| mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu |
Mesut Mahmutoğulları Özgür Üniversite Forum Ocak 2002 |
GELENEKSEL
SENDİKAL YAPILARIN DURUMU
Bu gün yapısal kriz içinde olduğunu söylediğimiz geleneksel sendikal
yapıların mevcut durumunu anlamak için, onun biçimini kemikleştiren II.Dünya
Savaşı sonrası oluşan dünya düzeni ile ilişkisi içinde ele alıp incelememiz
gereklidir. Bretton Woods’ da
oluşturulan bu düzen ile, tekelci kapitalizm ABD’ nin egemenliğinde büyük bir
ekonomik genişleme gerçekleştirdi. Oluşturulan Dünya Düzeni, Keynes’ in ekonomik
politikalarına göre düzenlenmiş ulusal ekonomiler ve sosyal devlet yapısı üzerine
oturtulmuştur. Bu ekonomik program, hem yıkılan kapitalist dünyanın onarımının sağlanmasında hem de
yeni ve güçlü bir olgu olarak şekillenen Sovyet Blok’ unun varlığının da
belirleyici olduğu, yeni emperyalist güç ve dengeler üzerinde yeniden paylaşılan
dünyanın ve sömürü ilişkilerinin korunmasında işlev görmüştür. Bu program, tam
istihdama dayalı, tam gün, kesintisiz ve sürekli çalışma, fordist üretim biçimi
ile yığınsal ve istikrarlı bir üretim örgütlenmesine dayanıyordu. Kapitalist
üretim ilişkilerinin ve pazarın geliştirilmesini sağlayan “Sosyal Devlet”
yapılanışı bu üretim organizasyonun siyasal-sosyal karşılığıdır. Bu gün
tartıştığımız sendikal yapılar tam da bu üretim, istihdam ve sosyal devlet
yapılanışı içinde güçlenmiştir. Bu sendikal yapılanışların özelliklerini
belirtmekte yarar var. 1-Sendikalar,
işçi sınıfını kaba bir “çalışan” kategorisi içinde örgütlemişler,
mühendisler, büro çalışanları, hizmet sektörü çalışanları, kadın
çalışanlar vb. sınıf içi farklı grup ve katmanlar bu sendikal örgütlenme kapsamı
içinde algılanmamıştır. Kapsamış
olduğu alanlarda ise bu unsurların örgütlenme içindeki
yerleri ikincildi. Bu kaba, standart çalışan algılayışı üzerinden, ücretli
emeğin iktisadi ve sosyal kazanımları için mücadele,
temel politika olarak belirlenmiş, ücret sendikacılığı egemen anlayış
olmuştur. 2-Sendikalar
genellikle merkezi bürokratik bir yapıda örgütlenmiş, ulusal ve uluslar arası
federasyonlaşma ve konfederasyonlaşma ile bürokratik
merkeziyetçilik dünya bağlamında daha da güçlenmiştir. Lider kadrosunun profesyonel ve geniş yetkilerle
donatıldığı, üyelerin ise çıkarlarının korunması için yetkisini temsil üzerinden bu liderlere bıraktığı bir
“demokratik-bürokratik- merkeziyetçi” yönetsel yapılanış söz konusudur. Sendika
merkezinden, işyerlerine kadar olan ara süreçlerde, özellikle öne çıkan
aktivistlerin, oluşturulan bürokratik hiyerarşi içinde yarı veya tam profesyonel
olarak konumlandırılmaları ile, bürokratik merkeze uyumları sağlanmıştır.
Delegelik sistemi bu ilişkilerde en etkin bürokratik denetim aracı olmuştur. Böylece
üyelerin örgütsel işleyişe, karar alma süreçlerine
katılımı olabildiğince alt düzeyde tutulmuştur. 3- Siyasal
partilere belirli bir mesafede durmak biçiminde yaşanan “tarafsızlık” bir genel
tavır haline gelmiştir. Siyasal partilerin uzantıları olarak kurulan sendikalar
da(özellikle dünya savaşı öncesi) giderek sözü edilen tarafsızlık zeminine
kendilerini taşımışlar, taşıyamayanlar ise, marjinalleşmişlerdir. Çevre ülkelerde
sendikal yapılar, doğrudan siyasal alandan kopartılan iktisadi alanın örgütleri
şeklinde yukardan aşağı devlet denetiminde oluşturulmuşlardır. 5- Sendikaların
legalizm anlayışları, meşru mücadele zemin ve olanaklarını yasallıkla sınırlayan
bir çerçevededir. Bu anlayış sendikaların sistemin uzantıları haline gelmesine,
sınıfın kapitalizm karşısındaki tarihsel konumlanışlarının
muğlaklaştırılmasına neden olmuştur. Yine bu anlayış sendikaların, toplumsal
değişim hedefinin uzağında, statik, hantal ve gelişmelerin nesnel olarak uzağında
durmalarına neden olmuştur. 4-Dayanışma ve
kolektif mücadele dinamiği, mevcut sendikal
yapılarca istismar edilmiştir. Kolektiflik, çalışanların edilgen temsiliyeti üzerinden bürokratizme
