mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu

Finans piyasalarının duyarlılığı (!)

Gaye Yılmaz - Toplumsal Özgürlük Gazetesi - Şubat 2004

 

Hızla gelişen teknolojiyle birlikte toplumsal yaşamın neredeyse ayrılmaz bir parçası haline gelen televizyon ve medya dünyası kavramların kendi gerçekliklerinden soyutlanarak farklı algılanmasına da zemin hazırlamaktadır. Bu kavramlardan bir tanesi de finans piyasalarıdır.

Finans piyasaları kavramı, popüler kültür içersinde, çoğu zaman canlı bir organizma imiş gibi kullanılır ve örneğin şu ifadeler sıkça duyulur ?

-               ABD’nin Irak’ta kontrolü ele geçirmesine dünya Borsaları keskin bir çıkışla yanıt verdi !

-               “X” A.Ş’de toplu sözleşme sürecinin örgütlü sendikanın lehine sonuçlanması şirketin Borsalarda işlem gören hisse senetlerinde hızlı satışları ve keskin bir fiyat düşüşünü de beraberinde getirdi.

-               Hükümetin, IMF’nin taleplerine uyarak kamuda çalışan memur sayısını büyük oranda azaltacağını açıklaması Borsada büyük bir sevinç yarattı ve Borsa Endeksi %... yükseldi.

 

Daha pek çok örnek verilebilecek bu tip cümleler, finans piyasalarının belli olaylar karşısında kızan ya da sevinen, değişen her durum karşısında “Acaba finans piyasalarının bu olaya tepkisi ne olur?” sorusunu sorduran bir canlı, bir insan gibi algılanmasına yol açmaktadır.

Tam da bu noktada, söz konusu piyasaların homojen ve ortak, aynılaşmış tepki ve yanıtların üretilebildiği bir platform olmadığı gerçeğinin altını çizmekte yarar vardır. Kısaca bir tanımlama yapmak gerekirse, birbirinden farklı menkul değerlerin oldukça süratli, hatta çoğu zaman anlık bir şekilde el değiştirdiği bir pazardır finans piyasaları. Bu özellik, “yatırımcı” adı verilen oyuncuların değişen durumlar karşısında aynı Pazar içinde sürekli olarak hareket edebilmelerine ve böylece zararı minimize ya da karı maksimize edebilmelerine olanak tanır. Örneğin, ABD’nin Irak’ta kontrolü ele geçirmesi hisse senedi borsalarına “olumlu” etki ederken, aynı olayın döviz borsalarına farklı yansımaları olduğu görülür. Yani, ABD doları değer kazanırken, Irak’taki savaşa karşı çıkmış ülkelerin dövizleri düşüşe geçebilir. Yine finans piyasalarının çok önemli alanlarından biri olan sabit getirili (faizli) menkul kıymetlere gelince, söz konusu piyasalar aynı olaya ABD ve savaşı destekleyen ülkelerdeki faiz oranlarında düşüşle “yanıt verir”. Zira, döviz piyasalarında kısmi fakat hisse senedi piyasalarında genel olarak yaşanan artış için bir para girişi gereklidir. İşte bu gereklilik, piyasa oyuncularının bir alandan diğerine geçişi ile sağlanmakta ve sonucunda da bir alana giriş şeklinde yaşanan hareket, genel olarak bir başka alandan yapılan çıkışla  mümkün olmaktadır. Borsalarda zaman zaman “taze kaynak” yani dışarıdan para girişi de yaşanır kuşkusuz. Ama bunun sürekli olduğunu ve olacağını söyleyebilmek ne teorik ne ampirik ne de bilimsel açıdan olanaklı değildir. Çünkü, finans piyasalarına aktarılan değerler, ister şirketler tarafından halka arz adıyla ve para sermaye gereksinimini karşılama amacıyla yapılan transferler isterse “spekülatör” olarak tabir edilen grupların borsalara girişi biçiminde olsun son kertede üretimde yaratılan artı değerden başka bir şey değildir ve hem yaratılan artı değerin hem de artı değerin kapitalist tarafından üretim dışı bir alan olan finans piyasalarına aktarılacak kısmının sınırları vardır. 

