mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu


Rus Sosyalistleri'nin 1915'te Birleşik Avrupa Devletlerine yaklaşımı nasıldı?

Kenan BALTAŞ / Çalışma Grubu Üyesi

Kasım 2002

 

Her yeni tarihsel gelişmenin insan bilincini bölmeye yönelik etkisi gittikçe genişleyerek devam ediyor. Bunun  örneklerinden birini de küreselleşme sorununda olduğu gibi -kökenleri 1900’lü yıllara kadar gitse bile- Avrupa Birliği konusunda yapılan tartışmalarda izliyoruz. Kökleri yüz yıldan daha uzun bir zamandan eskiye giden ve tartışılmadık yanı neredeyse kalmayan bu iki süreç hakkında, bu denli farklı görüşler ve farklı politik söylemler geliştirilmesindeki nedenlerin çeşitli boyutlarıyla açıklığa kavuşturulması, küreselleşmeyi olduğu gibi AB sürecinin de daha iyi anlaşılmasını sağlayacak noktalardan biridir.

Pek çok toplumsal, siyasal ya da ekonomik süreç karşısında olduğu gibi, Avrupa Birliği konusunda da esas olarak ikili bir reaksiyonla karşı karşıya olduğumuz görülüyor. Birinci ve baskın görünen tavır, sürecin, sermayenin tarihsel hareketinin kaçınılmaz duraklarından biri olduğunun anlaşılması ve ardından da bu sürece katılmanın bir devlet politikası durumuna gelmesiyle birlikte kervana katılan, mevcut düzen partileri başta olmak üzere, AB sürecinde aldıkları isimle sivil toplum kuruluşlarının önemli bir kısmının oluşturduğu kabullenici tavır. Bu kurumların yaşamları ve maddi çıkarları mevcut toplumun devam etmesiyle mümkün olduğuna göre, sonuçta burada yadırganacak herhangi bir durum ya da tutarsızlık söz konusu değildir.

Ancak varlık nedenlerini mevcut toplumun eleştirisi üzerinde oluşturan ve özellikle son 20 yıla damgasını vuran küreselleşmeci vahşi kapitalizme alternatif arayan bazı kurum ya da örgütlerin AB sürecine karşı takındıkları tavır, bilincin ne denli bölündüğünü göstermesi açısından oldukça öğreticidir. Türkiye’de önemli işçi kuruluşları başta olmak üzere, kendilerini sol olarak niteleyen bazı çevreler,  AB sürecine toplumsal sorunların en azından önemli bir kısmının adeta tek çözümü şeklinde bakmaktadır. Böylesi bir tavır alışın ana gerekçesi de, AB’nin kapitalizmin tarihsel olarak ileri bir aşamasını temsil ettiği ve Türkiye’nin de böyle bir sürece katılarak, geçmişten kalan pek çok sorununu, yasal düzenlemelerle daha kısa sürede ve daha kolayca çözebileceği yolundaki beklentidir. Böylesine ‘iyimser’ bir beklenti, liberal burjuvalar tarafından yapılıyor olsa, bürokrasiyle olan çatışmaları bağlamında ele alınır ve bir iç tutarlılığı olduğu kabul edilebilirdi. Ama “sol” için böyle bir yaklaşım mantığı, antikapitalist olmaktan uzaklığı bir yana, emekçi ve yoksul yığınların  mevcut sorunlarına hiçbir alanda çözüm önerisi geliştiremez. AB’ye karşı duran bir diğer anlayışın tarafları ise kendilerine temel olarak ulusal söylemi almalarıyla dikkat çekiyor. Böyle bir söylemi odak noktası yapmalarıyla ön plana çıkan taraflar arasında, ekonomik olarak uluslararası rekabet karşısında dayanacak altyapı ile sermaye birikimine sahip olamayan ve esas olarak Anadolu’da  gelişmiş orta ölçekli işletmelerin sözcülüğünü üstlenen örgütlerin yanı sıra, ilk bakışta birbirinden oldukça karşıt  siyasi yelpazelerde yer alıyor görünmelerine rağmen, sağ ve sol tandanslı olan partiler de bulunmakta.

