mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu


Sermayenin Küreselleşmesi ve Bölgesel, Küresel Anlaşmalar

Yazar: Gaye Yılmaz
Türkiye MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu Sözcüsü
Not: Bu yazı Açık Sayfa Dergisinde yayınlanmıştır


Nasıl “Çağdaşlaştık” ?

Küreselleşme olgusu egemen sermaye önderliğinde, hedefine bir sırtlan gibi sessiz, sabırlı ve ağır adımlarla yaklaşırken, dünya halkları başlarına gelecekleri tahmin etmekten bile yoksundu. Türkiye özelinde ele alacak olursak, kendimizi bir anda “çağdaşlaşmış” (?) bulduğumuzu söyleyebiliriz. “Çay içermisiniz?” sorusuna “eğer çay bardağınız varsa, evet” dediğimizde, ya da “bir kahve rica edeyim” talebimize “capuccino mu, yoksa Nescafe mi?” cevabını aldığımızda, mağaza ve dükkan isimlerinin artık ana dilimizden değil, dünya dillerinden seçildiğine tanık olduğumuzda, yerli sandığımız firmaların neredeyse hepsinin yabancı bir zengin ülkenin ünlü bir firması ile ortak olduğunu anladığımızda ise atı alan Üsküdar’ı geçmiş, geleneklerimiz, alışkanlıklarımız, kültür kavramını oluşturan tüm öğeler alt üst edilmişti. Kuşkusuz, söz konusu harekat sadece bu kadarla sınırlı kalamazdı. Küçük semt lokantalarının yerini FAST FOOD kültürü aldı, ananevi Türk mutfağı unutulmaya yüz tutarken, kadınların onurunu okşamayı da ihmal etmediler. “Kadın, ancak çalışma yaşamında özgürdür evinde ise rahat ettirilmelidir” söyleminden yola çıkarak “aile yaşamının yüklerinin kadın ve erkek arasında eşit olarak paylaşılması” ilkesi yerine çözümü, ev dışında tüketmek olarak sunan sistem küçük birer şehir özelliği taşıyan alış-veriş merkezleri ile giderek daha büyük adımlar atmaya başladı. Biz, tüketenler ise mutluyduk, otomobilimize sorunsuz bir şekilde park imkanı sunan, gece yarısı bile açık tutularak hizmette sınır tanımadığını ispat eden, yemek, sinema, alış veriş, banka, kreş gibi daha pek çok avantajı sağlayan bu yenilikleri sorgulama gereği bile duymadık. Örneğin, park olanağı sunulmasını sanki büyük bir iyilik gibi algılamak yerine, bu özel otomobil merakının nereden kaynaklandığını, , parası olanın otomobile sahip olmasının neden gerçek özgürlükmüş gibi sunulduğunu, insana yakışır toplu taşıma sistemlerine neden itibar edilmediğini hiç sormadık. Radyo kültürünün yerini Televizyon, sinemanın yerini CİNE5, aile ve dost muhabbetlerinin yerini ise İnternet aldı. İnsanlar yalnızlaştırıldı, bireyselleştirildi ve Sosyoloji biliminin temelini teşkil eden “İnsan toplumsal bir varlıktır” ilkesi tümüyle unutturuldu. “Gençler özgürleşmeli” denerek, 18 yaşını aşanların aileden ayrılması, “yazlık” bir ihtiyaçtır söylemi ile ikinci konutların yaşamımıza empoze edilmesi, gelin-kaynana sorunları abartılarak yaşlıların hayatlarında en çok ilgiye gereksinim duydukları bir dönemde yalnızlığa terk edilmesinin ardında hep aynı niyet gizliydi: Daha çok ve daha çok tüketim.