teslimiyete ve ücret pazarlığına indirgenmiştir. Sınıf içi farklılaşmalar,
toplumsal hayattaki gelişme ve değişmelerle ortaya çıkan sorunlar karşısındaki
duyarsızlık egemen tavır olmuştur. Dayanışma ise,
ücret pazarlıkları sırasında ortaya çıkan uyuşmazlıklarda güç
gösterisinde ve kitlenin tepkisini yönlendirmede araç olarak bürokrasi tarafından
kullanılmıştır. Bu güç, yaşanan
üye kaybı, sendikasızlaştırma ve
devletin artık terbiye aracı olarak kullandıkları denetim araçları ile giderek
kaybedilmektedir. Artık bir çok sendika ve konfederasyonlar, bu zeminde varlıklarını,
ellerindeki fonları ve gayri menkulleri satarak sürdürmekte ve giderek fiili olarak
iflas ederek ortadan kalmaktadır. 6-Üye işçilerin
eğitimi de bu bürokratik yapılanmadan payını almıştır. İşçinin sınıf
bilincine sahip olmasında ve sınıf mücadelesinin etkin fiili önderleri haline
gelmesinde ve örgütsel mücadelenin gelenekselleştirilmesinde önemli işlevler gören
örgüt içi eğitim de bürokratik bir iş haline gelmiştir. Öyle ki özellikle son
yıllarda, sendikaların eğitimci kadrosu uzman adı altında sendika memurlarına
dönüşmüştür. Uzmanlar, sınıf bilincinden, asgari genel kültür, politika ve
sosyal bilgilenmeden yoksun “cahiller” haline gelen sendika liderlerinin
danışmanları haline gelmiştir. İşçinin eğitimi ikincil görev olmuştur. Eğitim
yöntemi ve araçları açısından eskiyen eğitim çalışmaları, işçiler için bir
eziyet haline gelmiştir. Eğitim, yayın etkinlikleri, bir nemalanma kaynağı olarak
kullanılmaktadır. 8-Uluslar arası
dayanışma, sendika bürokratlarının tatil gezilerine, fon ilişkileri ile bürokratik
işbölümünün güçlendirilmesine, iç bağımlılık ilişkilerin düzenlenmesine
indirgenmiştir. KÜRESELLEŞME
VE GELENEKSEL SENDİKAL YAPILARIN AŞINMASI
Ulusal emperyalist
devletler ve ulusal ekonomiler üzerine oturtulan kapitalist ekonomik düzen 1970’
lerden itibaren değişmeye başlamıştır. Özellikle 1980’li yıllarla birlikte,
şirket birleşmeleri, uluslar arası ortaklıklar vb. yöntemlerle, ulusötesileşen
sermayenin dünya çapında, üretim, çalışma ve istihdam koşullarını işkolları
düzeyine kadar denetleyecek organizasyonu oluşturmaya başlamışlardır. Bu yeni
yönelim tüm verili, ekonomik, sosyal ve siyasal ilişkilerin zeminlerini alt-üst
etmiştir. Bu yeni sürecin
ortaya çıkardığı sonuçları kabaca ifade edersek: 1-Ulusötesi sermaye, önemli ve stratejik sanayileri elinde
tutmakla birlikte, asıl olarak üretimin, değişimin ve yönetimin bilgisini,
değerlerini(ideolojisini) ve yoğun teknoloji üretimini bir işkolu çerçevesinde
örgütlenmektedir. Bununla birlikte, standardizasyon, çevresel kriterler, eşitsiz
ortaklıklar, şirket evlilikleri ve yutmaları gibi araçları devreye sokarak, sermaye
içi tasfiyeyi de gerçekleştirmektedir. Kirli, katma değeri düşük, yoğun sınıf
mücadelesini içeren sanayileri, daha diktatoryal, emek
ve çevre standartları görece daha düşük ülkelere kaydırmaktadır. Bilgi-değer ve
yoğun teknoloji üretim egemenliğini elinde bulunduran ulusötesi sermaye, ihraç
ettiği sanayi ile birlikte, esnek çalışma-esnek üretim
yöntemleri ve kuralsızlaştırılmış çalışma koşullarını da birlikte
ihraç etmektedir. Oluşturulan ekonomik işlevsellik ve etkinlik ulusötesi emperyalist
sermaye tekelinde, dünyanın tüm bölgelerinde merkezileşmekte,
tüm üretim süreci bu ilişki ile denetlenebilmektedir. Emperyalizm
olgusunu belirleyen, mali ve sanayi sermayesi klasik ilişkisinin yanında bu gün özgün
bir mali sermaye çevriminin varlığına tanık olmaktayız. Mali ve sanayi sermayesi
(ulusötesi sermaye egemenliğinde) en üst seviyede bir bileşiklik yaşamakla birlikte,
özgün bir mali sermaye hareketi de söz konusudur. Ulusötesi sermayenin
karlılığında önemli bir oranın üretim dışı faaliyet dediğimiz, finans ve ona
bağlı türev finans piyasalarından elde edildiğini görüyoruz. Mali sermaye
piyasaları, artık üretimin finansal kaynağının yaratılmasının ötesinde,
emperyalist yoğunlaşmanın ve merkezileşmenin özgün bir alanı haline gelmiştir.
