mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu

KRAL ÇIPLAK!  AVRUPA BİRLİĞİ

Gaye Yılmaz - Birleşik Metal-İş Dergisi - 5 Nisan 2004

 

            Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin işçi sınıfları arasındaki belki de en ayırd edici farklılıkların başında neo liberal saldırıların kaynağını belirlemede yaşanan güçlük gelmektedir. Özellikle Türkiye gibi hem gelişmekte olan ülkeler listesinde yer alıp hem de AB gibi ekonomik açıdan gelişmiş bir bloğun üyesi olmaya çalışan bir ülkede ise durum daha da karmaşık bir hal almaktadır.

 

            “Reform” adı altında yürürlüğe konan ve özünde, işçi sınıfının kazanılmış haklarını ortadan kaldırarak sermaye karlılığını arttırmayı amaçlayan bir dizi saldırı politikasının menşei konusunda farklı seslerin yükseldiği bir ortamda, hangi saldırının hangi kaynaktan geldiği de iyiden iyiye belirsizleşmekte, bu durum egemen ideolojiyi güçlendirici bir etki yapmaktadır. Türkiye’de işçi sınıfı tarafından en iyi bilinen “düşman” Uluslararası Para Fonu IMF olduğundan, fatura da çoğunlukla yalnızca IMF’ye çıkarılmaktadır. Zaten kolay olan da budur. Zira, saldırı kaynağı olduğu iddia edilen diğer yapı AB’dir. Fakat AB, aynı zamanda insan hakları ve demokrasi getireceğini de vadettiği için Birliğe muhalefet etmek hem ayıp olacaktır, hem de böylesi bir muhalefetin “bazı çıkar ilişkilerine zarar verme” gibi bir riski bulunmaktadır.

 

            Bu durum, Avrupa’nın kendisi de dahil dünya genelinde de pek farklı değildir. Gerek Avrupa’da fakat gerekse dünyanın pek çok bölgesinde toplumların önemli bir çoğunluğu bugün öyle bir noktaya gelmiştir ki, Birlik devletlerinin ekonomik gelişmişlik düzeyinden, bu ülkelerde giderek azalan oranlarda olsa da hala uygulanmaya devam eden sosyal politika ve standartlara kadar tüm farklılıklar AB’ne ve kurumlarına mal edilmekte, Birliğin attığı liberal adımlar görmezden gelinmekte ya da “evet, standartlarımız geriliyor ama bu AB’nin suçu değil, liberalizmden kaynaklanıyor” veya “ABD rekabetine karşı durabilmek için tüm AB yurttaşları fedakarlık yapmak zorunda” gibi kendilerine empoze edilen gerekçelere sığınmaktadırlar. Bu, tapınma ile özdeşleştirilebilecek düzeydeki savunmalar zaman zaman Avrupa’da farklı bir kapitalizm yaşandığına, hatta neredeyse Avrupa’daki ekonomik sistemin kapitalizm olmadığına varacak kadar ileri gidebilmektedir.Sıradan halk açısından ise Avrupa Birliğindeki oratalama yaşam,  dizi ve filmlerde gördükleri ile eş düzeydedir, AB’de “yoksulluk” diye bir kavram yoktur ve bu durum AB’de sömürü ilişkilerinin de olmadığını gösterir, AB’de demokrasinin tüm kurumları (?) tam anlamıyla işletilmektedir, orada insana ve haklarına (?) saygı gösterilir, bu sistem bütün dünyaya ihraç edilmelidir ki “başka bir dünya mümkün” hedefine ulaşılmış olsun...

 

              İşte tüm bu eğilimler, Avrupa Birliği içindeki güç ilişkilerini daha da önemlisi sınıf  çatışmalarını ve üretim süreçlerindeki sömürüye dayalı ilişkileri perdelemektedir.

            

