Bu yazının derginizde yayımlandığı tarihte Sosyal Güvenlik Sistemimizin temelindeki
son taşlar da yerinden oynatılmış olacak. Patent yasası adı altında Ulus ötesi
ilaç tekellerine tanınan ayrıcalıklar, ilaç arzının %70’ini tüketen SSK,
Bağ-Kur ve Emekli Sandığının içinde bulunduğu ekonomik açmazlar, hızla artan
ilaç fiyatları ile daha da derinleşecek ve bu kurumlar temel işlevleri olan üyelerine
sağlık hizmeti verme fonksiyonundan tamamen vazgeçmek zorunda kalacaklardır. Bu yasa
ile, Sosyal Güvenlik Sistemimiz etrafında yıllardan beri özelleştirme çığlıkları
atan serbest piyasa ve ticari liberalizasyon yanlılarının emellerine ulaşmalarını
kolaylaştıracak ve milyonlarca emekçinin alın teri sonucunda oluşan, toplumun öz
malı olan bu sosyal güvenlik sistemleri bundan sonrasında finans piyasalarındaki
istikrarsızlığı gidermek ve bu piyasalara hizmet etmek amacı ile kullanılacaktır. Peki bu noktaya nasıl gelindi ?
24 Ocak 1980 tarihinde alınan “ekonomik tedbirler”, ülke işgücünü oluşturan
kesimlerin tümünün gayrı safi hasıladan aldıkları (GSMH) payı bilinçli olarak
düşürmüş, dolayısıyle sosyal güvenlik kesintileri de otomatikman azalmıştır. Bu
gerilemeye ilaveten , sistemde biriken fonlar, yıllardan beri ülkeyi yönetenlerce hemen
hemen (0) faizle sosyal güvenlik amacının tamamen dışında kullanılmıştır.
Ülkedeki ekonomik sistemin giderek makro plan ve programların dışına taşınması,
ekonomik hayattaki birçok denetimin kaldırılması, ekonomik faaliyetlerin yer altına
inmesine ve yatırımların yanlış sektörlerde yoğunlaşmasına neden olmuştur.
Kayıt dışı ekonomi olarak adlandırılan sektörlerce gerçekleştirilen faaliyetler
günümüzde ülkemizdeki toplam ekonomik aktivitenin %50’sini aşar duruma gelmiştir.
Çalışanların tüm sosyal güvencelerini (SSK, Sendika gibi) yok sayan bu ekonomik
yapılanma, verginin de alınamamasi yüzünden Devleti giderek derinleşen bir çıkmaza
sürüklemiş, siyasi iktidarlarin sorumsuz yönetim anlayışı sonucunda da bugün
içinde bulundugumuz iç ve dış borç sarmalının oluşmasına büyük bir katkıda
bulunmuştur. Ülke nüfusunun ortalama yaşı çok genç oldugu halde, sosyal güvenlik
sisteminin bu günkü duruma gelmesinin yapısal ve son derece somut verileri ortada
dururken, bu yükü de emekçinin sırtına yüklemek ancak liberal ekonominin hız
kazanması isteği ile yanıp tutuşan anlayışlarla açıklanabilir.
Aslında bu sorunun yanıtını tam hakkı ile verebilmek ve konuyu daha iyi anlayabilmek
için, hemen hemen aynı sorunla karşı karşıya bulunan Avrupa sistemine göz atmamız
ve orada yaşanan oyunları görmemiz gerekiyor. Ancak böylesi bir yaklaşım
sonrasında, başımıza gelenlerin bir “acı kader” olmadığını, her şeyin
yıllar öncesinden planlanarak bugüne taşındığını ve “küreselleşme” denen
olgunun temelini, gerekçe ve politikaları ile saptamamız mümkün olabilecektir.
Önce kısaca Avrupa’daki
gelişmeleri irdeleyelim.
