin mümkün
olup olmadığı gibi son derece hayati sorular yanıtsız kalmaktadır. Diğer yandan,
“halkın karşısına somut hedefler konmalı” tezinden yola çıkarak belirlenen ve
sistem-içi olan bu hedefler yaşama geçtiğinde ve eşitsizliklerin ortadan
kalkmadığı, sömürünün alabildiğine yine devam ettiği, fakat bu arada WTO, IMF ve
DB gibi yapılara göstermelik düzeyde de olsa bir şeffaflık kazandırıldığında
halkların toplumsal mücadelelere duyduğu güven köklü bir sarsıntı geçirmeyecek
midir? Asıl yapılması gereken, tüm coğrafyalarda yaşanan sorunların tamamının
uzlaşmaz emek-sermaye çelişkisinin sonuçları olduğu ve kapitalist sistem sürdüğü
sürece insanlığın hedeflenen o “başka bir dünya”ya ulaşmasının mümkün
olmayacağını neden-sonuç ilişkileriyle anlatmak ve sosyal forumları, böylesi bir
politik eğitimin merkezi haline getirmek değil midir?
Şubat 2003 |
[1] TÜRKİYE
İKTİSADİ VE SİYASİ KRİZİNDEN DERSLER: Neoliberal
Küreselleşme Kıskacında Türkiye 3. Dünya Sosyal Forumu
Porto Alegre, Ocak 2003 Bağımsız Sosyal Bilimciler-İktisat
Grubu, Ankara Porto Alegre, Ocak
2003 [2]
Bağımsız Sosyal
Bilimciler-İktisat Grubu, Ankara Porto Alegre, Ocak 2003 [3] Erinç Yeldan, Porto Alegre ropörtajı BIA-Net |