 

Sıkça kullanılan bir diğer deyim de “rantiye”dir. Bu tanım sayesinde, sermaye dışında bir sınıf daha varmış ve sanki bu sınıf ile sermaye sınıfının çıkarları çatışma halindeymiş gibi bir görüntü yaratılmaktadır. Oysa, bankaların ortaklık yapıları incelendiğinde ortaya sanayi şirketleri çıkar, sanayi şirketlerinin bilançolarında da faaliyet dışı karların, yani finans piyasalarından kaynaklanan gelirlerin payı  küçümsenmeyecek kadar önemlidir. Özetle, rantiye diye farklı bir sınıf yoktur, sanayi ve finans sermayeleri iç içe geçmiş durumdadır ve finans kapital, metaların ve hizmetlerin üretim süreçleri içersinde emek gücü tarafından yaratılan artı değerin yalnızca bir kısmıdır.

Bu piyasalarda çalışan kadrolar, gerçek dünyadan oldukça izole bir biçimde yaşar, tabir yerindeyse borsalarla yatıp; yine borsalarla kalkarlar. Yaptıkları işin gerek fiilen iş başı sırasında fakat gerekse özel yaşamlarında zamanlarını büyük ölçüde yutuyor olduğunun farkında bile değildirler. Gerçekten de özel yaşamlarında, sohbetlerinde bile dönüp, dolaşıp geldikleri mesele yine aynıdır: “Hangi kağıtlara yatırım yapmalı? Dolar’ın teknik analizi ne gösteriyor? Hazinenin, bu hafta açacağı ihaleleye gelen teklifler acaba nasıl olur?....vb” Okumaya ayırabildikleri zaman genellikle yok denecek kadar azdır, günlük gazetelerde ise ilk açtıkları sayfa ekonomi sayfasıdır. Finans sektörünün uzman düzeyindeki emekçilerinin,              -harcadıkları yoğun enerjiyi, konu özelindeli entellektüel birikimi eksiksiz bir biçimde yerine koyabilsinler diye ve bugün için yetişmiş iş gücü ihtiyacının henüz  “fazlasıyla” karşılanmamış olması dolayısıyla piyasa ortalamasının oldukça üzerinde olan ücretler karşılığında çalıştırıldıkları için- yaşam standartları da yüksektir. Kış tatillerinde Fransız Alp’lerine kayağa gitmek ya da kışın ortasında Maldiv adalarında tatil yapmak, stres atmak için kapalı havuzlu bir kulübe üye olmak sıkça rastlanılan durumlar olmasa bile şaşırtıcı manzaralar da değildir.

 

Finans piyasalarında çalışanlar, olayları derinlemesine görme yetilerini süreç içersinde adım adım kaybeder ve her durumu, takip ettikleri portföylerin kar ya da zararına göre analiz etmeye başlarlar. Örneğin kanlı bir savaş, ya da binlerce kişinin ölümüne yol açmış korkunç bir sel felaketi, her hangi bir ülkede ekonominin Arjantin’deki gibi can çekişme noktasına gelmesi, ya da X şirketinin yeniden yapılanma adı altında yüzlerce işçiyi işten çıkarması onlar için, -ilk andaki ve çok kısa süren humanist duygulanmayı saymazsak- sadece yatırım analizi ve risk değerlendirme işinin bir parçasıdır. Hatta, işçi örgütlenmesinin güçlü olduğu şirketler borsa uzmanları tarafından “tehlikeli” ve “girilmemesi gereken” kağıtlar olarak tanımlanır. Çünkü işçilerin güçlü olması, onlar açısından yalnızca karların azalacağı, hisse senedinin de değer kaybedeceği anlamına gelir.

 

Fakat aynı piyasalar, daha yeteneklisi, biraz daha iyi eğitim almışı bulunduğunda bu insanların çarçabuk harcanıverdiği ortamlardır aynı zamanda. Bu özellik, finans piyasaları  patronlarının kapitalist sistemdeki klasik bir işverenden gerçekte hiç bir farkının olmadığının net bir şekilde görülmesine yardım eder. Bu bağlamda, tıpkı finans patronlarının sermaye sınıfından ayrı düşünülemeyeceği gibi gibi finans emekçilerinin de işçi sınıfına dahil olduğunun göz ardı edilmemesi ve iş yaşamı içinde yaşadıkları yabancılaşmaya karşın bu kadroların da sınıf mücadelesine katılmalarının sağlanması son derece önemlidir. Hizmet sektörleri ve iletişim teknolojilerindeki hızlı gelişmeler, eğitim alanının, sermayenin ihtiyaç duyduğu emek gücü biçimine göre şekillenmesi ve böylece yetişmiş işgücü eksikliği hissedilen alanlarda yedek iş gücü ordularının oluşturulması sonucunda emeğin -geçici olarak- elitleştirildiği finans sektöründe de bağımsız bir politik örgütlenme ihtiyacı kendini yakıcı bir biçimde hissettirecektir.

 

GAYE YILMAZ

Ocak, 2004