2. Dünya savaşi bitiminde yerle bir olan Avrupa ekonomisi, savaş sonrasi pazarlık
masasına çok zayıf, güçsüz ve iktidarsız bir şekilde oturdu. Zaten, toplantı
Avrupa’nın nasıl yeniden imar edileceği konusunda düzenlendigi halde, seçilen yerin
ABD’nin Bretton Woods kasabası olması bile sonucun daha en baştan belirlendiğinin
işaretiydi. Sonuç: İngiliz iktisatçı Keynes tarafindan hazırlanan ve sosyal devlete
ağırlık veren plan yerine, ABD’nin White Plani kabul edildi. Bu plan çerçevesinde,
o tarihte ve hatta bugün bile dünyadaki altın stoklarının en büyük bölümünü
elinde tutan ABD’nin para birimi olan dolar ($) ile altın birbirine endekslendi ve IMF
ile Dünya Bankası gibi yıllardan beri az gelişmiş ekonomileri pençesinde tutan 2
mali kurum oluşturuldu. Tüzükleri incelendiğinde son derece “ulvi” amaçlar için
kurulduğu zannedilecek bu iki mali kuruluş son elli yıldır zengini daha zengin,
yoksulu daha yoksul ve bağımlı hale getirme konusunda olağan üstü başarılar elde
etti. Bu bağlamda akla gelebilecek tek soru; bu tuzağa nasıl olup ta Avrupa
Devletlerinin düşmediği olabilir ..
Bu dayatmanın Avrupa’da kısa dönem öncesine kadar hayata geçirilememesinin nedeni ,
Avrupa İşçi Sınıfı ve onun tarihsel kazanımlarıdır. Tarihsel kazanımların
yanında kıtanın, bir diğer özelliği de 55 yıl öncesi paylaşım pazarlıkları
sırasında alternatif siyasi-ekonomik düzenin savunucusu ve uygulayıcısı olan
Sosyalist Bloğun hemen yanı başında olmasıydı. Avrupa ülkeleri toplumlarının
sosyalizm gibi bir sistem değişikliğine yönelmemesi ancak köklü bir burjuva
demokrasisi ve gelişmiş bir sosyal devlet anlayışı ile mümkündü. İşte bu uğurda
“gerektiği kadar ve gerektiği sürece demokrasi” ilkesinden yola çıkan dünya
egemen sermayesi, Avrupa’daki ulus devletlerin ekonomilerinin güçlenmesine - kendi
kontrol ve denetimleri altında - izin verdi. Ve Avrupa toplumu, kazanımlarından son
derece hoşnut, Berlin duvarı gerisindeki yaşamı merak etmeksizin ve bu demokrasiyi hak
ettiklerine inanarak, git gide dünyadan soyutlandı. Bu süreçte Avrupa hızla
geliştirilerek ulusötesi sermaye için önemli bir “pazar“ haline getirildi, daha da
önemlisi Kapitalizm tüm kurum ve yapıları ile Avrupa toplumuna tam olarak
benimsettirildi.
Avrupa kökenli sermaye grupları, bu çok önemli hayati kazanımı garanti altına
alırken bir yandan da oyunun ikinci perdesini büyük bir sabırla sahneye koymaya
başladı. Avrupa Ekonomik Birliği neredeyse 40 yıl gibi çok uzun bir süreçte
oluşturuldu ve bu sürecin son 20 yılında adım adım hayata geçirildi. Ekonomik
entegrasyon adı verilen bu girişim ile asıl hedeflenen, küreselleşmeye geçiş yapan
sermayenin Avrupa ulus devletleri üzerindeki yetki ve yaptırımlarını arttırmak
olduğu halde ve Avrupa Toplumuna ,ABD sermayesinin dünyadaki gücü ve egemenliği
karşısında bir alternatif güç odağı haline gelmenin zorunluluğu söylemiyle
sunulmaktadır. Bu süreçte Avrupa toplumlarını, bu birliğin oluşturulması ve
gerekliliği yönünde ikna edebilmek için çeşitli argümanlarla bütün yollar
denenmiştir. Avrupa sermayesi Dünya pazarlarındaki payını artırmak, üretim
maliyetlerini düşürmek ve kar marjlarını yükseltmek için, emek yoğun
yatırımlarını ‘’dünyanın ucuz emek cennetlerine’’ taşıdılar. Bunu
yaparken de kendi ülkelerindeki işsizliği arttırarak emeğin ucuzlamasını,
örgütsüzleşmesini ve prim girdileri azalan sosyal güvenlik sisteminin
zayıflamasını sağladılar.
Bugün Avrupa’daki sosyal devlet ve demokratik yapı artık misyonunu tamamlamış gibi
görünüyor. Özellikle son 10 yıldır, liberal lobi, kıtadaki sosyal devlet
anlayışının iflas ettiği, genç kuşağın, bir türlü ölmek bilmeyen yaşlı
kuşak tarafından sömürüldüğü ve Avrupa ülkelerindeki Sosyal Güvenlik
Sistemlerinin acilen özelleştirilerek, Avrupa Borsalarına kanalize edilmesinin ne kadar
zorunlu olduğu söylemlerini her geçen gün daha da arttırıyor. Bu liberal lobi
savını güçlendirmek için makul gerekçeler yaratıyor, sosyal demokratları yanına
çekiyor ve medyayı da yönlendiriyor.
