| mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu |
Kenan BALTAŞ / Çalışma Grubu Üyesi Kasım 2002
|
Her yeni tarihsel gelişmenin insan bilincini bölmeye yönelik etkisi gittikçe genişleyerek devam ediyor. Bunun örneklerinden birini de küreselleşme sorununda olduğu gibi -kökenleri 1900’lü yıllara kadar gitse bile- Avrupa Birliği konusunda yapılan tartışmalarda izliyoruz. Kökleri yüz yıldan daha uzun bir zamandan eskiye giden ve tartışılmadık yanı neredeyse kalmayan bu iki süreç hakkında, bu denli farklı görüşler ve farklı politik söylemler geliştirilmesindeki nedenlerin çeşitli boyutlarıyla açıklığa kavuşturulması, küreselleşmeyi olduğu gibi AB sürecinin de daha iyi anlaşılmasını sağlayacak noktalardan biridir. Pek çok toplumsal, siyasal ya da
ekonomik süreç karşısında olduğu gibi, Avrupa Birliği konusunda da esas olarak
ikili bir reaksiyonla karşı karşıya olduğumuz görülüyor. Birinci ve baskın
görünen tavır, sürecin, sermayenin tarihsel hareketinin kaçınılmaz duraklarından
biri olduğunun anlaşılması ve ardından da bu sürece katılmanın bir devlet
politikası durumuna gelmesiyle birlikte kervana katılan, mevcut düzen partileri başta
olmak üzere, AB sürecinde aldıkları isimle sivil toplum kuruluşlarının önemli bir
kısmının oluşturduğu kabullenici tavır. Bu kurumların yaşamları ve maddi
çıkarları mevcut toplumun devam etmesiyle mümkün olduğuna göre, sonuçta burada
yadırganacak herhangi bir durum ya da tutarsızlık söz konusu değildir. Ancak varlık nedenlerini mevcut
toplumun eleştirisi üzerinde oluşturan ve özellikle son 20 yıla damgasını vuran
küreselleşmeci vahşi kapitalizme alternatif arayan bazı kurum ya da örgütlerin AB
sürecine karşı takındıkları tavır, bilincin ne denli bölündüğünü göstermesi
açısından oldukça öğreticidir. Türkiye’de önemli işçi kuruluşları başta
olmak üzere, kendilerini sol olarak niteleyen bazı çevreler, AB sürecine toplumsal sorunların en azından
önemli bir kısmının adeta tek çözümü şeklinde bakmaktadır. Böylesi bir tavır
alışın ana gerekçesi de, AB’nin kapitalizmin tarihsel olarak ileri bir aşamasını
temsil ettiği ve Türkiye’nin de böyle bir sürece katılarak, geçmişten kalan pek
çok sorununu, yasal düzenlemelerle daha kısa sürede ve daha kolayca çözebileceği
yolundaki beklentidir. Böylesine ‘iyimser’ bir beklenti, liberal burjuvalar
tarafından yapılıyor olsa, bürokrasiyle olan çatışmaları bağlamında ele alınır
ve bir iç tutarlılığı olduğu kabul edilebilirdi. Ama “sol” için böyle bir
yaklaşım mantığı, antikapitalist olmaktan uzaklığı bir yana, emekçi ve yoksul
yığınların mevcut sorunlarına hiçbir
alanda çözüm önerisi geliştiremez. AB’ye karşı duran bir diğer anlayışın
tarafları ise kendilerine temel olarak ulusal söylemi almalarıyla dikkat çekiyor.