              Öte yandan, AB ve kurumlarının burjuvaziyle ne denli tek vücut haline geldiği, Avrupa sermayesinin tüm taleplerinin “Birlik politikası” adı altında nasıl uygulamaya konduğu Birlik yurttaşları tarafından bile bilinmemektedir. Brüksel labirentlerindeki binlerce bürokratın telaşlı koşuşturmaları ve birbiri ardına gelen yayın, doküman, yasa (directive) bombardımanı, kapitalist hedeflere ulaşmak için sanayi, hizmet, tarım gibi ana sektörlerin  onbinlerce alt sektöre bölünmüş olması ve bunun getirdiği abartılı ihtisaslaşma zorunluluğu, Avrupa Birliğini toplum gözünde ulaşılamaz, öğrenilip, anlaşılması çok zor, ancak üst düzey uzmanlıkla vakıf olunabilecek, neredeyse dini bir tabu haline getirmektedir. Bu büyüde kullanılan ham madde, aslında tam bir enformasyon çöplüğüdür. Burada enformasyon ve bilgi arasında bir ayrım yapılmasında yarar vardır. Bugün gelinen noktada itibar gören öz ve  aklın süzgecinden geçmiş gerçek bilgi değil, bunun yerine kapsamı son derece abartılmış, fakat acaba içeriğinde ne var diye bakıldığında hiç bir şey bulunamayan genel geçer enformasyondur. AB’nin sosyal, siyasal ve ekonomik olarak üç ana başlık altında ele alınabilecek hukuki yapısı irdelendiğinde, yalnızca ekonomiye ilişkin topluluk müktesebatının ağır yaptırımlarla desteklendiği, siyasi müktesebatın daha çok aday ülkelerin entegrasyonunda gerektiğinde bir silah olarak kullanıldığı, sosyal müktesebatın ise önemli bir bölümünün adeta bir “temenniler manzumesi”nden ibaret olduğu, yani sosyal açıdan Birlik düzeyinde standartları yukarı çekmeyi amaçlayan hiç bir düzenleme barındırmadığı, göstermelik çabaların ise tek tek üye devletlerde mevcut farklı sosyal düzenleri AB merkezli en alt  seviyede ortaklaştırmanın hedeflendiği ortaya çıkmaktadır.

 

              Avrupa sendikal hareketini de büyük oranda kuşatmış olan AB konusundaki bu yanılsama, işçi sınıfı örgütlerini detaylar üzerinde oyalayarak, önceliklerini farklılaştırarak ve en önemlisi, sınıf tabanını “sosyal diyaloğun yegane çözüm olduğuna” ikna ederek burjuvazi açısından son derece önemli bir işlev görmektedir. Diğer unsurların da etkisiyle işçilerin siyasallaşma süreci AB’deki gelişimle ters yönde işlemekte, AB kurumları güçlenirken Avrupa işçilerinin sınıf bilincinin gerilediği, işçi sendikalarının ise nitelik ve nicelik açısından yaşanan zayıflamaya rağmen iktidar olma güçlerini pekiştirdikleri fark edilmektedir.

 

Avrupa Birliği’ne bugünkü şeklini veren yapıların belirgin ortak özelliklerini aktaran bir iki olay incelendiğinde temel hedefin, başta Avrupa sermayesi olmak üzere tüm egemen konumdaki şirketlerin karlılık oranlarının yükseltilmesi, bunun için de tek tek Birlik ülkelerinde kısmen sanayi devriminden itibaren işçi sınıfı mücadeleleriyle kazanılmış kısmen de Avrupa burjuvazisinin ikinci dünya savaşından başlayarak değişen dünya politikaları ve ulusal sermaye birikim süreçlerinin hızlandırılma gereği dolayısıyla vermek zorunda kaldığı tavizlerin yani ekonomik ve sosyal hakların geriletilmesi olduğu hemen anlaşılabilmektedir.

 

Birlik politikalarına yön veren lobi mekanizmalarından AmCham isimli örgütün   Başkanı Keith Chapple’e göre Avrupa Birliği eğer gerçekten sermaye kaçışını önlemek ve yeni iş alanları yaratmak istiyorsa iş gücünün daha esnek çalışacağı bir çalışma yasası çıkarmalı, işgücü piyasalarını daha fazla liberalize etmeli ve rekabeti destekleyen bir yatırım ortamını yaratmalıdır, ve bugün Birlik düzeyinde atılan adımlar da Keith Chapple’ın çizdiği yol haritasına birebir uymaktadır.

 