Financial Times‘ın Nisan 1998 sayısının kapağında kocaman puntolar ile bir
başlık : “Avrupa’daki X kuşağı (35 yaşın altındaki çalışan kesim)
geleceğinden endişe duyduğu için Avrupa Borsalarına saldırdı.”
Bu haberi yorumlayabilmek için, Avrupa toplumunun geleneksel tasarruf-yatırım
kültürüne kısaca değinmekte yarar var. Kıtada yaşayan halkların tasarruf ve
yatırım anlayışı, ekonomi ve ticaret kültürü çok eski yıllara dayanan Alman
ekolünün etkisi altındadır. Bu ülkenin liderliğinin bir nedeni de dünya ticaretinin
duayeni olarak bilinen yahudi toplumu ile uzun yıllar boyunca iç içe yaşamış
olmasından kaynaklanmaktadır. Alman ekonomisi, Banka Mevduat sistemi ile güçlenmiş,
temellerini bu yapı üzerine inşa etmiştir. Bu nedenle Avrupa toplumları riskli menkul
kıymetlere sıcak bakmaz ve yine bu nedenle Roma, Madrid, Brüksel , Bonn v.b.
borsaların kapanış endexlerini pek duymayız. Kuşkusuz, Avrupa’da da bilinen,
şöhret olmuş bir iki borsa bulunmaktadır. Örneğin dünya mal piyasaları ticaretine
ev sahipliği (tahıl, metal ve endüstriyel ürün borsaları gibi), yapan Londra
Borsası ya da dünya altın stoklarının kasası konumunda olan Zürih borsası gibi.
Menkul kıymet Borsaları, ya da başka bir deyişle sermaye piyasaları iki temel unsurla
ayakta durabilmektedir.
1) Küçük yatırımcıların Borsaya olan ilgisini kışkırtmak ve
2) Finans piyasalarındaki enstrüman sayısını sürekli çoğaltmak
“çeşitlendirmek”.
İşte bu yüzden , Avrupa’daki Sosyal Güvenlik Sistemi
özelleştirilmeden önce Avrupa halklarının borsalara ısındırılmaları zorunluluğu
vardır. Bunun için , emek sınıfının da zaman zaman alet edildiğine tanık
olmaktayız. İşçilerin fabrikaya ortak edilmesi , hisse sahibi yapılması boşuna
değildir. Hisse senedi satın almaya ikna edemiyorsanız , hediye edersiniz .Zaten
birkaç zaman endeksi takip etse , hele birkaç kuruş da para kazansa işlem tamam.
Yukarıda sözünü ettiğimiz unsurları güçlendirme amacı ile atılan adımların en
önemlisi ise “Euro” yani tek bir Avrupa parası sürecidir. Euro ile hedeflenenler
alt alta yazıp toplandığında ortaya çıkan manzara şöyle :
* Para Birliğine üye olan ülkeler arasında kur farkı olmayacağından iç
finans piyasaları hareketlenecek
* Finans Piyasalarını birbirine bağlayan “TARGET” isimli yeni ödeme sistemi
ile birlikte piyasa çeşitliligi sağlanacak.
* Maastricht ile gelen kısıtlamalar çerçevesinde gerçekleştirilen ve devam
edecek olan Kamu Harcamaları ile ilgili kriterler işsizlik sigortası ve emeklilik
sistemlerinde kaynak sıkıntısı ve belirsizliğe yol açacak
Evet tam anlamı ile “bir taşla birkaç kuş”
hedefleniyor. Bir yandan Avrupa toplumlarının geleneksel yatırım, tasarruf
tercihlerini değiştirmeleri sağlanırken, diğer yandan da emek piyasaları
güvencesizleştirilerek, ucuzlatılmak isteniyor.
Peki küçük küçük milyonlarca yatırımcı, borsalara akın etse bundan kim
kazançlı çıkacak? Tabii ki borsada hisselerini halka arz eden sermaye sahipleri.