Günümüzde reel ekonomiden finansa aktarılan kaynakların eskiye oranla çok daha fazla
arttığı bir gerçektir. Ulusötesi sermayenin belirlediği
yeni sürecin en karakteristik yanlarından biri de budur. Eski ekonomik
düzen içinde kapitalist pazarın geliştirilmesi korunması, istihdam, sosyal-ekonomik
ilişkilerin düzenlenmesi ve korunmasında işlev gören klasik ulus devlet
ekonomilerine, ulusötesi sermayenin bu yeni düzen ve hiyerarşi içinde ihtiyacı
kalmamıştır. Geliştirdiği küresel üretim
ve denetim ilişkileri ile bu görevleri fiili olarak yerine getirmektedir. Ulus
devletler, sermayenin uluslar arası düzlemde sınırsız hareketini yerel, bölgesel
düzeyde sağlayacak yapılar olarak yeniden inşa edilmekte ve yeni düzenin militarist
korunmasına indirgenmiş bir görev alanına hapsedilmek istenmektedir. 2-Gerek metropol
ülkelerde gerekse yatırımların kaydırıldığı ülkelerde, yeni üretim ve istihdam
koşulları genel olarak şöyledir. -
Tam istihdama
dayalı, tam gün, kesintisiz ve sürekli çalışma yerini, esnek çalışma, esnek
çalışma zamanı, esnek istihdama bırakmıştır. Yoğun bir işsiz ordusu ortaya
çıkarmıştır. -
Verimliliğin
artışını sağlayan daha az işçi ile daha çok ve “kaliteli” üretimi sağlayan,
kalite çemberleri, toplam kalite ve post-fordist iş örgütlenmesi gelişmiştir. -
Yığınsal ve
istikrarlı üretimin yerini, stoksuz, değişken üretimi sağlayan “tam zamanında
üretim” almıştır. -
Mali açıdan
büyüyen şirketlerin üretimlerini, taşeronlarla, fason atölyeler eliyle, büyük
işletme ortamlarında gerçekleştirmekten vazgeçmişlerdir. Bu parçalamayı aynı
ülke içinde yaptıkları gibi, değişik ülkeler arasında da yapabilmektedirler.
ALCATEL’ in yönetim kurulu başkanı bir açıklamasında şunları söylemekte: “şirketimiz
2002 yılı sonuna kadar dünyada 100 civarında olan fabrika sayısını 12’ e
indirmeyi hedeflemektedir. Mümkün olan en kısa sürede fabrikasız bir şirket
olacağız” yorumunu yamaktadır. -
Yarı zamanlı
çalışma, eve iş verme, küçük işletmelerde, taşeron ve fason atölyelerinde
çalıştırma ile çalışanlarla toplu pazarlık yapmanın nesnel ilişkileri ortadan
kaldırılmıştır. Kayıt dışı çalışma ile, herhangi bir sözleşmeye bağlı
olmaksızın işverenin tek taraflı belirlediği koşullar altında çalışma işçilere
dayatılmıştır. Çocuk emeği ve kadın emeği sömürüsü yoğunlaşmıştır. -
Özellikle büyük
ölçekli fabrikalara sahip, şirketler, Toplu İş Sözleşmesi yerine, Bağımsız
İşyeri Sözleşmesini dayatmakta ve bunu başara bilmektedir. Bu konuyu ayrı başlık
altında inceleyeceğiz. -
Özellikle ciddi
bir büyüklüğe ulaşan hizmet sektöründe, bireysel sözleşme ağırlıklı bir
ilişki haline gelmiştir. Kalite çemberleri ve toptan kalite organizasyonları da
özellikle imalat sektörü içinde bireysel sözleşmelerle birlikte yürütülmektedir.
Aşırı çalışma her sektörde yoğunlaşmıştır. -
Eski üretim ve
istihdam ilişkilerinin önemli özelliklerinden olan ve toplu sözleşmelerle sermayeye
yüklendirilen iş güvencesi, iş sağlığı gibi haklar çalışma ilişkileri
dışında, çalışanların bir bedel ödeyerek kazandıkları hizmetler haline
getirilmiştir. -
Borsa, hisse
senedi, tahvil gibi finans araçlarıyla işçinin sermayeye dolaylı bağımlılığı
geliştirilerek, işçi kimliğini dejenere eden şirket aidiyeti ilişkisi
geliştirilmiştir. Bu gün özellikle merkez ülkelerde, işçilerin toplam geliri
içindeki, ücretlerin oranı düşerken, borsa, hisse senedi ve rant ilişkilerinden
kaynaklanan gelirlerin oranı artmaktadır.Özellikle son yıllarda bu ilişki sayesinde
şirket vatandaşlığı, dünya vatandaşlığı gibi yeni kavramlar geliştirilmeye
çalışılmaktadır.. -
İşçinin
şirketiyle olan bu ilişkisi, sendikaların, ücret ve sosyal haklar zeminindeki
geleneksel konumlanışını nesnel olarak ortadan kaldırmaya zorlamaktadır. -
Yeni iş
örgütlenmesiyle sınıf içindeki parçalanmışlık yoğunlaşmıştır. Özellikle
hizmet sektörü kategorisinde istihdama indirgenmiş nitelikli iş gücü, imalat
sektöründeki ayrıntılı iş bölümünün neden olduğu basit işler üzerinde
genişleyen niteliksiz iş gücü ve asıl önemlisi de, işsiz yığınlar karşısında
işe sahip olma ve onu da her an kaybetme kaygısının yarattığı tepkisizlik, özgün
sorunlar olarak ortaya çıkmıştır. Tüm bu olgular, işçi sınıfı içinde
geleneksel dayanışma zemin ve ilişkilerini ciddi bir tahrifata uğratmaktadır. -
Sürecin en önemli
gelişmelerden biride, mülksüzleşme ile işçi sınıfının niceliğinin
arttırmasıdır. Ama bununla birlikte mevcut sınıf içi ilişkilerdeki
parçalanmışlığa ek olarak, işçileşen yığınların, geldikleri sınıf ve
toplumsal grubun özelliklerini hala taşıyor olmaları, nicel bir artışın yanında,
sınıf içi parçalanmışlığı derinleştiren etmen olmaktadır.. -
Toplumun tüm
yerleşik ilişkilerinin alt üst oluşu işçi
sınıfı içinde de karşılığını bulmaktadır. Bireysel, sosyal, geleneksel, ahlaki
değerlerin, cinsiyetler ve kuşaklar arasındaki ilişkilerin köklü değişikliğe
uğramasıyla ortaya çıkan karmaşık sorunlara
mevcut yapılarıyla sendikalar yanıt üretememektedir.Güçlenen bireyselleşme ve
bireysel var oluşa kilitlenen yaşam anlayışı, yaşanan sahipsizlik koşullarında,
dayanışma duygularını ve anlayışlarını da nesnel olarak aşındırmaktadır. Tüm bu
gelişmeler, tarihsel olarak önemli işlevler görmüş sınıf örgütlenmelerinden olan
sendikaların yükseldikleri zeminde ciddi erozyon ve kaymalara neden olmuştur.