Mevcut ampirik veriler ışığında Avrupa Birliği’nde mevcut, görece farklı kapitalizmin sürdürülebilir olamayacağı ve daha da önemlisi olmadığı tespitini yapmak yanlış olmayacaktır. Ancak, son derece önemli bir konu daha vardır ki o da tüm dünyada “Avrupa demokrasisi” denen ve gerçekte burjuva demokratik sisteminin ta kendisi olan düzenden bugün hızla geri gidilmekte olduğu halde, bu konunun neredeyse hiç bir platformda tartışılmıyor olmasıdır. Birliğin demokratik çehresini yansıtan Parlamento, Nice zirvesinde daha da işlevsizleştirilmiş, zirvenin üçüncü yılında, yani bugün gelinen noktada ise “kral’ın ne denli çıplak olduğu” görünür hale gelmiştir. 23-27 Ocak 2003 tarihlerinde Porto Alegre’de üçüncü kez bir araya gelen Dünya Sosyal Forumu, AP parlamenterlerinin aczine birebir tanıklık etmiş, parlamenterler tarafından imzaya açılan dilekçede yer alan “AB kurumlarının şeffaflaşması ve demokratikleşmesi” talebi, Latin Amerika’lı aktivistleri şaşkına çevirmiştir. AP parlamenterleri hazırladıkları dilekçede, yeni GATS anlaşması müzakerelerinden ve AB’nin hangi ülkelere ne gibi taahhütlerde bulunduğundan haberleri olmadığını , Komisyonun bu hayati bilgileri Parlamentoya iletmediğini, parlamenterlerin eline geçen sınırlı bilginin de çeşitli sivil toplum kuruluşlarından aktarıldığını anlatmakta, sosyal forum katılımcılarından destek talep etmektedirler. Bu tepkilere A.Komisyonu tarafından verilen yanıt ise oldukça nettir: “AB’nin talep ve taahhütleri 31 Mart 2003 tarihinden önce ne ulusal parlamentolara ve ne de Avrupa Parlamentosuna açıklanmayacaktır” 31 Mart 2003 tarihi ise aslında dünyadaki en anti-demokratik rejim olarak gösterilen Burma’da bile halkın kendi hükümetinin talep ve taahhütlerini öğrenebileceği tarihtir.  (Anti-MAI Bülten-62)

 

Avrupa Birliği Kurumları, GATS taahhütlerini bugün bile çarpıtarak kamu oyuna yansıtmaya devam etmektedir. Eğitim, Sağlık ve kültürel hizmetler alanlarından hiç bir taahhütte bulunulmadığını açıklayan Komisyon ve gelişmelerden haberdar olduğunu bir muhtıra metni ile kamu oyuna açıklamak durumunda kalan Parlamento aslında çok öenmli gerçeklikleri gizlemeye çalışmakta, AB halklarını yanıltmaktadırlar. Birliğin, sayılan alanlardaki -oldukça kapsamlı- taahhütleri Dünya Ticaret Örgütü web sitesinde tüm çıplaklığıyla yayınlanırken, böylesine taahhütler verilmediğinin resmi kurumlarca deklare edilmesi, yazının başlangıcında değindiğimiz “enformasyon çöplüğü”ne iyi bir örnek oluşturmakta ve AB’nde “bilgilenme hakkı”nın ne derece işlediği hususuna da ışık tutmaktadır.

 

Öte yandan Avrupa Birliği’nin özellikle Nice Zirvesinden bu yana hızlandırdığı “bir devlet olma” yolundaki (konvansiyon, anayasa, AB Ordusu, Tek Para girişiminin başlatılması) adımlara rağmen, Irak savaşı öncesinde üye devletler arasında  yaşanan çıkar farklılıkları , konvansiyon üzerinde kopan, ama olabildiğince Avrupa kamu oyundan gizlenmeye çalışılan küçük çaplı fırtınalar, bu yıl Mayıs ayında Birliğe dahil edilecek yeni üyelerin yaratacağı sıkıntılar Birliğin geleceğine ilişkin soru işaretlerini daha da arttırmaktadır.

 

Kaldığımız yere, Türkiye’deki reform sürecine dönecek olursak AB’nin küresel kapitalizmin öncü güçlerinden biri olduğunun en önemli kanıtları aday ülkelerin izleme raporları ile ulusal programlarının satır aralarında gizlidir. İş Yasası değişikliğinden, Kamu Yönetimi Reformuna, Sosyal Güvenlikle ilgili Yasa Tasarısından, Yönetişim Kurullarına kadar Türkiye’de başlatılmış tüm “reformlarda” aslan payı AB’nindir. Aslında aynı reformlar IMF ve DTÖ tarafından da talep edilmektedir. Ancak, Hükümetlerimizin AB üyeliği konusundaki telaşları Türkiye’yi neo-liberal gündemi izleme konusunda “kraldan çok kralcı” olma konumuna getirmekte, DT֒de henüz bağıtlanmamış anlaşmalar bile, -aynı değişimi AB de talep ettiği için- önceden uygulamaya konmaktadır.

 

Gerçekte ise, saldırılar birbirinin aynı, kaynakları da çeşitli değil bir tanedir: kapitalist sistem. IMF, DTÖ ve AB’nin talepleri Türkiye’deki sermaye sınıfının talepleriyle birebir örtüştüğü için birer Devlet politikası haline gelebilmektedir.