Kapitalist sistemin finans piyasaları konusundaki gerekçesi “yatırımlar için kaynak
sağlamak” şeklinde açıklanmaktadır. Oysa dünyadaki trend izlendiğinde, transferin
tam tersi bir yönde gerçekleştiği yani reel sektörden finans sektörüne önemli
paylar aktarıldığı görülmektedir. En somut gerçek ise , finans dünyasında
sirküle eden parasal büyüklüklerin dünya üretimini kat be kat geride bırakmış
olmasıdır. Bir görüşe göre , hiçbir değer ifade etmeyen , tamamen kaydi olan
finans kapital öylesine muazzam bir hacme ulaşmıştır ki, artık egemen sermayenin
para kazanma hırsından değil , bu kaydi varlığın sağladığı ,tüm dünyayı kendi
şirketi gibi görme ve tüm insanlığın yönetimini elinde bulundurma gücüne sahip
olma hırsından söz edilmektedir.
Analitik bir bakış açısı baz alındığında finans kapitalden korkulmaması
gerektiği düşüncesine bile ulaşılabilir. Evet , tamamen kaydi ve bir değer ifade
etmeyen bir parasal büyüklük. Ama bütün ipler dünya ekonomisine hakim “parasal
gücün” elinde olduğu için uygun zaman dilimlerinde ve kısmi olarak likide edilen bu
kaydi sermaye pek ala satın alma değeri ifade etmektedir. Bir an için finans
piyasalarındaki bütün yatırımların nakde dönüştürüldüğünü düşünecek
olduğumuzda ise bunun mümkün olmadığını görüyoruz. (Aksi taktirde finans sistemi
bütünüyle çöker).Değerlerin “kaydi” olarak ifade edilmesinin bir sebebi de
sıkça krize gereksinim duyan bu sistemde paraya dönmediğiniz (menkul kıymetlerinizi
satmadığınız)sürece ne kadar varlığa sahip olduğunuz konusunda bir kesinliğin
olmayışıdır. Bu piyasaların aktörlerince kar realizasyonu olarak adlandırılan
işlem de işte bu endişe ile yapılan satışlardan ibaretdir.
Küreselleşme olmasaydı ve paranın değersizleşmesi korkuları ile önce menkul
kıymetler kendi içinde ardından da her menkule dayalı olarak türetilen türev
piyasası enstrümanlarında çeşitlenmeye gidilmemiş olsaydı , egemen sermaye
grupları kendi ülke sınırlarına hapsolacak , kar realize ettikleri dönemlerde ise bu
muazzam büyüklükteki paraları ile baş başa kalacaklardı. Oysa bugün “emerging
markets” ya da türkçe adıyla “gelişmekte olan piyasalar” sistemin sigortası
işlevini görmektedirler. 1996 yılında dünyanın en çok kazandıran borsası olan
Polonya Borsası , 1997 yılında dünyanın en çok kaybettiren piyasası olarak tarihe
geçiyor. 1990'li ’yılların başından itibaren koskoca Asya kıtasını adeta
temelinden sarsan “Asya Kaplanları, Asya mucizesi” tıpkı bir balon gibi sönüyor
üstelik bölge ülkelerini 20 yıl önceki gelişmişlik düzeyine bölge toplumlarını
da beraberinde açlık ve yoksulluk sınırının altına sürükleyerek. Yer kürenin
efendisi , Finans kapital adım adım dünyayı dolaşıyor girdigi ülkeleri cehenneme
çeviriyor. Hiçbir riskleri yok . Dün Polonya , bugün Tayvan , Malezya, Endonezya , G
Kore ardından Rusya , yarın yoksul Güney Amerika , nasıl olsa dünya onların Şirketi
. Parayı bir amaç , kısa yoldan zengin olma ütopyasını tüm insanlığın ortak
hedefi haline getirmelerine sadece bir iki adım kaldı .
Mercedes Benz-Stuttgart Yönetim Kurulu Üyesi Dr.Kurt J. Lauk , 22 Mayıs 1998 günü
İstanbul’da katıldığı bir panelde Küreselleşmenin Nimetleri (!)ni anlattı.
“Küreselleşme hep yanlış algılandı , dünya doğrudan yatırımların yani sanayii
sermayesinin küreselleştiğini zannetti. Sanayilerimizi zaten yıllar önce
küreselleştirmiştik. Bizim asıl amacımız , finans sermayelerimizi sınırların
ötesine taşımak ve bu konuda önümüze çıkarılan Ulusal engelleri aşabilmektir. Bu
süreçte tabii fiziki yatırımlarımızı da ucuz emek cennetlerine taşımayı ihmal
etmiyoruz. Ama sermaye için en can alıcı konu , hisselerin Borsa fiyatlarıdır. Ve bu
konuda önümüzde duran en büyük sorun , dünyadaki sağlık ve emeklilik fonlarıdır.