Önce, MİGROS girdi yaşantımıza ucuz fiyat skalası, hızlı ve “doğrudan tüketiciye” hizmet (Mahalleleri dolaşan MİGROS Kamyonları)anlayışı ile, kolayımıza geldi büyük bir marketten alış veriş etmek ve “ihtiyaç” kavramını unutarak, ihtiyaç olmayan ürünü de satın almak. İlk dönemde bu mağazanın fiyatları gerçekten daha ucuz, ürünleri de yeterince kaliteliydi. Derken, MİGROS’lar büyüdü, önce MM, ardından MMM haline geldi. İsviçre kökenli bir dünya marketler zinciri olan MİGROS, Türkiye pazarında yalnız bırakılamazdı ve 90’lı yıllarda Alman orijinli METRO, Fransız kökenli CAREFOURRE VE CONTİNENT’in de ülkemiz pazarlarında egemen olmaya başladığını gördük. İşte bu noktada marketler artık yaşamımızın vazgeçilmez birer parçası haline gelmişti.

Fakat bu muazzam planda bir sorun vardı. Tüketimin arttırılması için toplumların gelir düzeylerinin de artması gerekiyordu. Oysa kitlelerin gelir düzeyinin artması demek, kapitalist sistemin en temel hedefi olan “kar maximizasyonu” hedefinden ayrılmayı gerektirecekti. Sanayii sermayesinin elinde bulunan Finans ve Bankacılık sistemi “Kredi kartları” mekanizması ile bu soruna da bir çıkış yolu buldu. Ve insanlar borçlu yaşamaya alıştırıldı. Alışverişte kolaylık, sürat, devrim adı altında ATM’ler, Visa Card’lar girdi yaşamımıza. Artık, cebimizdeki paraya göre alış veriş etmek zorunda değildik. Demek ki çok daha fazlasını satın alabilirdik. Tam bir tüketim çılgınlığı başladı, başlatıldı. Sosyal statülerimiz, ne kadar tükettiğimize bakılarak belirlenmeye başlandı. Dünya markaları ise statülerimizi daha da yükselten, toplumdaki saygınlığımızı arttıran birer unsur haline geldi. Bu süreçte en çok kullanılan kesim ise çocuklar ve gençler oldu. Kişilikleri gelişmemiş grupların beyinlerini işgal eden sistem, çocukların ve gençlerin birbirlerinden görerek kıskanmalarını bile hesapladı ve bunu kullandı. Tüketimi teşvik etmek için “Promosyon”, “Hediye” çılgınlığı dönemi başlatıldı. Büyük Şirketler, ürünlerini tanıtabilmek için tüm duygusal ve nostaljik anları fırsat bildiler. Bizler yine mutluyduk. Eskiden sadece doğum günü ve evlilik günümüzü kutlarken, nişan günü, söz günü, ilk tanışma günü, yıl başı, bayram, sevgililer günü, anneler-babalar günü, ilk işe başlama günü, işe başlamanın birinci, ikinci, .... yıldönümü ve derken bu olay artık başlı başına bir sektör haline geldiğinde ise “Hediye Fuarları” başlatıldı. “Tüketiyorduk, o halde VARDIK”

Bu çılgın süreçte, neyin ihtiyaç, neyin empoze olduğunu sorgulamayı da unuttuk. Onlarca TV kanalında günde yüzlerce kez izlediğimiz reklamlar doğrularımızı “yanlış”, önceliklerimizi önemsiz yaptı. Ürünleri sadece markaları ile anar hale geldik. Deterjan yerine ALO, OMO, ARİEL, PERSİL derken, tuvalet kağıdı yerine SELPAK, SOLO, dondurma yerine ALGİDA, MAGNUM, MARX gibi marka isimlerini kullanmaya başladık. Bu sırada, kendimizce ürünü tanımlıyorduk. O, güzelim mendillerimiz artık çekmeceleri beklerken, bir kez kullanıp attığımız kağıt mendil, kağıt peçetelerin evrensel maliyetini (Ormanlar ?, Ekolojik denge ?)bile hesaba katmadık.