Geleneksel sendikal yapılanmanın bu sürece uyum gösterecek anlayış ve yapısal
değişimi yaşayamaması, kendisini bir yapısal kriz olarak ortaya koymaktadır. Bu kriz
salt sendikal örgütler için değil, politik örgütlenmeler ve ideolojik paradigmalar
içinde geçerlidir. Mevcut yapılar ve
ifade edilen gelişmeler arasındaki kopukluk somutta kendisini şu sonuçlar şeklinde
ortaya koymaktadır. 1- Bürokratik
merkeziyetçilik, işçi ile sendikal organlar arasında bürokratik yapıyı yeniden
üreten bir temsil krizini derinleştirmiştir. Sendikaların fiili olarak ortadan
kalkmasına neden olacak duruma gelmiştir. Bu durum, sendikaların mevcut sürecin
karmaşık sorunlarına yanıt üretebilecek dinamik yapılar haline getirilmesinde bireysel veya örgütsel iç müdahalelerin
gerçekleştirilmesi önünde engelleri daha da aşılamaz hale getirmiştir. 2- Sendikalar,
varlık nedeni olan emek-sermaye çatışmasında ki mevzilenişlerini terk ederek,
sonuçlar üzerinden “rasyonel” bir muhalefeti yeni mevzii olarak
tanımlanmaktadırlar. “Toplumsal hak” ve “adalet”, “eşitlik”, “hakça
paylaşım” gibi talepler üzerinden “yeni”,
sendikal anlayışlar tanımlanmaktadır. Bunun üzerinden, durdurulamaz bir süreç
olarak tanımlanan küreselleşme içinde, emeğin “sosyal haklarının” korunması rasyonel
muhalefetin gerekçeleri olarak ileri sürülmektedir. Bürokratik örgütsel varlığın
sürdürülmesi için, bu rasyonel muhalefet küresel bağlamda dünya sendikal hareketine
dayatılmak istenmektedir. “Küresel Sendikacılık” olarak tanımlanan bu yeni yönelim özellikle
ayrıntılı olarak irdelenecektir. Fakat nesnellik bu rasyonelliğe izin vermeyecektir.
Sermaye terk ettiği düzen içinde, işçi sınıfını denetlemede etkin olarak
yararlandığı bürokratik sendikal yapılara, yeni süreç içinde artık ihtiyaç
duymamaktadır. Hatta bizzat kendisinin yarattığı bir takım kurumlarla, emeğin sosyal
haklarının sorumluluğunu üstlenmek(!) istemektedir. Bu sendikal anlayışın bu
zeminde buharlaşması kaçınılmaz görünmektedir. 3- Ekoloji,
eğitim, sağlık, kadın, cinsel ayrımcılık, etnik ve cinsel kimlikler üzerinde
yaşanan baskılar ve her türden ayrımcılık alanlarında oluşan tepkilere başta
sendikalar olmak üzere her türden sınıf örgütlenmeleri yanıt vermede ve kapsamada
yetersiz kalmışlardır. Tüm bu sonuçlar,
işçilerin ve tüm emekçilerin, sistemin örgütsüzleştirme dayatmalarının yanı
sıra kendi iradeleri ile örgütlerinden kopmalarına, kendiliğinden ama geçici
olmaktan kurtulamayan özgün örgütsel tepkiler göstermelerine neden olmuştur. Her
sorun alanı bu anlamda kendi özgün örgütsel deneyimlerini açığa çıkarmıştır.