Bir an önce bu sigorta sistemlerinin Borsalara aktarılması gerek , böylece hisse
senetlerimiz değer kazanacak, aktiflerimiz büyüyecek kısacası daha da
zenginleşeceğiz. “
(Bu söylemle inanılmaz derecede örtüşen bir diğer olay da Mayıs 1996 tarihinde
Türkiye’ye “deney aktarmak” üzere gelen Şili Çalışma Bakanı Jose Pinera’nin
Şili’deki Sosyal Güvenlik Sisteminin özelleştirilmesi ile ilgili söylemi ve
kendisine ev sahipliği yapan kurumun IMKB’de kayıtlı bir Menkul Kıymet Aracı
Şirketi olması , toplantının da IMKB salonlarında yapılmasıdır. )
Dr. J.Lauk sözlerine şöyle devam etti : “Fiziki yatırımlar karşısındaki en
önemli sorun da demokrasi ve sosyal devlet anlayışlarıdır. Küreselleşmeden en
karlı çıkan kesim Asya sermayesi oldu, neden ? Çünkü Asya’daki ülkeler
çoğunlukla diktatörlükle yönetiliyor. İşçilik çok ucuz , çocuk emeği
kullanabiliyorsunuz . Oysa biz Avrupa’da demokrasi ve toplumsal kaygıları dikkate
almak zorunda bırakılıyoruz.” Bu cümlelerden , özellikle Asya’da yaygın olarak
başlatılan “çocuk emeği karşıtı kampanya”nın gerçek sponsorlarını anlamak
mümkün.
Aslında , dünyamızda başlayan ülkemize de ulaşan “ekonomik krizi” de
deştiğimizde benzer görüntülerle karşılaşıyoruz. Yaşanan krizler sermaye
klikleri arasında yaşanan güç ve hakimiyet savaşlarından başka bir şey değil.
En büyüklerin Dünya Şirketi olma hedefinin bedelini küçük ve orta büyüklükte
olan sermaye grupları ödüyor. Ama asıl bedel ödeyen grup her zamanki gibi doğa ve
insan oluyor. Evet Asya Şirketleri boylarını aşan bir işe kalkışmış , büyük bir
suç işlemişti . Dünya ekonomisinin devlerinin Pazar payı ve dolayısıyla güçleri
büyük bir tehdit ile karşı karşıya bırakılmıştı. Oysa , Asya mucizesinin
yaratılmasında bu dünya devlerinin payı çok büyüktü. Çünkü Asya’daki
işsizliğin azalması , talebin ve bu dünyanın en kalabalık kıtasındaki pazarın
canlanması anlamına gelmekteydi. Alım gücü artan kitlelerin Asya Borsalarına alıcı
olarak girmesi ve yabanci yatirimcilar tarafindan daha önceden çok ucuza alinmiş
kiymetlerin çok yüksek bedellerle Asya’da kişkirtilan küçük yatirimcilara
satilmasi gerekiyordu. Ama bu süreçte bazı istenmedik gelişmelerin de önüne
geçilememişti. Asya Şirketlerinden bir kısmı , sınırlarının ötesine taşmış ,
Asya markaları birer birer dünya markası haline gelmeye başlamıştı. Apple ,
Commodor , IBM , NCR , Ford , Chrysler gibi batılı dev sanayiler Sony , Hytachi ,
Samsung , KIA , Hyundai gibi Asya devleri ile hem de küresel pazarda kapışmaya
başlamiştı. Asya devleri henüz küresel şirket olamadıklarının ayırdına
vardıklarında , bölgedeki KOBİ’ler çoktan iflas etmişlerdi . Ödeme , üretim ve
satış güçlüğü içine giren Şirketler birer birer ve olağan üstü ucuz bedeller
karşılığında batı sermayesine satılmaya başlandı . OECD-Güney Amerika sorumlusu
olan Mehmet Ögütçü isimli bir Türk yönetici geçtiğimiz günlerde ulusal basına
verdiği demeçte , büyük Türk firmalarını Güney Doğu Asya’ya davet ediyor ,
satışa çıkan Asya Şirketlerini satın almaları uyarısında bulunuyordu. Evet, bir
ders verilmesi gerekiyordu ve verildi. Ama bu yaşananlar bir daha Asya Piyasalarına
girilmemesi şeklinde değil , tersine bu firsattan en iyi şekilde yararlanılmasi
yönünde adres göstermektedir.