Bu arada, Hükümetlerimiz çok önemli küresel anlaşmalara imza atmakla meşguldüler ve bizleri bilgilendirme gereği de duymuyorlardı. Tersine müzakereler olabildiğince gizli yürütülüyor, kararlar el çabukluğu ile alınıyordu. Öyle ki Türkiye’de yaşayan insanlar

1973-1979 yılları arasında yapılan “Tokyo Round” adı verilen anlaşmalar turunu bile hiç duymadılar. Oysa bu bir dizi anlaşma ile yukarıda sayılan gelişmeler arasında muazzam bir ilişki bulunuyordu. Gelişmiş 7 ülke, az gelişmiş ülkelerden ithalat engellerini kaldırmalarını, piyasalarını yabancı tekellere açık hale getirmelerini, tarıma verdikleri destekleri azaltmalarını ve kamunun ekonomik alandan çekilmesi için gerekli adımları atmalarını istemiş ve imzalattıkları çeşitli anlaşmalar ile istediğini elde etmişti. Zaten “24 Ocak 1980” olarak tarihimize geçen ve 20 yıl sonra bugün bile yaşamlarımızı etkilemeye devam eden ekonomik kararlar dizisi de Tokyo raundunun uyum yasasından başka bir şey değildi. 24 Ocak kararları ile birlikte Türk parasını koruma kanunu kaldırıldı, madencilik ve yabancı sermayeyi teşvik yasaları çıkarıldı ve ithal ikameci ekonomik sistemden vaz geçilerek, yalnızca ihracatı hedefleyen bir sistem egemen kılındı. Sözde ihracatı teşvik etmek için alınan vergi iadesi gibi önlemler sayesinde “köşe dönmeci” bir zihniyet toplumun tüm kesimlerine empoze edildi, hayali ihracatçılar mantar gibi türedi.

Kamu işletmelerinde rüşvet ve yolsuzluk olaylarının tırmanması da aynı döneme rastlıyor. Çökertme planının en önemli parçası Devlete ait işletmelerin verimsizleştirilmesi ve böylece özelleştirmeye gerekli zeminin oluşturulmasıydı. Bunu sağlamanın en ideal yolu olarak da çeşitli kademelerde görev yapan bürokratlara rüşvet yedirerek arzu edilen kötü yönetimi gerçekleştirmelerini sağlamak seçildi. Önce, kamu kesimi çalışanlarının maaş zammı kısılarak yoksullaştırıldı, ardından da “rüşvet”, yaşamlarını devam ettirebilmelerinin tek yolu olarak gösterildi. Hizmet sektöründe, özel sektör çalışanlarına kamu hizmetindekilere oranla çok daha iyi çalışma koşulları ve ücretler sunularak toplum özelleştirmeye ısındırıldı. Bu beyin yıkama faaliyetinde en önemli unsur ise Medya ve Basın oldu.

1995 yılına gelindiğinde dünya sermayesi artık küresel bir anayasaya ihtiyaç duyuyordu ve önemli kurumlarından olan OECD-Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatına talimat vererek MAI-Çok Taraflı Yatırım Anlaşması müzakerelerine başlanmasını buyurdu. Artık zamanı gelmişti. Müzakereler büyük bir gizlilik içinde 2.5 yıl sürdürüldükten sonra, Fransız müzakere tarafının anlaşmayı kendi ulusunun çıkarları açısından çok tehlikeli bulması üzerine de önce Fransa kamu oyuna, ardından da dünya toplumlarına sızdırıldı.

Fransız müzakereciyi rahatsız eden neydi ?

Bu soruya kısaca MAI’nin bütünü diyerek cevap vermek daha doğru olur. Çünkü, MAI’ye göre ulus ötesi şirketler yerli şirketlerden daha geniş hak ve avantajlara sahip olacak, yatırım yaptıkları ülkeye teknoloji götürmek, bu ülkelerde istihdam yaratmak, yerli girdi kullanmak ya da ihracatı arttırmak zorunda olmayacaklardı. Ayrıca yine bu küresel anayasaya göre yatırımlardan kaynaklanan tüm uyuşmazlıklar uluslar arası Hakem mekanizmasında çözülecek ve Ulus Devletlerin yabancı şirketleri Tahkim’de dava etmeleri ise mümkün olmayacaktı. Yine bu anlaşmaya göre Devletin, toplumdan yana her türlü girişimi kamulaştırma olarak addedilmekte ve tahkim aracılığı ile tazminat gerekçesi olabilmekteydi. Yabancı şirketler gittikleri ülkede istihdam yaratmak zorunda değildi, zaten buna ihtiyaç da olmayacaktı. Çünkü anlaşmaya konan “kilit personel” hükmü ile dünyanın istedikleri bir yerinden eleman getirebilme özgürlüğü elde edeceklerdi.