Böyle bir söylemi odak noktası yapmalarıyla ön plana çıkan taraflar arasında,
ekonomik olarak uluslararası rekabet karşısında dayanacak altyapı ile sermaye
birikimine sahip olamayan ve esas olarak Anadolu’da
gelişmiş orta ölçekli işletmelerin sözcülüğünü üstlenen örgütlerin
yanı sıra, ilk bakışta birbirinden oldukça karşıt
siyasi yelpazelerde yer alıyor görünmelerine rağmen, sağ ve sol tandanslı
olan partiler de bulunmakta. Ekonomik ve tarihsel gelişmenin
rotasına karşı çıkmanın geçerli bir
yöntem olmadığı ya da sermayenin gelişim sürecinin ileriye doğru hareketinin
önünde durmanın anlamsız olduğu yolundaki eski kendiliğindenci görüşlere yakın
duran mantık ile, ulusalcı söylemleri temel alan anlayışların AB konusundaki
tavırları özetle böyle. Ancak işçi, emekçi, sol eksenli toplumsal muhalefet
hareketlerinin yaklaşık yüz yıldan bu yana tartıştığı ‘Avrupa Birleşik
Devletleri’ sorununu, günümüz Türkiye’sinde bir tarafın ilerici bir duruş olarak
gördüğü; diğer taraftan, ulusalcı mantığı temel alan sol çevrelerin, bu
tartışmalara ne kadar uzak olduğu da görülmekte. 1900’lü yılların başında Rus
sosyalistlerinin gündemine gelen Avrupa Birleşik Devletleri sorununu değerlendirme
biçimleri bugüne de ışık tutar nitelikte olduğu için, bu değerlendirmeleri
dikkatle ele almak ve bugünle paralelliklerini kurmak gerekiyor. Rus sosyalistlerinin 1905’te Avrupa
Birleşik Devletlerine bakışı: Dünya kapitalist sistemine karşı,
tarihsel olarak günümüze kadar yaşanan en önemli hareketi örgütlemeyi başaran Rus
sosyalistlerinin; ‘Avrupa Birleşik Devletleri’ önerisine ilişkin değerlendirme
kriterleri bugün için de geçerliliğini korumaktadır. Doğuşundan kısa bir süre
sonra, Avrupa’dan başlayan yükselişini
1900’lü yıllarda dünyanın büyük bir bölümüne yaymış olan ve emperyalist
yönelimini hızlandıran kapitalist sistem, geçmiş dönemin ihtiyaçları üzerinde
yükselen ulusal devlet anlayışına karşı tezlerini de geliştirmeye başladı. Sistemin ekonomistleri, ‘ilerici’
kapitalizmin dünyaya ‘medeniyet’ yaydığı ve ulusal sınırların gereksiz olmaya
başladığı yolundaki tezlerini ileri sürüyordu. Geçen yüzyılın başında
popülerleşen küreselleşme söylemleri ile, günümüz konjonktüründe, özellikle
SSCB ve ‘sosyalist blok’un yıkılmasının ardından, günümüzdekilerle önemli
benzerlikler gösteren yaklaşımlar salt dünya ölçeğinde değil, Avrupa özelinde de
paralelliklere sahipti. Aşağıda Lenin’in 1915 tarihli, “Avrupa Birleşik Devletleri
Sloganı Üzerine” adlı yazısından yapılan alıntılar, aslında sorunun özünün,
yani emek-sermaye çatışmasının değişmediğini göstermesi açısından oldukça
öğreticidir. Yurtdışındaki parti gruplarının,
Avrupa Birleşik Devletleri’nin ekonomik yanının basında yoğun bir şekilde
tartışılmasının ardından, böyle bir slogana karşı tutumlarının yeniden
belirlenmesi gerektiği yönündeki talepleri dikkate alan Lenin, sorunun tek yanlı ele
alındığını söyler ve bunun gerekçesini, “... Belki de bu kısmen, Merkez Komitesi
bildirisinin doğrudan doğruya bu sloganı siyasal bir slogan olarak formüle etmesi ve
bunu yalnızca cumhuriyetçi bir Avrupa Birleşik Devletleri sloganı olarak ileri
sürmekle kalmayıp, bu sloganın, ‘Alman, Avusturya ve Rus monarşilerinin devrimle
alaşağı edilmesi olmaksızın’ anlamsız ve yanlış olduğu konusunun özellikle
vurgulanması yüzündendi.” şeklinde açıklar. Siyasal yapıdaki her türlü
değişim talebinin tek bir hedef olarak ele alınmaması gerektiğini vurgulayan Lenin,
bunların “devrimler ve karşı devrimlerin çalkantılı siyasal ve iktisadi altüst
oluşların bir dönemi olarak değerlendirilmesi gereken sosyalist devrimin seyri içinde
kaçınılmaz” olduğunu özellikle vurgular. Ancak, adeta iki yanı keskin
kılıçla kuşatılmış olan siyasi mücadelede sosyalistlerin tavır alırken göz
önünde tutması gereken kriterler, bir sloganın sahiplenilmesi ya da karşı
çıkılması konusunda da oldukça hayati önem taşır: “... Rusya’nın başı
çektiği, Avrupa’nın en gerici üç monarşisinin devrimle alaşağı edilmesine
bağlı olarak programa konan cumhuriyetçi bir Avrupa Birleşik Devletleri sloganı,
siyasal bir slogan olarak oldukça sağlam olmakla birlikte, gene de bunun ekonomik anlam
ve önemi şeklindeki son derece önemli soru ortada durmaktadır. Emperyalizmin ekonomik
koşulları -yani sermaye ihracı ve dünyanın ‘ileri’ ve ‘uygar’ sömürgeci
güçler arasında paylaşılmış olması- açısından, kapitalizm altındaki bir
Birleşik Avrupa Devletleri ya olanaksızdır ya da gericidir.” Lenin ayrıca, sermayenin
uluslararası ve tekelci sürece girdiğini, dünyanın ulusların yağmasında ve
ezilmesinde başarılı olan bir avuç kapitalist ülke tarafından bölündüğünü de
şöyle vurguluyordu: “Ayrıca İngiltere,
Fransa ve Almanya 70 milyon rubleye varan bir sermayeyi dışarı yatırmışlardır. Bu
küçücük miktardan ‘meşru’ bir kârı, yılda 3 milyon rubleyi aşan bir kârı
güvenceye alma işlevi, ordularla ve donanmalarla donatılmış ve ‘Bay Milyon’un
oğulları ve biraderlerini sömürgelerde ve yarı-sömürgelerde genel vali, konsolos,
elçi ve her türden resmi memur (o zaman da Derviş’ler vardı!), papaz ve öteki
asalaklar olarak yerleştiren hükümet adı verilmiş milyonerlerin ulusal komiteleri
(IMF?) tarafından yürütülür. İşte yeryüzündeki bir milyar
kadar insanın, bir avuç Büyük Güç tarafından soyulması, kapitalizmin en yüksek
gelişme döneminde böyle örgütlenmiştir. Kapitalizm altında başka örgütlenme
olanağı yoktur. Sömürgelere, ‘etki alanlarına’ sermaye ihracına son vermek mi?