Sorunların emek-sermaye çelişki ile ilişkisinin kurulmasını sağlayacak, ideolojik,
politik ve örgütsel dinamikler içinde bulundukları öznel açmazlarından dolayı sarmalayıcı olamamaktadır. Bu özgün
deneyimlerin sorunları çözmekten çok, tepkinin boşaltılmasında, giderek sistemin
bir uzantısı, dolayısı ile sorunun bir parçası haline gelmektedir. STK olarak
tanımlanan bir form içindeki bu örgütsel anlayış ayrıca önümüzde aşılması
gereken yeni ve önemli bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. STK lar, demokrasi,
katılım ve dönüştürücü eylemin tek aracı olarak topluma sunulmakta, toplumun
içindeki her sınıf ve gruptan insan bu yapılar içinde bir araya gelerek, sınıflar
üstü bir üst kimlik ve statüde tarihsel kimliklerinden uzaklaştırılmaktadırlar.
Geleneksel örgütlenmelerin yozlaşmışlığı ve çürümüşlüğü de bu süreçte katalizör olmuştur.
YENİ SALDIRI
DALGASI: İŞYERİ SÖZLEŞMELERİ
Ulusötesi sermayenin işçi sınıfının TİS haklarına yönelik
saldırılarına yönelik özgün örneklerinden biride, İsveç Orijinli çok uluslu bir
kağıt şirketi olan SCA’ nın ABD Georgia-Pasific bölgesinde satın aldığı 9
fabrikada, AFL-CİO’ ya bağlı PACE(Uluslar arası Kağıt, Endüstri, Kimya ve Enerji
İşçileri Sendikası) sürdürdüğü TİS görüşmelerinde ileri sürdüğü
taleplerde ortaya çıkmakta. Şirketin taleplerinden bazıları şunlar: ·
Sözleşme,
SCA’nın sendikayla hiç bir görüşmede bulunmaksızın işyerinde yeni çalışma
hüküm ve kurallarını ·
Sözleşme ile,
Şirkete, çalışma programları ve çalışma sürelerini çalışanların kişisel
yaşamı ya da aile ilişkilerini ·
Kıdemle ilgili
tüm düzenlemeler kaldırılacak. (Kıdemle ilgili bu hüküm, ABD endüstriyel
ilişkilerinde dokunulmazlığı ·
Çalışanların
normal çalışma sürelerinin ötesinde çalışması gerektiği zamanlarda tüm yemek
ödentileri kaldırılacak. ·
Haftanın hangi
gününde ve günün hangi saatinde olursa olsun işçilerin yaptıkları çalışma
karşılığında şimdiye kadar ·
Sözleşme ile
şirkete, sendikasız işçiler tarafından yapılan tamir ve bakım işlerinde sözleşme
dışı davranma ve bu ·
Fazla Mesai
sınırsız ve zorunlu hale getirilecek. ·
Sağlık
sigortasının bedelinin %50 ödemesi ile ücretlere, 3 yıl süreyle hiç bir artış
sağlanmıyacak. ·
Haftasonu ve
tatillerde yapılan primli ödemeler kaldırılacak. ·
Gerek duyulursa
tüm çalışanlar tatiller ve hafta sonlarında da çalışacak.
Söz konusu sürecin çalışma yaşamında ne tür gelişmelere açık olduğu
konusunda bir başka somut örnek de, Dünya Bankasının Meksika için hazırladığı
“Ülke Raporu” nda ortaya çıkmakta. Ülkemizde de bu
bağlamda önemli gelişmelere tanık olmaktayız. Özellikle kriz sonucu yaşanan yoğun
işten atmalarla işsizliğin artışı bahane edilerek, TİSK öncülüğünde, İşten
atılmaların önüne geçmek, istihdam yaratıcı politikalara destek vermek amacıyla,
tüm işçi konfederasyonları ortak bir çalışma programı geliştirme kararı
aldılar. Bu karar doğrultusunda 5 Eylül 2001 tarihinde
TİSK’ in çağrısı ile toplantı düzenlendi. Bu çalışmaları, MESS’ in
imzalanmış toplu sözleşmeleri askıya alma ve yukarda örnekleri verdiğimiz VW
modelini sendikalara dayatma hazırlıkları ile birlikte ele aldığımızda, dünyadaki
bu yeni yönelimin ülkemizde de hayata geçirilmesinde, Sendika Bürokratlarının
yedeklenmesi ile ilgili önemli bir adımın atıldığını söyleyebiliriz “KÜRESEL SENDİKACILIK”
Son yıllarda sıkça dile getirilen ve ICFTU(Uluslar arası Hür Sendikalar
Konfederasyonu)’ nun 3-7 Nisan 2000 tarihinde G. Afrika’ nın Durban kentinde
yaptığı 17. Dünya Kongresinde kabul edilen ana politika belgesi olan “Sosyal
Adaletin Küreselleştirilmesi- 21. Yüzyılda Sendikacılık” ile sendikal politika
haline getirilen Küresel Sendikacılık hareketini
ayrı bir başlık altında irdelemek, bağlamımız açısından çok önemli.
Yeni politikanın gerekçeleri, küreselleşme diye tanımlanan sermayenin yeni
yöneliminin üretim süreçlerinde, toplumsal, ekonomik ilişkilerde ortaya çıkardığı sonuçlar, mevcut sendikal
yapıların aşınması ve yeni sürece yanıt üretebilecek yeni sendikal anlayış ve
yapılanmanın gerekliliği olarak açıklanmaktadır.
Fakat ne yazık ki bu sorunların aşılmasında temel perspektif,
küreselleşmenin durdurulamaz bir süreç olduğu ve bu sürecin emekçiler açısından
yarattığı olumsuz sonuçlara, küreselleşmeye teslimiyet zemininde, sermaye ile ortak
bir çalışmayı yürüterek çözümler üretmek olmuştur.