Ve 14 Ekim 1998 tarihinde Fransa Başbakanı Jospin, bu kadar kapsamlı bir anlaşmanın sadece 29 ülke arasında görüşülmesinin haksızlık olacağını, bu nedenle anlaşmanın WTO-Dünya Ticaret Örgütün taşınmasının daha doğru olacağını ileri sürerek müzakerelerden çekildiğini açıkladı. OECD’nin tüzüğüne göre üye ülkelerden bir tanesinin bile müzakerelerden çekilmesi, bir anlaşmanın imzalanmasında engel teşkil ettiği için 3 Aralık 1998 tarihinde OECD-MAI müzakerelerine son verildi.

Sermayenin tüm kurumları (Avrupa Komisyonu, Uluslar arası Ticaret Odası, Avrupa İşverenler Konfederasyonu, Amerika İşveren Örgütleri Koalisyonu) 3.5 yıllık emeğin boşa harcanmaması gerektiği ve hiçbir yumuşama olmaksızın anlaşmanın WTO’ya aktarılması konularında mutabıktılar. Uluslar arası sendikal hareketin sözcüleri olan ICFTU-Dünya Sendikalar Konfederasyonu ile ETUC-Avrupa Sendikalar Konfederasyonunun konuya yaklaşımı ise oldukça ilginçti. MAI anlaşmasına emek ve çevre ile ilgili hükümlerin de konmasını talep ediyordu bu iki örgüt. Oysa anlaşmayı biraz dikkatle incelemiş olsalardı asıl hedefin emek ve doğal kaynakların sınırsız sömürüsü olduğunu görebileceklerdi. Kısaca bu iki sömürünün engellenmesi anlaşmayı gereksizleştirecek bir durum yaratacaktı ve tabii ki düşünülemezdi.

Diğer yandan anlaşmanın taşınması planlanan platform WTO, bu yeni duruma oldukça hazırdı. Zaten daha 1996 yılında WTO içersinde MIA- Çok Taraflı Yatırım Anlaşmaları çalışma grubu adı altında bir yedek kuvvet görevlendirilmiş, bu grup OECD’deki tüm çalışmaları izlemiş ve buna paralel çalışmalar yapmıştı. WTO’nun Nisan 1999 tarihine kadar dönem Başkanlığını yürüten Renato Ruggerio ise bu tip bir liberalizasyon girişimi konusunda biçilmiş kaftandı. MAI sürecinin WTO’ya yönelmesinden güç alan Ruggerio, Mart 1999 tarihinde yaptığı bir açıklamada dünya yatırım ve ticaretinin artık tek bir dünya hükümeti eliyle yürütülmesi gerektiği ve bu Hükümetin de WTO çatısı altında kurulacağını söylemeye kadar vardırdı işi.

Ve sonunda beklenen karar verildi, dünya ekonomisinin tümden serbest piyasa koşullarına geçirilmesi için yapılacak anlaşmalar turunun adı “Millenium Round” olarak belirlenirken tarih olarak 30 Kasım-3 Aralık yer olarak ta ABD’nin Seattle kenti seçildi. Dünya MAI karşıtları karşılarında bir anda 8 maddelik bir gündem buldular. Ormanların özelleştirilmesi, tarımdaki tüm destek ve subvansiyonların kaldırılması, tarım dışı sanayi ürünlerine uygulanan gümrüklere son verilmesi, kamu yönetimindeki hizmetler sektörünün özel sektöre aktarılması, rekabet önündeki engellerin ya da başka bir deyişle Devletlerin toplum yararına aldığı önlemlerin kaldırılması, internet üzerinden gerçekleştirilen ticaretin ve toplam tüketimin yaygınlaştırılması, yatırımların (MAI ile ilgili madde) WTO kapsamına dahil edilmesi işte bu gündemin belli başlı maddelerini oluşturuyordu.

