mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu


Sosyal Forumlara Eleştirel Bir Bakış

Gaye Yılmaz-Evrensel Kültür Mart 2003

 

Foruma katılan ülke sayısı: 121
Organizasyon sayısı: 4 bin 962
Delegasyon: 29 bin 704
Aktvite: 1710

Yukarıdaki veriler  23-27 Ocak 2003 tarihlerinde üçüncüsü toplanan Porto Alegre Dünya Sosyal Forumuna (DSF) ait. Görünüşe bakılırsa DSF bundan böyle artık Porto Alegre’de toplanmayacak, Ahmet Tonak hocamızın “medyatik” deyimi ile “Porto Alegre öldü, Yaşasın Delhi”. Organizatörler ,(her ne kadar bu tanım, farklı organizasyonları çağrıştırıyor olsa da, Sosyal Forum düzenleme komitesinde çalışanlara böyle deniyor) DSF’nin yerinin değiştirilmesine ve Yeni Delhi’ye taşınmasına birkaç gerekçe ile cevap veriyorlar: “Porto Alegre coğrafi olarak, hareketin uluslar arası doğasını yeterince yansıtmıyor, ayrıca kitlelerin bu kente ulaşabilmesi de son derece zor oluyor

 

Bu yılki Porto Alegre toplantılarıyla ilgili ve bizzat DSF toplantılarına katılanlarca yapılan çeşitli yorumlar hala devam ediyor. Sendikal forumda, Fransız CFDT Konfederasyonu adına söz alan temsilcinin, “DSF’nin giderek yalnızca bir şikayet, serzeniş merkezine dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu” yönündeki tespitin ise ciddi bir gerçeklik payı taşıdığını teslim etmeliyiz. Fransız DSF temsilcisi, bir sonraki DSF toplantılarına sendikal hareketin üzerinde mutabakata varacağı (?) bir alternatif ekonomi programı ile katılınması önerisini de konuşmasına ekliyor. Aslında bu öneri, sosyal forum organizatörlerinin Forum’a biçtikleri misyona oldukça yakındır:  “Dünya Sosyal Forumu, çok uluslu şirketlerin ve spekülatif finans sermayesinin belirleyici olduğu bu çarpık küreselleşme sürecinin denetlenmesi ve yeniden düzenlenmesinin mümkün olduğunu ve daha insancıl bir dünyanın koşullarının yaratılabileceğini önermektedir.”[1]  Bu cümleden de rahatlıkla anlaşılacağı gibi DSF’nin kapitalist sistemin temel karakteristikleri olan üretim ve mülkiyet ilişkileri ile görülecek bir hesabı bulunmamakta, adeta süreci belirleyenin -görüntüde- ulus devletler olduğu ve aslında küreselleşmenin ön hazırlayıcısı gibi işlev görüp; sermaye birikiminin bugünkü durumuna gelmesine hizmet eden bir önceki kapalı devre ticaret modeli alternatif olarak gösterilmektedir. Aynı cümledeki “daha insancıl” vurgusu da, kökten bir değişikliğin değil, yalnızca görece bir iyileştirmenin öngörüldüğü şeklindeki tespitimizi doğruluyor. 

 