Bunun olanaklı olduğunu düşünmek, her pazar zenginlere hıristiyanlığın yüce
ilkelerini vaaz eden ve onlara, yoksullara yılda birkaç milyon değilse de, hiç olmazsa
birkaç yüz ruble vermelerini öğütleyen sıradan papazın düzeyine düşmek demektir.
Kapitalizm altındaki bir Avrupa
Birleşik Devletleri, sömürgeleri paylaşma anlaşmasıyla birdir. Oysa kapitalizm
ortamında kuvvetten başka paylaşma temeli, paylaşma ilkesi yoktur... Kapitalizm
üretim araçlarında özel mülkiyet ve üretimde anarşidir. Bu temele dayanan
‘adil’ bir gelir bölüşümünü vaaz etmek prudonculuktur, ahmakça dar
kafalılıktır. Bölüşüm ‘kuvvet oranının’ dışında olmaz. Ve kuvvet, ekonomik
gelişmenin ilerlemesiyle değişir. 1871’den sonra Almanya, Fransa ve İngiltere’den
üç ya da dört kat daha hızlı güçlenmiş; Japonya ise, Rusya’dan hemen hemen on
kat daha hızlı güçlenmiştir. Kapitalist bir devletin gerçek gücünün
sınanmasında savaştan daha başka bir yol yoktur ve olamaz da. Savaş, özel mülkiyet
ilkeleriyle çelişmez - tersine, bu ilkelerin doğrudan ve kaçınılmaz bir sonucudur.
Kapitalizmin koşullarında tek tek girişimlerin, ya da tek tek devletlerin eşit
ekonomik büyümesi olanak dışıdır. Kapitalizm koşullarında dönemsel olarak bozulan
dengenin yeniden kurulmasında, sanayide bunalımdan ve siyasette de savaştan başka bir
araç yoktur. Kuşkusuz, kapitalistler arasında ve
güçler arasında geçici olarak anlaşmalar olabilir. Bu anlamda Avrupa kapitalistleri
arasında bir anlaşma olarak, bir Birleşik Avrupa Devletleri olanağı vardır... ama ne
için bir anlaşma? Yalnızca Avrupa’daki sosyalizmi ortaklaşa ezmek, (Günümüzde bu
neden ortadan kalkmış durumda. Avrupalı kapitalistler, AB projesini daha çok, ABD
karşısında varoluşlarını güçlendirmek ve artıkdeğer paylarını yükseltmek
için istiyor.) sömürgelerin bugünkü bölüşülmesinde haklarının yendiğini
düşünen ve son yarım yüzyılda, yaşlılıktan çürümeye başlayan geri ve
monarşist Avrupa’dan çok daha büyük bir hızla güçlenen Japonya ve Amerika’ya
karşı sömürge yağmasını ortaklaşa korumak amacıyla. ABD ile kıyaslandığında,
Avrupa, tüm olarak ekonomik durgunluğu simgeler. Bugünkü ekonomik temel üzerinde,
yani kapitalizm koşullarında, bir Avrupa Birleşik Devletleri, Amerika’nın daha
hızlı gelişimini geciktirmek için gericiliğin örgütlenmesi anlamını taşır.