Nedenlerde ortak tespitler yapmaktayız. Fakat çözümde, işçi sınıfının
tarihsel çıkarları ile, bürokrasinin çıkarları belirleyici olmakta, bu yüzden
farklılaşmaktayız. Bunu net olarak ortaya koymak için alıntılara baş vuracağız.
Dünya Sendikalar Başkanı sıfatıyla Brezilya’daki sosyal forum yerine Davos WEF(Dünya Ekonomik Forum) zirvesine
katılan ICFTU Genel Sekreteri Bill Jordan, Porto-Allegre için yaptığı basın
açıklamasında “Küreselleşmenin yararlarından eşit biçimde yararlanmak mümkün
olabilir; ancak yapılan hatalar hemen düzeltilmek zorundadır” demektedir.
İkinci alıntımız, derdimizi anlatabilmek açısından biraz uzun olacak.
Alıntı İsveç Sendikalar Konfederasyonu(TCO)’nun Çok uluslu Şirketler
İlkeleri(OEVD) ile ilgili olarak yapılan toplantını basın açıklamasından.
“Küreselleşme ve sosyal sorumluluk
bir madalyonun iki yüzü olabilir. OEVD’nin sanayi ve iş alemi için yeni etik
kurallar dizisi işçilerin refahı ve şirketlerin rekabet gücünü arttırma amacıyla
kullanılabilen bir araç haline getirilebilir. Bunun da ötesinde bu kurallar çevre,
kirlilik, çocuk işçiliği ve emek sorunlarına yanıt verme amacıyla da
kullanılabilir.
Üçüncü
alıntımız ise, ETUC(Avrupa Sendikalar Konfederasyonu) başkanı Emillio Gabaglio’ nun
son kongrede yaptığı konuşması ve Avrupa Özel Sektör İşveren Sendikaları (UNICE)
Genel sekreteri Dırk Huding’ in yanıtından olacak.
ETUC Genel
Sekreteri Emilio Gabaglio; “Avrupa Sendikal hareketi kaale alınan bir güç
olarak kalmak istiyorsa, her ne kadar yutması zor bir ilaç olsa da, nefret edilen
Patronlarla işbirliği yapmayı öğrenmek zorundadır .Geride bıraktığımız
yüzyılda Avrupa’daki çalışma yaşamı ilişkileri hep “biz ve onlar” şeklinde
ifade edilen bir zıtlık içersinde ve işçi-yönetim arasında keskin hatlar çizilerek
geçti. Bu anlayışın artık değiştiğini ve bundan sonraki çalışma yasalarının
iki sosyal taraf arasındaki yapıcı diyaloglar doğrultusunda çıkarılması
gerektiğini belirtiyor.” ETUC Genel Sekreteri ayrıca, “örgütünün
değişen çalışma dünyasının gerektirdiği zorlukları karşılamaya tam anlamı ile
hazır olduğunu ve uluslar arası ticaretin küreselleşmesi ile artan rekabet
baskıları ve Euro bölgesinin yeni ekonomik gerçekliklerine adapte olmaya hazır
olduğunu belirtmekte” İlk kez 1992’de imzalanan Maastricht
anlaşması ile gündeme gelen ve bu güne kadar yeterince hayat bulamamış olan Sosyal
Diyalog konusunda Avrupa Özel Sektör İşveren Sendikaları UNICE Genel Sekreteri
Dırk Hudig ise; “bu alanda yol kat edilememesinin asıl sebebinin işçi
sendikalarının modası geçmiş ilke ve ideolojilerde ısrar etmesi olduğunu
belirtiyor. Hudig, işçi sendikaları ile aralarında hala büyük düşünce
farklılıkları olduğunu, sözgelimi Avrupa ekonomisinin canlandırılması konusunda
Sendikaların “ücretler üzerinden talebin arttırılması” önerisine karşılık,
UNICE’e göre asıl problemin Avrupa’daki iş adamlarına gerekli güven ortamının
sağlanamamış olması olduğunu ve Avrupa’nın derhal cazip bir yatırım alanı
haline getirilmesinin kaçınılmaz olduğunu belirtiyor. Hudig, önce ekonominin
sağlıklı bir işleyişe kavuşturulması gerektiğinin ve ancak bundan sonra sosyal
konularla ilgilenilebileceğinin altını çiziyor. Hudig, Avrupa sendikalarının bu
bağlamda esnekliği kabul etmeleri gerektiğini, sabah 9, akşam 5 olarak bilinen eski
moda çalışma tipinin artık işlerliğini yitirdiğini ekleyen Hudig, part-time
çalışmanın full-time çalışma gibi kabul edilmesi ve ek emeklilik katkılarından
artık vazgeçilmesi gerektiğini belirtiyor.” Önemli bir
alıntı da, kimya, enerji, maden işkolunun uluslararası örgütü ICEM’ in 2. Dünya
Kongresinde sunulan “Küresel İktidara Karşı Küresel Sendikal Stratejiler” isimli
ana politika belgesinden. “Dev şirketlerin
küresel düzeydeki hükümetlerarası kuruluşlar aracılığıyla demokratik denetime
tabi tutulmasında ısrar ederken, şirketlerin içerden nasıl yönetildiklerine tekrar
göz atmak önemlidir. Toplumsal çıkarlara genellikle uzun vadeli yaklaşıma dayalı