Dünya yatırım ve ticaretinin devleri , bir gün küresel şirket durumuna geldiklerinde
küreselleşme süreci de tamamlanmış olacak. Bu süreçte emeklilik ve sağlık
fonlarının ne kadar önemli olduğunun bir başka göstergesi de OECD ‘nin Mart
1998’de Türk Hükümetine yaptığı teklifte gizli : Sosyal Güvenlik Sisteminin tüm
varlıkları nakde dönüştürülerek IMKB’ye aktarılmalı ve oluşan Portföyün
Yönetimi de 400 milyon $ karşılığında OECD’ye bırakılmalı. Aynı kurumun
OECD-Economic Outlook 1998 isimli yıllık yayınında Türkiye için ayrılan bölümde
de benzer önerilerle karşılaşıyoruz. Hatta , bu yapılmayacak olursa ülkemizde
finans krizinin kaçınılmaz hale geleceği uyarısına da yer verilmiş. Kısacası
emeğin birikimleri bu kez de finans kapitali düştüğü bataktan çıkarmak adına
peşkeş çekilecek.
Genel seçimlere gün be gün yaklaştığımız bu günlerde ülkemiz hala bir Hükümet
arayışı içersinde . Fakat ne ilginçtir ki Hükümet kurma çalışmalarına başlayan
sayın Yalım Erez’i de dinledigimizde, Paris’teki OECD Merkezinden canlı yayın
yaptığı izlenimine kapılıyoruz. Tipatıp aynı söylem : Sosyal Güvenlik Sisteminde
yapacağım reform , finans sektörünün sorunlarını aşılmasında hayati bir rol
oynayacaktır. IMF ve Dünya Bankasi da aynı şeyi israrla talep ediyorlar. Peki
ülkeleri kimler yönetiyor ? Devalüasyon yapılıp ; yapılmayacağına , faiz
oranlarının yıllık seviyesinin hangi aralıklarda seyredeceğine , tek tek kurumların
adı verilmek suretiyle özelleştirmelerin hızlandırılmasına , memur maaş
zamlarının oranlarına varana kadar tüm kararlar uluslar arası üst ekonomik
kuruluşlarca dikte ettiriliyor.
İşte Çok Taraflı Yatırım Anlaşması ya da MAİ olarak öğrendiğimiz yeni yapı da
tam bu noktada sahneye çıkıyor. Bugüne kadar IMF, Dünya Bankası ; NAFTA , APEC ,AB
,NATO,OECD v.b. diğer uluslar arası kuruluşların bir adım arkasında suflörlük
yapan ulus ötesi Şirketler artık bu işi aleni ve daha geniş yetkilerle donatılmak
suretiyle birebir Ulus Devletlerle karşı karşıya gelerek devam ettirmek istiyorlar.
Çünkü küresel Şirket olma yolundaki kilometre taşlarından bir tanesi de bu.
Amerikalı siyaset bilimci , yazar Noam Chomsky , “Herkes güçlü bir Devletten yana
asıl sorun ise bu güçlü Devletin kimden yana olacağıdır?” diyor. Fransa’daki
Sendikacı dostlarımızdan aldığımız yanıt da pek farklı değil . Fransa’da karar
mekanizmasının kimin elinde olduğunu sorduğumuzda , cevap “ Renault , Peugeot ,
Citroen , La Farge “ şeklinde oluyor. Artık ulusların emperyalizminden söz etmek de
mümkün değil. Özellikle MAİ anlaşmasının satır aralarında bu olguyu son derece
açık bir biçimde görebiliyoruz. Buna rağmen bazı çevreler bu konularda toplumun
kafasını karıştırmaktan geri kalmıyor. Evet biz de söylüyoruz , daha önce
suflörlük yapıyorlardı şimdi başrol oynamak istiyorlar. Ama sadece bu kadar değil ,
başrolün yanı sıra rejisörlüğü , yapımcılığı ve hatta tiyatronun ve
seyircilerin sahipliğini de talep ediyorlar MAİ ile. Doğru , şükredecek çok az şey
bıraktılar bize , ama hala bir asgari ücret yasamız , bir sosyal güvenlik sistemimiz
, bir sendikalar yasamız, Devlet okullarımız , Devlet hastanelerimiz ve Parlamentomuzca
çıkarılan yasalarımız var. Bu kurumlar MAİ ile birlikte tarihe gömülecek , daha da
önemlisi yakın dönemde Bergama’da örneği yaşanan , doğayı ve insan haklarını
korumayı amaçlayan sivil itaatsizlikler bile yasaklanacak. En doğal insan haklarından
biri olan “yaşama hakkı “ rekabet adına tırpanlanan çevre yasaları ve hukuk
sistemi sayesinde sürekli tehdit altında olacak. Uluslar arası finans hareketleri