Önerilen alternatif sistemin, bir öncekinden tek farkı, ulus devletlerin yerine küresel bir denetim mekanizması ile uluslar arası bir vergilendirme sisteminin getirilecek olmasıdır. “Tek tek ulus devletler düzeyinde çok uluslu şirketlere tanınan vergi cennetleri, vergi muafiyetleri, sendikasızlaştırma, onların tabi olacakları iş yasalarının istisnalarını içermesi gibi unsurlar değil, bilakis uluslararası düzeyde tektipleşmiş bir muhasebe, uluslararası düzeyde uygulanacak karın üzerinden vergilendirme gibi olguların denetlenmesine ilişkin talepler var.[2]” cümlesinden, önerilen “alternatif sistem”de emek sömürüsünün devam edeceği, hatta sorunun bu sömürüden değil, çok uluslu şirketlerin denetlenememesinden kaynaklandığının düşünüldüğü anlaşılıyor. Fakat önermeler arasındaki tektipleşmiş bir muhasebe ve uluslar arası düzeyde uygulanacak karın üzerinden vergilendirme gibi hedeflerin bugün sermayenin hedefleriyle birebir aynılık arz ediyor olması ve hatta bu hedeflere ulaşmak için halihazırda belli adımların bile atıldığı hatırlandığında DSF gündeminin belirlenmesinde hangi güçlerin aktif rol oynadıkları üzerine yapılan spekülasyonların haklılık payı artıyor. Gerçekten de Dünya Ticaret Örgütü Hizmet Ticareti Konseyinde 2000 yılı Ocak ayından beri yürütülmekte olan GATS Hizmet Ticareti Genel Anlaşmasının ikinci tur müzakerelerinde öne çıkan sektörlerden biri de finans, bankacılık ve muhasebe hizmetleridir ve detaya inildiğinde tek tip muhasebe, tek tip vergilendirme gibi incelikler hemen fark edilmektedir. Aslında bu önermenin bir uygulaması halen Avrupa Birliği’nde başlatılmış ve tek para birimi Euro’ya geçişle birlikte vergi oranlarında da tek’leşme, Euro takviminin önemli bir köşe taşı olarak bütün üye devletler tarafından kabul edilmiştir. Muhasebe sistemlerini de bu takvim doğrultusunda ortaklaştıran AB üye devletlerinin emekçilerinin nedense bu değişiklikten bir kazancı olmamış ve hatta kayıpları Euro ile birlikte iyiden iyiye katlanmıştır. Başka bir deyişle bu tip hedefler, umudu sosyal forumlarda arayanlar tarafından iddia edildiği gibi anti-sistemik değil, bilakis, sermaye sınıfının daha hızlı küreselleşmek için gerekli girişimlerini zaten başlatmış olduğu kapitalist hedeflerdir. Tıpkı, küresel vergi sisteminde birikecek fonlarla yoksulluğun azaltılmasının hedeflenmesi gibi. Dört yıldan bu yana G8’lerin gündemini işgal eden “en yoksul 40 kadar ülkenin dış borçlarının bir bölümünün silinmesi” tartışmasında da yoksulluğun bir ölçüde azaltılmasının hedeflenmediği iddia edilebilir mi? Bu tartışmanın dünya gündemine yerleşmesinin karşıt hareketlerin tepkilerinden bağımsız, tamamen burjuvazinin iradesi altında gerçekleştiği göz ardı edilemeyecek, son derece önemli bir husustur. Burjuvazinin, benzer kaygıları artık Soros, Bill Gate ve DB’nin eski ekonomistlerinden J.Stiglitz gibi kapitalizmin sözcülerinin  konuşma ve beyanatlarında da izlenebilmektedir. Ayrıca, kapitalizmin küreselleşme sürecinde yerel ve daha sığ piyasalara bağımlı olan burjuva fraksiyonlar ile kapitalist açıdan daha geri durumdaki iş kolları ve iş yerlerinin kendi sınıfsal çıkarlarına paralel ve kapitalizmin doğasına uygun olarak küreselleşmeye karşı çıktıkları da unutulmamalıdır. Diğer bir deyişle, sosyal forum bileşenleri, neo-liberalizme yönelttikleri eleştirilerde ve ürettikleri çözümlerde yalnız değillerdir ve DSF bu kaygılar nedeniyle burjuvazi tarafından fonlanmakta; Financial Times gibi kapitalist medya ve basın organları bu nedenle DSF katılımcıları için “korkmayın, bu çocuklar kapitalizme karşı değil, yalnızca sisteme daha adil bir işleyiş kazandırmak istiyorlar. Aslında bu çocuklara yardım etmemiz gerek” demekte, Dünya Bankası bu nedenle kendi web sitesinde DSF’ye katılımı özendirici çağrılar yapmaktadır. Burjuvazinin küreselleşme karşıtı hareketler ve sosyal forum organizasyonları ile ilgisi yalnızca bu kadarla da sınırlı değildir. DSF 2003’ün organizasyon masraflarının 3.5 milyon ABD $’ını bulduğu ve ETUC, ICFTU gibi sendikal yapıların bu harcamaların finansman biçiminden (?) rahatsızlık duydukları da bu yılki DSF’nin tartışma konularından olduğu bilinmektedir. Evet, bu finansmanın önemli bir bölümü forum süresince şikayet edilen, neredeyse yerden yere vurulan çok uluslu şirketlerden, ya da bu şirketlerin kurduğu vakıflardan sağlanmaktadır. İşte bu nedenle, tek tip muhasebe ya da küresel vergilendirme sistemi gibi sosyal forum önerileri ile sermaye tarafından atılan adımların aynılığına da şaşırmamak gerekir; öyle ya, parayı veren düdüğü çalmak isteyecek, kendi politikalarını sosyal forum gündemlerinde görmek isteyecektir. Bu yöntem, burjuvazi tarafından sıkça başvurulan ve yaygın olarak uygulanmakta olan bir yöntemdir. Örneğin dünya halkları tarafından son derece saygın bir kurum olarak bilinen Birleşmiş Milletler, kendi logosunu çok uluslu şirketlere büyük paralar karşılığında satmakta, bu satışın yaşama yansıması da gerek BM’in kendisinin fakat gerekse ILO-Uluslar arası Çalışma Örgütü gibi kapitalizmin sosyal kurumlarının burjuvazinin küresel politikalarını kendi gündemlerine almaları biçiminde yaşanmaktadır. Bu bağlamda ILO, her yıl İtalya-Turin’de sendikalar için düzenlediği eğitim programlarında “Hükümet Satın Almalarının şeffaflaştırılması” ya da Türkiye’deki adıyla “İhale Yasası”, “Elektronik Ticaretin kolaylıkları”, “Hizmetlerin Ticareti”, “Emeklilik sistemlerinin reformu” v.b gibi tamamen WTO raundlarının gündem maddelerinden oluşan konuları işlemektedir. Tüm bunların da ötesinde, Dünya Ticaret Örgütü’nün gündemini uzun süreden beri işgal etmekte olan “Dünya Ekonomisinin tek elden yönetilmesi” ya da bizzat WTO’nun kendi ifadesiyle “tek bir Dünya Hükümeti” önermesi ile DSF’nin küresel ekonominin yönetimine ilişkin önerileri arasında ciddi bir benzerlik olduğu yadsınamaz. 