Ekonomik ve tarihsel gelişmenin rotasına karşı çıkmanın  geçerli bir yöntem olmadığı ya da sermayenin gelişim sürecinin ileriye doğru hareketinin önünde durmanın anlamsız olduğu yolundaki eski kendiliğindenci görüşlere yakın duran mantık ile, ulusalcı söylemleri temel alan anlayışların AB konusundaki tavırları özetle böyle. Ancak işçi, emekçi, sol eksenli toplumsal muhalefet hareketlerinin yaklaşık yüz yıldan bu yana tartıştığı ‘Avrupa Birleşik Devletleri’ sorununu, günümüz Türkiye’sinde bir tarafın ilerici bir duruş olarak gördüğü; diğer taraftan, ulusalcı mantığı temel alan sol çevrelerin, bu tartışmalara ne kadar uzak olduğu da görülmekte. 1900’lü yılların başında Rus sosyalistlerinin gündemine gelen Avrupa Birleşik Devletleri sorununu değerlendirme biçimleri bugüne de ışık tutar nitelikte olduğu için, bu değerlendirmeleri dikkatle ele almak ve bugünle paralelliklerini kurmak gerekiyor.

Rus sosyalistlerinin 1905’te Avrupa Birleşik Devletlerine bakışı:

Dünya kapitalist sistemine karşı, tarihsel olarak günümüze kadar yaşanan en önemli hareketi örgütlemeyi başaran Rus sosyalistlerinin; ‘Avrupa Birleşik Devletleri’ önerisine ilişkin değerlendirme kriterleri bugün için de geçerliliğini korumaktadır. Doğuşundan kısa bir süre sonra,  Avrupa’dan başlayan yükselişini 1900’lü yıllarda dünyanın büyük bir bölümüne yaymış olan ve emperyalist yönelimini hızlandıran kapitalist sistem, geçmiş dönemin ihtiyaçları üzerinde yükselen ulusal devlet anlayışına karşı tezlerini de geliştirmeye başladı.

Sistemin ekonomistleri, ‘ilerici’ kapitalizmin dünyaya ‘medeniyet’ yaydığı ve ulusal sınırların gereksiz olmaya başladığı yolundaki tezlerini ileri sürüyordu. Geçen yüzyılın başında popülerleşen küreselleşme söylemleri ile, günümüz konjonktüründe, özellikle SSCB ve ‘sosyalist blok’un yıkılmasının ardından, günümüzdekilerle önemli benzerlikler gösteren yaklaşımlar salt dünya ölçeğinde değil, Avrupa özelinde de paralelliklere sahipti. Aşağıda Lenin’in 1915 tarihli, “Avrupa Birleşik Devletleri Sloganı Üzerine” adlı yazısından yapılan alıntılar, aslında sorunun özünün, yani emek-sermaye çatışmasının değişmediğini göstermesi açısından oldukça öğreticidir.

Yurtdışındaki parti gruplarının, Avrupa Birleşik Devletleri’nin ekonomik yanının basında yoğun bir şekilde tartışılmasının ardından, böyle bir slogana karşı tutumlarının yeniden belirlenmesi gerektiği yönündeki talepleri dikkate alan Lenin, sorunun tek yanlı ele alındığını söyler ve bunun gerekçesini, “... Belki de bu kısmen, Merkez Komitesi bildirisinin doğrudan doğruya bu sloganı siyasal bir slogan olarak formüle etmesi ve bunu yalnızca cumhuriyetçi bir Avrupa Birleşik Devletleri sloganı olarak ileri sürmekle kalmayıp, bu sloganın, ‘Alman, Avusturya ve Rus monarşilerinin devrimle alaşağı edilmesi olmaksızın’ anlamsız ve yanlış olduğu konusunun özellikle vurgulanması yüzündendi.” şeklinde açıklar.

Siyasal yapıdaki her türlü değişim talebinin tek bir hedef olarak ele alınmaması gerektiğini vurgulayan Lenin, bunların “devrimler ve karşı devrimlerin çalkantılı siyasal ve iktisadi altüst oluşların bir dönemi olarak değerlendirilmesi gereken sosyalist devrimin seyri içinde kaçınılmaz” olduğunu özellikle vurgular.

Ancak, adeta iki yanı keskin kılıçla kuşatılmış olan siyasi mücadelede sosyalistlerin tavır alırken göz önünde tutması gereken kriterler, bir sloganın sahiplenilmesi ya da karşı çıkılması konusunda da oldukça hayati önem taşır: “... Rusya’nın başı çektiği, Avrupa’nın en gerici üç monarşisinin devrimle alaşağı edilmesine bağlı olarak programa konan cumhuriyetçi bir Avrupa Birleşik Devletleri sloganı, siyasal bir slogan olarak oldukça sağlam olmakla birlikte, gene de bunun ekonomik anlam ve önemi şeklindeki son derece önemli soru ortada durmaktadır. Emperyalizmin ekonomik koşulları -yani sermaye ihracı ve dünyanın ‘ileri’ ve ‘uygar’ sömürgeci güçler arasında paylaşılmış olması- açısından, kapitalizm altındaki bir Birleşik Avrupa Devletleri ya olanaksızdır ya da gericidir.”