önündeki tüm engeller kaldırılarak ekonomik krizler gündelik birer olay haline
gelecek . Şirketler ve ulus devletler arasında meydana gelebilecek uzlaşmazlıklar
ulusal mahkemeler aracılığı ile değil uluslar arası tahkim kurulu tarafından
çözüme kavuşturulacak. Ve bu tür uluslar arası tahkim kurullarında daima ulus
devletler davalı , Şirketler ise davacı konumda olacaklar. Küresel Şirketlerin
karlılığını etkileyebilecek tüm devlet kararları yargılanacak , devletler
Şirketlere tazminat ödemeye mecbur edilecek . Ülke ekonomisini düzene sokma amacı ile
yapılan Devlet müdahaleleri yasaklanacak , tüm ekonomi serbest piyasa ilkeleri
doğrultusunda yürütülmek zorunda kalınacak. Vergi ve sosyal güvenliğe ilişkin
düzenlemeler ancak yabancı şirketlerin yararına ya da başka bir deyişle toplumun
büyük kesiminin zararına olduğu sürece yapılabilecek. Anlaşmaya imza atıldığı
andan itibaren 20 yıl boyunca geri dönüşü yok. İlk 5 yıl zaten vazgeçme gibi bir
hak tanınmıyor. Eğer 5. Yılın sonunda pişman olunursa anlaşmadan vazgeçilebiliyor
ama bir şartla : 15 yıl daha tüm anlaşma maddeleri uygulanacak.
En son toplantısını 3 Aralık 1998 tarihinde Paris’te yapan OECD Bakanlar Konseyi ,
Fransa ve İngiltere’nin anlaşmanın başka bir platforma kaydırılması talebi ile
çekilmesinden dolayı
MAİ’nin artık OECD’de müzakere edilmeyeceğini duyurmuştu. Uluslar arası MAİ
karşıtı koalisyon üyeleri , anlaşmanın yeni adresi olarak WTO (Dünya Ticaret
Örgütü)’ya gönderme yapılacağını beklerken , ulaşan son bir haberle MAİ’nin
henüz OECD’de bile noktalanmadığını öğrendi. Bu son haber , ABD’nin MAİ
Müzakere Heyeti Başkanı’ınca kamu oyuna yapılan ve ABD’nin OECD bahar
toplantısına sunulmak üzere yeni bir MAİ raporu hazırladığı yönündeki
açıklamaydı.
Bu anlaşmaya tam olarak vakıf olabilmek için son 20 yıllık dönemde birer birer
kaybettiğimiz kazanımlarımızın neler olduğunu ve gelişmekte olan ülkeler ile
gelişmiş ülkelerin sosyal standartları arasındaki farklılıkları bilmek gerekiyor.
Özellikle Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinde mevcut sosyal standartların göreceli
olarak ne kadar güçlü oldugu hatırlanacak ve anlaşmaya bu noktadan bakılacak olursa
iki gerçekle yüz yüze geliniyor :
1) Gelişmiş ülke halklarının MAI’den kaynaklanacak zararı , gelişmekte olan ülke
halklarına oranla çok daha fazla olacak
2) Küresel Şirketler artık , ulus , vatan , vatandaş ilkelerini tamamen aşacak ve
küresel sömürü alanlarının en verimli bölgesini de kendi ulusal sınırları
oluşturacak. Daha önce de belirttiğimiz gibi Amerikan emperyalizmi ya da Ingiliz
emperyalizmi kavramları yerini küresel , vatansız şirketlerin emperyalizmi alacak.
Bu verilerden yola çıkarak sınırlar ortadan kalkacak , milliyetçilik , ırkçılık
gibi kavramlar yok olacak ya da sınırsız bir dünya devletine doğru gidiyoruz diyerek
toplumları aldatmaya yönelik söylemlerde bulunanlar da olabilir. Ancak şunu
unutmayalım : Dünyadaki küresel şirket sayısı krizlerin zorunlu sonucu kolaylaşan
şirket evlilikleri ile hızla azalırken , ulus devlet yapıları da büyük bir süratle
parçalanmakta , sayıları da gün geçtikçe artmaktadır. Küresel Şirketlerin en
büyük yatırım alanlarından bir tanesinin silah ve savunma sanayii olduğu
hatırlanacak olursa dünya halkları arasındaki ulusal , dinsel ve ırksal
farklılıkların egemen sermaye için ne derece önemli olduğu daha net
görülebilecektir. Bu bağlamda , küreselleşmenin sadece sermayenin evrensel güç
kazanması amacına hizmet edeceği unutulmamalıdır.