Aynı dönemde Türkiye çeşitli politik sınavlardan geçmekte, yeni Hükümet arayışları arasında bocalamaktaydı. 18 Nisan tarihinde yapılan genel seçimler sonucunda iş başına gelen yeni koalisyon Hükümeti, millenium raundun uyum yasalarını çıkarma konusunda büyük bir uzlaşma göstererek bütün adımları aynı anda atma kararlılığını gösterdi. Hükümet halihazırda bir yandan Sosyal Güvenlik reformu adı altında yıl sonu toplantısının hizmet sektörü ile ilgili maddesine yol açarken, bir yandan uluslar arası tahkim ve anayasa değişiklikleri ile özelleştirmeyi anayasal bir kurum haline getirmenin önünü açmaya çalışıyor, gümrük yasa tasarısı ile GATT sürecinde taahhüt edilmiş sözlerini ( sanayide uygulanan gümrük vergilerini kaldırmak ve gümrüklerdeki kontrolleri azaltmak) yerine getirmeye çalışırken, diğer taraftan da orman yasası ile tarım reformu yasa tasarılarının hazırlıklarını müjdeliyor. IMF, elinde kredi kozu ile beklerken kredi anlaşmasını yıl sonundan önce (acaba neden yıl sonunu bekliyor, sakın millenium raundda Türkiye’nin takınacağı tutumu izlemek için olmasın ?) imzalamayacağını da belirtiyor. TÜSİAD, TİSK, MESS gibi işveren örgütlerimiz özellikle tahkim yasasına büyük bir destek veriyor, İMKB yatırımcıları da portföylerini tahkimin onaylanıp; onaylanmayacağı senaryolarına göre değiştiriyor.

Bu arada uluslar arası tahkim konusunda onlarca spekülasyon kulaktan kulağa yayılıyor. Kapitülasyonlar geri mi geliyor?, yoksa yeni bir Sevr mi imzalanıyor ?, Ulusal Egemenlik ?, Canım, egemenlikten biraz vazgeçmekle bir şey olmaz, ucunda çağdaşlaşma var nasıl olsa, Anayasa değişmesin ama uluslar arası tahkimi kabul etmek zorundayız, Tahkim yoksa para da yok, Danıştay’a dokunmayın gelin tahkimde anlaşalım, tahkim toplumun savunma hakkını elinden almaz nasıl olsa “tenfiz” var, ve daha niceleri.

Tenfizi incelediğimizde, 2675 sayı ve 20.5.1982 tarihli Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku hakkında Kanunun 43-45. maddeleri ile karşılaşıyoruz. 43. Maddeye göre kesinleşmiş ve icra kabiliyeti kazanmış yabancı hakem kararları hakkında asliye mahkemesine verilecek bir dilekçe ile tenfiz isteminde bulunulabiliyor. İstemi inceleyen mahkeme, hakem kararı genel ahlaka veya kamu düzenine aykırı olduğu, hakem kararına konu uyuşmazlığın Türk kanunlarına göre tahkim yoluyla çözümü mümkün olmayan bir konuya ilişkin olduğunda istemi reddediyor. (m.45) (1)Kısaca belirtmek gerekirse tenfizin uygulama alanı öylesine dar ki , bugüne kadar uluslar arası arenada yaşanan tahkim kararlarının hiç birinin bu kapsama girmediğini görüyoruz.

Ayrıca, Türkiye’nin de taraf olduğu ICSID sözleşmesinin 54. Maddesinde “ Her üye ülke bu sözleşmeye uygun olarak verilmiş her kararı bağlayıcı kabul edecek ve kararın parasal yükümlülüklerini kendi sınırları içinde kendi devlet mahkemesinin nihai bir kararı gibi yerine getirecektir.”hükmü yer almaktadır(1).

Diğer yandan tahkimin, hukukun bir kurumu olduğunu iddia eden ve uluslar arası tahkimi savunan kişiler bile kendi eserlerinde tahkim mekanizmasını “ Uluslar arası ticaret camiası, milli ve milletlerarası kanun koyucularını zorlamış ve hukuki bakımdan uluslar arası tahkimin gelişmesini sağlamıştır” şeklinde tanımlıyorlar ( Prof.Dr. Cemal Şanlı- Uluslar arası Ticari Akitlerin Hazırlanması ve Uyuşmazlıkların Çözüm Yolları –sf.236) Bu cümlede her nekadar açıkça ifade edilmemiş olsa da uluslar arası ticaret camiası diyerek gelişmiş ülkelerin dış politikalarına yön verme yeteneğine sahip, uluslar arası tekel konumundaki şirketlerdir(1).