Lenin ayrıca, sermayenin uluslararası ve tekelci sürece girdiğini, dünyanın ulusların yağmasında ve ezilmesinde başarılı olan bir avuç kapitalist ülke tarafından bölündüğünü de şöyle vurguluyordu:  “Ayrıca İngiltere, Fransa ve Almanya 70 milyon rubleye varan bir sermayeyi dışarı yatırmışlardır. Bu küçücük miktardan ‘meşru’ bir kârı, yılda 3 milyon rubleyi aşan bir kârı güvenceye alma işlevi, ordularla ve donanmalarla donatılmış ve ‘Bay Milyon’un oğulları ve biraderlerini sömürgelerde ve yarı-sömürgelerde genel vali, konsolos, elçi ve her türden resmi memur (o zaman da Derviş’ler vardı!), papaz ve öteki asalaklar olarak yerleştiren hükümet adı verilmiş milyonerlerin ulusal komiteleri (IMF?) tarafından yürütülür.

İşte yeryüzündeki bir milyar kadar insanın, bir avuç Büyük Güç tarafından soyulması, kapitalizmin en yüksek gelişme döneminde böyle örgütlenmiştir. Kapitalizm altında başka örgütlenme olanağı yoktur. Sömürgelere, ‘etki alanlarına’ sermaye ihracına son vermek mi? Bunun olanaklı olduğunu düşünmek, her pazar zenginlere hıristiyanlığın yüce ilkelerini vaaz eden ve onlara, yoksullara yılda birkaç milyon değilse de, hiç olmazsa birkaç yüz ruble vermelerini öğütleyen sıradan papazın düzeyine düşmek demektir.

Kapitalizm altındaki bir Avrupa Birleşik Devletleri, sömürgeleri paylaşma anlaşmasıyla birdir. Oysa kapitalizm ortamında kuvvetten başka paylaşma temeli, paylaşma ilkesi yoktur... Kapitalizm üretim araçlarında özel mülkiyet ve üretimde anarşidir. Bu temele dayanan ‘adil’ bir gelir bölüşümünü vaaz etmek prudonculuktur, ahmakça dar kafalılıktır. Bölüşüm ‘kuvvet oranının’ dışında olmaz. Ve kuvvet, ekonomik gelişmenin ilerlemesiyle değişir. 1871’den sonra Almanya, Fransa ve İngiltere’den üç ya da dört kat daha hızlı güçlenmiş; Japonya ise, Rusya’dan hemen hemen on kat daha hızlı güçlenmiştir. Kapitalist bir devletin gerçek gücünün sınanmasında savaştan daha başka bir yol yoktur ve olamaz da. Savaş, özel mülkiyet ilkeleriyle çelişmez - tersine, bu ilkelerin doğrudan ve kaçınılmaz bir sonucudur. Kapitalizmin koşullarında tek tek girişimlerin, ya da tek tek devletlerin eşit ekonomik büyümesi olanak dışıdır. Kapitalizm koşullarında dönemsel olarak bozulan dengenin yeniden kurulmasında, sanayide bunalımdan ve siyasette de savaştan başka bir araç yoktur.

Kuşkusuz, kapitalistler arasında ve güçler arasında geçici olarak anlaşmalar olabilir. Bu anlamda Avrupa kapitalistleri arasında bir anlaşma olarak, bir Birleşik Avrupa Devletleri olanağı vardır... ama ne için bir anlaşma? Yalnızca Avrupa’daki sosyalizmi ortaklaşa ezmek, (Günümüzde bu neden ortadan kalkmış durumda. Avrupalı kapitalistler, AB projesini daha çok, ABD karşısında varoluşlarını güçlendirmek ve artıkdeğer paylarını yükseltmek için istiyor.) sömürgelerin bugünkü bölüşülmesinde haklarının yendiğini düşünen ve son yarım yüzyılda, yaşlılıktan çürümeye başlayan geri ve monarşist Avrupa’dan çok daha büyük bir hızla güçlenen Japonya ve Amerika’ya karşı sömürge yağmasını ortaklaşa korumak amacıyla. ABD ile kıyaslandığında, Avrupa, tüm olarak ekonomik durgunluğu simgeler. Bugünkü ekonomik temel üzerinde, yani kapitalizm koşullarında, bir Avrupa Birleşik Devletleri, Amerika’nın daha hızlı gelişimini geciktirmek için gericiliğin örgütlenmesi anlamını taşır. Demokrasi ve sosyalizm davası denince yalnızca Avrupa’nın akla geldiği dönemler bir daha geri dönmemek üzere geçip gitmiştir.”