yatırım kararları ve kendi toplumlarına ya da ülkelerine kök salmış
yatırımcılar hizmet eder. Bu yatırımlara dışardan eklenecek yatırımlarında aynı
şekilde toplumun uzun vadeli çıkarlarına uygun olması gerekir. Küreselleşmenin
içerdiği tehlike esas olarak istikrarsız ve değişken yatırımları özendirme
eğiliminden kaynaklanır. Bu yatırımlar ise kendi kar çıkarlarına uygun olarak
ülkeden ülkeye kayar. Yatırımın
köklerine bağlı kalmasını sağlamanın en iyi yolu, yatırıma katkıda bulunmuş
olan işçilere ve yöre halkına şirketten güvenilir bir pay vermektir. Şirket içinde
yeni bir iktidar ilişkisinin oluşması gerekir. Yasal mülkiyet haklarıyla
güçlendirilmiş gerçek karar alma yetkisinin işletmenin işçilerinde ve işletmenin
faaliyet gösterdiği yörenin halkında olması gerekir. Geçmişte ulusal düzeyde
yasalara girmiş bu kazanımların küreselleşmenin baskısına karşı güçlü bir
biçimde savunulması gerekiyor. Sanayileşmiş ekonomilere doğrudan yapılan yabancı
yatırımların oranı, sınır ötesi birleşmelerdeki artış nedeniyle 1988’ de
yaklaşık %70 arttı. Bu süreç sonunda bir çok sektörde endüstriyel ilişkilerin
kültürü ve pratiği değişmeye başladı.
Sendikaların mevcut yatırım modellerinin anti-sosyal etkilerini göğüslemek için,
etkin endüstriyel demokrasi sistemleri konusunda yeniden tartışma açması gerekiyor. İşçilerin
malı olan emeklilik fonları üzerinde denetim mekanizmaları oluşturmak için
sendikaların yapacağı daha pek çok şey var. Bu tür fonlar genellikle kimliği
belirsiz yöneticiler tarafından-hatta şirket yönetimi tarafından- yönetiliyor.
Çoğu zaman işçilerin emeklilik hakları şirketin sermaye varlığının bir bölümü
olarak kabul ediliyor ve bu hakların gerçek sahiplerine danışılmadan ve hatta devam
edeceği güvencesi verilmeden başkalarına devri yoluna gidiliyor. Emeklilik fonları
üzerinde doğrudan oy denetimi sağlanması, işçilerin şirkette şeffaflığın ve
demokrasinin arttırılması yönündeki taleplerine yeni bir olanak yaratacaktır.” Bir
başka alıntıda, ICFTU’ nun 22-24 Kasım 2000 tarihlerinde Bürüksel’ de yaptığı
Yönetim Kurulu toplantısında karar altına alınan gelişme raporundan kısa bir özet. “2000 yılı Ekim
ayında bir ICFTU delegasyonu olarak Dünya Bankası Başkanı James Wolfhenson ve IMF
Başkanı Horst Kohler’ le görüşmek üzere bu iki finans kurumunun Washington’ daki
ofislerini ziyaret ettik. Bu iki insan, DB ve IMF’ nin Washington bürolarında
ülkelerini temsil etmektedirler. Daha da önemlisi bu kişiler her iki kurumun da
yönetim kurulunda oy kullanmaktadırlar. Biz, ICFTU delegasyonu olarak kendileriyle
güçlü bir ilişki tesis etme ve temel çalışma standartlarının tanınmasına
yönelik taleplerimizi ilettik. Bay Kohler IMF olarak ILO’ daki temel çalışma
standartlarının desteklediklerini, Bay Wolfhenson da IMF ile aynı görüşte
olduklarını fakat bizimle birlikte çalışmaya da söz verdiklerini ve DB tarafından
finanse edilen projelerde şirketin temel çalışma standartlarına sadık kalması için
ısrarcı olacaklarını belirtti. Bu görüşmede önemli bulduğumuz bir diğer konu
ise, her iki kurumun da bizimle müzakerelerde bulunacağını ve bizim de IMF ve Dünya
Bankası içerisinde TUAC’ ın OECD
içindeki konumuna benzer bir konuma gelip gelemeyeceğimiz konusunda görüşmelerin
yapılabileceğini belirtmeleridir.” Sanırım
yukarda sözü edilen toplantı yararlı olmuş ki, ICFTU (Uluslararası
Hür Sendikalar Konfederasyonu) Ekonomik ve Sosyal Konsey TILS Görev Gücü
toplantısında DTÖ’ nün Katar’da yapılacak 4. Bakanlar Konferansına destek
verilmesi ya da karşı çıkılması yönündeki farklı görüşler ortaya atılmasına
rağmen, toplantının sonunda ICFTU’nun yeni bir raundun toplanmasına karşı bir
duruş almaması gerektiği üzerine fikir birliğine varıldı. ICFTU da bu kararın
alınmasındaki en önemli etken ise yeni roundun içiriğinin henüz belli olmayışı
oldu. AB üyesi ülkelerin sendikaları ise AB kurumlarınca Katar için yapılan
hazırlıklarda AB düzeyinde çalışma standartlarının düşürülmesi yönündeki