Demokrasi ve sosyalizm davası denince yalnızca Avrupa’nın akla geldiği dönemler bir
daha geri dönmemek üzere geçip gitmiştir.” Birleşik Avrupa’nın gündeme getirilme gerekçeleri konusunda Lenin’in sözleri sadece genel ilkeler açısından değil, söylemler açısından da bugün için bile oldukça önemli. Birleşik Avrupa projesi, silah sanayiine dayalı olarak artıkdeğerini savaş ve zor politikalarıyla geliştiren ABD’nin saldırgan politikaları önünde fazla şansı kalmayan, bu güce karşı geliştirmek zorunda kaldığı savaşı ekonomik alanla sınırlamak zorunda kalan Avrupalı kapitalistlere aittir. ‘Barışçı ve demokratik’ olarak sunulan Birleşik Avrupa Devletleri oluşumu, salt bu kıta kapitalistlerinin artı değerlerini garanti altına almak için ücretli kölelik düzenini daha da sağlamlaştırma çabası bakımından değil, her yönüyle gericidir. Mevcut siyasal ve ekonomik dünya konjonktüründe gündeme gelen Birleşik Avrupa, görünürde ABD’ye karşı geliştirilen bir proje gibi görünmesine karşın; küreselleşme sürecinde karşısında en önemli engel olarak ulusal devletleri gördüğünü her fırsatta dile getiren ABD’nin de açık desteğini almıştır. Çünkü, kendilerine üs olarak Amerika’yı seçen uluslararası mali sermayenin karşısına küreselleşen kapitalizmin kurallarını harfiyen belirlemiş olan tek bir Avrupa devleti çıkacaktır. Kendi sanayilerini yıkıcı ABD rekabetine karşı korumak için birleşen Avrupalı kapitalistlerin istediği ‘demokrasi’nin ve ‘medeniyet projelerinin’ ardında yatan tek neden, kendilerine dayatılan saldırgan politikalar karşısındaki tek seçeneklerinin bu olmasıdır. Bu neden Birleşik Avrupa’nın barışçı bir proje etrafında mümkün olacağı yolundaki iddiaların yanında, Türkiye’de demokrasinin bu şekilde geliştirilebileceği beklentilerini de boşa çıkartmaktadır. Avrupa Birliği’nin mimarları kendilerine muhatap olarak öncelikle Türkiye’nin egemen güçlerini görmek istediğini her fırsatta dile getirmekte, ancak isteklerinin gerçekleşmediği durumlarda, yüzünü Türkiye bürokrasisi ile çatışma halindeki kuruluşlara çevirmekte olduğunu açıkça beyan etmektedirler. Tekrar başa dönersek, eğer Avrupa
Birleşik Devletleri, Türkiye’deki ücretli kölelik düzenini ve elde edilen artık
değeri paylaşma kavgası içindeki burjuvaziyi, bürokrasiyi ve bunların polis devleti uygulamalarını her geçen gün
daha da yoğunlaştırma yolundaki çabalarını bırakın geriletmeyi daha da
meşrulaştıracaksa nasıl ilerici olabilir? Lenin 1915’lerde gündeme gelen
tartışmada, “... bu sloganın ‘Alman, Avusturya ve Rus monarşilerinin devrimle
alaşağı edilmesi olmaksızın’ anlamsız ve yanlış olduğu”nu vurgularken,
günümüzde hangi kriterlerle doğru olabilir? Yaşamlarını Birleşik Avrupa
Devletleri’nin gerçekleşmesine bağlayan ‘yeni liberal’ çevrelerin demokratik
beklentilerinin çok azının dahi gerçekleşme olanağı olsa, dikkatli bir şekilde
desteklenmesi söz konusu olabilirdi. Çünkü, ‘Gerçekten demokratik bir doğrultudaki
siyasal değişmeler ve hele de siyasal devrimler hiçbir zaman ve hiçbir koşul
altında’ kapitalizm karşıtı söylemleri gölgeleyip zayıflatamaz, tersine daha da
yakınlaştırır ve tabanını güçlendirir. Oysa bugün gerçekleşmekte olan Birleşik
Avrupa, bu güçlerin süreç dışına atılmasını kolaylaştırırken,
küreselleşmeci kapitalizmin önünü açmaktadır. Birleşik Avrupa Devletleri sürecine
karşı çıkan, ancak söylemlerini anti-kapitalizm temelinde değil de, ulusalcılık
temelinde gerekçelendiren ve çözümü Türkiye’nin Avrupa’dan uzaklaşmasına
bağlayan ‘sol’ güçlerin sloganları da ayrıca dikkatle ele alınmalı. Lenin,
Birleşik Avrupa Devletleri’ne salt ve benzer siyasi nedenlerle karşı çıkanları
şöyle yanıtlıyordu; “(Yalnız Avrupa
değil), bir Dünya Birleşik Devletleri, -komünizmin tam zaferi, demokratik devlet de
dahil olmak üzere devletin toptan yok olmasını sağlayana dek- bizim sosyalizme
bağladığımız ulusların birliğinin ve özgürlüğünün devlet biçimidir.” |