Birleşik Avrupa’nın gündeme getirilme gerekçeleri konusunda Lenin’in sözleri sadece genel ilkeler açısından değil, söylemler açısından da bugün için bile oldukça önemli. Birleşik Avrupa projesi, silah  sanayiine dayalı olarak artıkdeğerini savaş ve zor politikalarıyla geliştiren ABD’nin saldırgan politikaları önünde fazla şansı kalmayan, bu güce karşı geliştirmek zorunda kaldığı savaşı ekonomik alanla sınırlamak zorunda kalan Avrupalı kapitalistlere aittir. ‘Barışçı ve demokratik’ olarak sunulan Birleşik Avrupa Devletleri oluşumu, salt bu kıta kapitalistlerinin artı değerlerini garanti altına almak için ücretli kölelik düzenini daha da sağlamlaştırma çabası bakımından değil, her yönüyle gericidir. Mevcut siyasal ve ekonomik dünya konjonktüründe gündeme gelen Birleşik Avrupa, görünürde  ABD’ye karşı geliştirilen bir proje gibi görünmesine karşın; küreselleşme sürecinde karşısında en önemli engel olarak ulusal devletleri gördüğünü her fırsatta dile getiren ABD’nin de açık desteğini almıştır. Çünkü, kendilerine üs olarak Amerika’yı seçen uluslararası mali sermayenin karşısına küreselleşen kapitalizmin kurallarını harfiyen belirlemiş olan tek bir Avrupa devleti çıkacaktır. Kendi sanayilerini yıkıcı ABD rekabetine karşı korumak için birleşen Avrupalı kapitalistlerin istediği ‘demokrasi’nin ve ‘medeniyet projelerinin’ ardında yatan tek neden, kendilerine dayatılan saldırgan politikalar karşısındaki tek seçeneklerinin bu olmasıdır. Bu neden Birleşik Avrupa’nın barışçı bir proje etrafında mümkün olacağı yolundaki iddiaların yanında, Türkiye’de demokrasinin bu şekilde geliştirilebileceği beklentilerini de boşa çıkartmaktadır. Avrupa Birliği’nin mimarları kendilerine muhatap olarak öncelikle Türkiye’nin egemen güçlerini görmek istediğini her fırsatta dile getirmekte, ancak isteklerinin gerçekleşmediği durumlarda, yüzünü Türkiye bürokrasisi ile çatışma halindeki kuruluşlara çevirmekte olduğunu açıkça beyan etmektedirler.

Tekrar başa dönersek, eğer Avrupa Birleşik Devletleri, Türkiye’deki ücretli kölelik düzenini ve elde edilen artık değeri paylaşma kavgası içindeki burjuvaziyi, bürokrasiyi ve bunların  polis devleti uygulamalarını her geçen gün daha da yoğunlaştırma yolundaki çabalarını bırakın geriletmeyi daha da meşrulaştıracaksa nasıl ilerici olabilir? Lenin 1915’lerde gündeme gelen tartışmada, “... bu sloganın ‘Alman, Avusturya ve Rus monarşilerinin devrimle alaşağı edilmesi olmaksızın’ anlamsız ve yanlış olduğu”nu vurgularken, günümüzde hangi kriterlerle doğru olabilir?

Yaşamlarını Birleşik Avrupa Devletleri’nin gerçekleşmesine bağlayan ‘yeni liberal’ çevrelerin demokratik beklentilerinin çok azının dahi gerçekleşme olanağı olsa, dikkatli bir şekilde desteklenmesi söz konusu olabilirdi. Çünkü, ‘Gerçekten demokratik bir doğrultudaki siyasal değişmeler ve hele de siyasal devrimler hiçbir zaman ve hiçbir koşul altında’ kapitalizm karşıtı söylemleri gölgeleyip zayıflatamaz, tersine daha da yakınlaştırır ve tabanını güçlendirir. Oysa bugün gerçekleşmekte olan Birleşik Avrupa, bu güçlerin süreç dışına atılmasını kolaylaştırırken, küreselleşmeci kapitalizmin önünü açmaktadır.

Birleşik Avrupa Devletleri sürecine karşı çıkan, ancak söylemlerini anti-kapitalizm temelinde değil de, ulusalcılık temelinde gerekçelendiren ve çözümü Türkiye’nin Avrupa’dan uzaklaşmasına bağlayan ‘sol’ güçlerin sloganları da ayrıca dikkatle ele alınmalı. Lenin, Birleşik Avrupa Devletleri’ne salt ve benzer siyasi nedenlerle karşı çıkanları şöyle yanıtlıyordu;  “(Yalnız Avrupa değil), bir Dünya Birleşik Devletleri, -komünizmin tam zaferi, demokratik devlet de dahil olmak üzere devletin toptan yok olmasını sağlayana dek- bizim sosyalizme bağladığımız ulusların birliğinin ve özgürlüğünün devlet biçimidir.”