Zaten Hindistan’ın Türkiye’yi WTO-Tahkim mekanizmasına (ICSID)şikayeti ile başlayıp, tahkimin 31 Mayıs 1999 tarihinde Türkiye’yi suçlu bulması ile son bulan uyuşmazlık sonrasında da işsiz kalacak on binlerce tekstil işçisinin uğrayacağı zararı telafi etme ve tahkim tarafından alınan kararı durdurma yolunda hiçbir girişimde bulunulamadığı da apaçık ortadadır.

Ayrıca, hormonlu et davasında vatandaşlarının sağlığını korumaya çalışan Avrupa Birliğini bile mahkum eden bir anlayış nasıl bir “hukuk” muş gibi dayatılabilir. Anayasasında tahkim müessesesine yer vermeyen Amerika bile NAFTA’nın tahkim mekanizması ICSID’de çeşitli davalardan halen yargılanmakta ve alınan kararları kendi hukuk sistemi içinde tartışamamaktadır.

Ancak dünya sermayesi tüm kurumları ile dayatmakta ve istediğine ulaşmak için her yolu deneyebilmektedir. Öyle ki bugün Amerika’lı hukukçular 1994 yılında ABD, Kanada ve Meksika arasında imzalanan NAFTA-Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşmasını ülke çapında tartışmaya açmış bulunmaktadırlar. NAFTA karşıtı hukukçular Amerikan hukuk literatüründe anlaşma (agreement) ve andlaşma(treaty)nın farklı iki kavram olduğunu, NAFTA’nın isim olarak bir anlaşma(agreement) olmasına rağmen kapsam ve içerik olarak tamamen bir andlaşma (treaty) olduğunu, Amerikan anayasasına göre andlaşmaların temsilciler meclisi ve senatonun 2/3 oy çoğunluğu ile geçmesi gerektiğini, oysa NAFTA’nın sadece adı “anlaşma” konmak suretiyle her iki meclisten de salt çoğunlukla geçirilerek anayasanın ihlal edildiğini ileri sürmektedirler. Clinton kabinesi ise, NAFTA’nın adına bakılması (North America Free Trade Agreement) gerektiğini savunmaktadır.

Bu arada, eskiden beri kabul edildiği için savunulan devletlerarası anlaşmalarda tahkim konusu da Türkiye’deki hukukçuların gündemine alınması gereken bir konu olarak çıkıyor karşımıza. Anayasa gereği ulusal hukuktan üstün sayılan ve Danıştay ön denetiminin söz konusu olmadığı bu anlaşmalar , içinde bulunulan dönemde büyük bir tehlike arz etmekte, bu tehlikenin örnekleri ise dünyada yaşanmaktadır. Temmuz ayı içersinde ABD ve G.Kore arasında tamamen MAI hükümlerinden oluşan bir devletlerarası (BIT) prototip anlaşmanın hazırlıklarının bitirildiği öğrenilmiştir. 23 Haziran 1999 tarihinde OECD’de yapılan bir toplantıda söz alan ABD’li müzakere tarafı da ülkesinin MAI anlaşmasını bundan sonra devletlerarası anlaşmalarla uygulama yönünde hazırlıkları olduğunu duyurmuştur.

Küreselleşmenin ulaştığı aşamayı ve toplumların karşı karşıya bulunduğu tehlikeyi gören tüm kesimlerin önce kendilerini ardından da çevrelerini eğitmeleri, bilinçlendirmeleri gereken bir dönemden geçiyor dünya. Geçen 20 yıllık süreç ise , önümüzdeki döneme ayna tutuyor.

 

1985 yılında en zengin ülkedeki fert başına gelir en yoksul ülkedeki fert başına gelirin 88 katıydı. 1995 yılında ise bu fark tam 288 kata ulaştı. En yoksul 34 ülkenin 29’u Afrika kıtasında. Ne gariptir ki dünyanın en zengin altın yatakları da bu kıtada.

(1) Avukat Gökhan Candoğan’dan alıntı

 


sayfanın başına dön
[www.antimai.org] [bültenler] [haberler] [dağarcık] [yayınlar] [iletişim]