Bu yönde atılan başka adımların da olduğunu görüyoruz. Söz gelimi NATO’nun
kuruluşunun 50. Yılının kutlandığı 1998 yılında , bu jandarma örgütün artık
küresel jandarmalığa soyunması gerektiği savları ortaya atılıyor. Hatta , bu
talebe gerekçe olarak da NATO’nun Bosna Hersek - Sırbistan savaşında gösterdiği
“kahramanlıklar” a gönderme yapılıyor. Ama ilginçtir ki bu talep , savaşın
bitiminin hemen sonrasında ileri sürüleceği yerde , yaşananların ve özellikle de
ilk dönemlerde kamu oyu tarafından şiddetli eleştirilere neden olan “gecikmiş
müdahale “ suçlamalarının etkisi geçtikten epey sonra dile getiriliyor. Ve deniyor
ki , Bosna gibi kendi alanı dışında kalan bir bölgeye müdahale etmesine ses
çıkarılmadığına ve NATO bu harekatı başarıyla tamamladığına göre bundan sonra
dünyanın neresinde olursa olsun tüm bölgelere hem de muhtemelen çok sağlam bir
gerekçe göstermek zorunda kalmaksızın her türlü askeri müdahalede bulunabilmelidir.
Küresel Şirket , evrensel ergi eline geçirdikten sonra bu gücün devamı için bir
kolluk kuvvetine de ihtiyaç duyuyor.
Küresel Şirket , paravan olarak bile olsa eski uluslararasi üst kuruluşlarından
tamamen vaz geçecek gibi görünmüyor. Asya krizinin ilk dönemlerinde Dünya Bankasi
tarafindan IMF’ye karşi takınılan tutum hepimizi şaşırtmış , bizleri
“IMF’nin de mi misyonu tamamlandı “ ikilemine sürüklemişti. Ama Aralık ayında
, IMF ve Dünya Bankasinin komitelerinin ortaklaştırılacağını öğrendiğimizde ,
ülke ekonomilerini bağımlı hale getirmede en etkili araç olarak yıllardan beri
hizmet veren (?) IMF’nin gözden çıkarılmasının o kadar da kolay olmadığını
anlıyoruz.
Ayrıca , G7 ülkeleri yaz sonunda toplanıp Asya’ya yardım paketi için Fon
kaynaklarının arttırılması konusunu müzakere etmiş ancak , sonuç özellikle
ABD’nin ısrarı ile “böyle bir fon arttırımına gerek olmadığı” şeklinde
çıkmıştı. Bu kararın üzerinden 1 ay bile geçmeden , fon kaynaklarının bir gecede
arttırıldığını öğreniyoruz. Ardından bölgenin Japonya liderliğinde bir Birlik
oluşturarak krizden çıkma yönünde bir kararda mutabık kaldığı açıklanıyor.
Japonya’nın kriz sonrasında aldığı devalüasyon kararları neticesinde hızlanan
ihracatından olumsuz yönde etkilenen batı sermayesi , çareyi kıtada Japonya’ya
rakip olabilecek ikinci bir güç yaratmakta buluyor. Bu amaçla Çin’e devalüasyon
yapması karşılığında IMF kredileri vaad edilerek , bu ülkenin de ekonomik anlamda
bağımlı hale gelmesi amaçlanıyor.
Evet , dünya sermaye güçleri arasında yüzyıldan beri yaşanan ,bedeli insanlığa ve
doğaya ödetilen bu amansız savaş hızla sona doğru yaklaşıyor. Ulusötesi
Şirketlerin sayısı eliminize edilip ; diğerleri tasfiye edildiğinde ya da kontrolleri
tamamen en güçlü Ulus ötesi Şirketin eline geçtiğinde ortaya çıkacak vahşet
tablosu , bugünlerimizi bile aratır boyutta olacaktır.
Ülkemiz somutunda son yirmi yılda yaşanan olumsuzluklar baz alındığında ;insanlık,
doğa ve emek cephesindeki kayıpların neler olduğu toplumumuz tarafından yaşanarak
bilinmektedir. Bu gerçekliğin sermaye savaşları bitiminde ortaya çıkacak vahşet
tablosu ile karşılaştırılması halinde, tarih , suskunlukların bedelinin çok ağır
olacağını gösterecektir.
|