 

Küreselleşme karşıtı hareketlerin politik bir birlik içinde olmadıkları ve oldukça heterojen, parçalı bir görüntü verdikleri uzun süreden beri bilinen ve tartışılan bir gerçekliktir. Gerek küreselleşmenin nedenleri, gerekse çıkış yolları üzerinde zaman zaman  birbiriyle de çatışan önermeleri bulunan bu “çokluk”’un oldukça önemli bir bölümü tarafından DSF toplantılarında üretilen teoriler, “Eskiden emperyalist devletler var iken şu anda tek bir devlet, Amerikan hegemonyasının, dünyayı kendi sınai birikimine, kendi finansal birikimine bağımlı kılma aşamasını öngören bir süreçten geçiyor.[3]” cümlesinde de çok net bir şekilde ifade edildiği gibi ve -özellikle son dönemde- şiddetlenen savaş eğilimlerinin de etkisiyle Amerikan karşıtlığında ve üçüncü dünya perspektifinde ortaklaşıyor.

 

Bu perspektif, sorunun bizzat kapitalist sistemin kendi dinamiklerinden kaynaklandığı ve asıl çelişkinin, güçlü ve zayıf devletler arasında değil, sınıflar arasında ve aynı zamanda burjuvazinin kendi içinde olduğu gerçekliğini yok saydığı için gerek kitlelere verilen mesajlarda ve gerekse sorun karşısında üretilen çözüm önerilerinde yanılsamalar yaratılmaktadır.  

 

Bu yazıyı okuyan ve sosyal forumlara bir çıkış yolu olarak inanmış bazı kişiler, “biz, halkların düzenleyebileceği ve denetleyebileceği bir sistemden söz ediyoruz, burjuvazinin kendi çıkarları doğrultusunda empoze ettikleri ile bizim hedeflerimiz arasında bir benzerlik söz konusu olamaz” diyeceklerdir. Ama DSF’nin kurguladığı bu “özgün” sistemde de bir kar olgusunun var olduğu, “ülkelerin kalkınmasına yardım edecek iktisat politikaları” vurgusuyla sürecin sınıfsal boyutunun tamamen göz ardı edildiği, dolayısıyla kapitalizmin özünde niteliksel bir değişikliğin hedeflenmediği hatırlandığında, emekçi sınıfların düzenleme ve denetleme yetkisine sahip olduklarında neden hala sermaye sınıfının egemenliğinde bir sistemi sürdürmek isteyecekleri ya da oluşturulacak küresel ölçekli yoksulluğu azaltma fonlarının kitlelerin üretim süreçlerinden dışlanmasını kolaylaştırdığında emekçi sınıfların birliğinin nasıl sağlanacağı veya bu yetkiyi sınıflar arası bir savaş yaşanmaksızın, adeta sermaye sınıfının icazeti ile elde etmenin mümkün olup olmadığı gibi son derece hayati sorular yanıtsız kalmaktadır.

 

Diğer yandan, “halkın karşısına somut hedefler konmalı” tezinden yola çıkarak belirlenen ve sistem-içi olan bu hedefler yaşama geçtiğinde ve eşitsizliklerin ortadan kalkmadığı, sömürünün alabildiğine yine devam ettiği, fakat bu arada WTO, IMF ve DB gibi yapılara göstermelik düzeyde de olsa bir şeffaflık kazandırıldığında halkların toplumsal mücadelelere duyduğu güven köklü bir sarsıntı geçirmeyecek midir? Asıl yapılması gereken, tüm coğrafyalarda yaşanan sorunların tamamının uzlaşmaz emek-sermaye çelişkisinin sonuçları olduğu ve kapitalist sistem sürdüğü sürece insanlığın hedeflenen o “başka bir dünya”ya ulaşmasının mümkün olmayacağını neden-sonuç ilişkileriyle anlatmak ve sosyal forumları, böylesi bir politik eğitimin merkezi haline getirmek değil midir?          

GAYE YILMAZ

 

Şubat 2003

 

[1] TÜRKİYE İKTİSADİ VE SİYASİ KRİZİNDEN DERSLER: Neoliberal Küreselleşme Kıskacında Türkiye

3. Dünya Sosyal Forumu Porto Alegre, Ocak 2003

Bağımsız Sosyal Bilimciler-İktisat Grubu, Ankara

Porto Alegre, Ocak 2003

 

[2] Bağımsız Sosyal Bilimciler-İktisat Grubu, Ankara

Porto Alegre, Ocak 2003

[3] Erinç Yeldan, Porto Alegre ropörtajı BIA-Net