hazırlıklardan endişe duyulduğu belirtildi. Diğer yandan, çalışma standartları
konusunda Katar gündemine dahil edilmesi için her yerde yoğun çaba sarf edilmesi
gereği vurgulandı. Hatta, Katar konferansından istenilen sonuç elde edilmese bile
Sendikal Hareketin geleceğe dönük söyleminin, talebin değişmediği şeklinde
belirlenmesi üzerinde anlaşma sağlandı. Bu yazının
yazıldığı sırada, ICFTU ve ETUC’ un Katar-Doha’ da yapılacak Yeni Round’ da
yönelik tavırlarını sergileyen açıklamaları geldi. Genel eğilimlerini destekleyen
fakat, son yıllarda küreselleşme karşıtı eylemliliklere denetimi dışında katkı
koymaya başlayan işçi kitlesini bir biçimiyle denetim altında tutacak bir eylemlilik
de önerilmektedir. ICFTU’ nun
“Sendikaların Küresel Eylem gününe siz de Katılın !” adılı eylem çağrı
metninde şular söylenmektedir:
Evet, küresel bir
eşitlik ve adaleti getirecek bir küreselleşme istiyoruz! taleplerini ve şiarlarını
haykıracak.” ETUC'un 9-13
Kasım 2001 tarihlerinde Katar’ın Başkenti DOHA’ da yapılacak Dünya Ticaret
Örgütü 4. Bakanlar Konferansına bakışını anlatan ve üye sendikalara gönderdiği
raporda şunlar söylenmektedir: “Büyüme ve
istihdam : ETUC geçmişte, 1992 AB Genişleme Süreci ve tek piyasa girişimleri de dahil
olmak üzere ticaret müzakerelerini desteklemiş ve bu yoldan büyümenin
hızlanacağını, işsizliğin azalarak istihdamın artacağını öngörmüştü. Her ne
kadar temel çalışma standartlarının iyileştirilmesi en fazla öneme sahip konu
olarak varsayılsa da, Avrupa işçilerinin doğrudan çıkarları düzleminde
düşünüldüğünde yeni bir müzakere sürecinin desteklenmesinin gerisindeki en
büyük neden büyüme ve istihdam artışı beklentisidir. Evet, bu sürecin sancılı
geçeceğinden kimsenin şüphesi yoktur, ama bu sancıyı hafifletmek için emek
piyasaları, sosyal refah politikaları gibi politikalar da vardır. Bu argümanların
göz ardı edilmesi, asıl resmin gözden kaçırılması ETUC'nin geleneksel anlamda
savunduğu AB bütünleşme sürecine ilişkin argümanlarına da zarar verecektir.
Ayrıca bu tip yaklaşımlar bizi, küreselleşme karşıtı ve giderek AB karşıtı,
dünyadaki gidişi durdurmaya çalışan kolaycı yaklaşımlara karşı da savunmasız
bırakacaktır. DTÖ'nün reform
edilmesi : Bazıları için DTÖ'nün tek reform edilme biçimi, onun tümden ortadan
kaldırılması. Böylesi bir perspektif ETUC tarafından kabul edilemez. DTÖ'nün her
yaptığını onaylamayabiliriz, ama şuna şüphe yoktur ki dünya ekonomisini yönetmek
için bir yapıya ihtiyaç vardır ve bu yapı DTÖ'nün kendisidir. Hataları vardır,
ama zaten sorun da bu yanlışların giderilmesidir. Dünya sendikal hareketinin
öncelikleri aşağıdaki başlıkları içermelidir:
(.....)Korumacılık, gelişmekte olan ülkelerin çalışma standartlarının yeni
müzakere gündemine alınmamasına ilişkin argümanlarının temelini oluşturmaktadır.
Diğer yandan, mevcut uluslararası ekonomik sistemin zenginlerin lehine yoksulların
aleyhine işlediği de inkar edilemez. İşte bu nedenlerden ötürü ETUC çözümü DTÖ
içersinde aramaktadır.” “SÖMÜRGECİ
SENDİKALİZM”
Evet alıntılardan
da anlaşılıyor ki, yeni sürecin sorunlarına karşı bir politika olarak belirlenen
“Küresel Sendkacılık”, ismi çok
etkilide olsa, dünya işçi sınıfının en büyük sendikal organizasyonlarının,
sermayenin ihtiyaçlarına yanıt verebilecek ve böylece bürokratik varlıklarını
sürdürebilecek bir adım olmaktan öteye gidemeyecek bir projedir. Daha açık ifade
ile, bürokratizmin ihanetçi yüzünü tamamen açığa çıkaran bir politika. ICFT ve ETUC’ un
bu yeni süreçte sergilediği tavır ve sendikal politikalar, Avrupa Merkezci politika
anlayışın ürünüdür. Bu anlayış bu süreçte ortaya çıkmış değil. Bugün,
özellikle güçlü örgütlülüğe sahip olduğu metropol ülkelerde karşı karşıya
kaldığı tasfiyenin telaşıyla gizlenemeyecek bir netlikte kendini ele vermiştir.
Avrupa Merkezci anlayışın beslendiği kaynakla ilgili şunları söyleyebiliriz. -Dünya isçi
sınıfının eskiden beri var olan zengin ve fakir ülkelerin isçi sınıfı olarak
bölünmüşlüğünün -İşçi sınıfı
içinde mevcut bölünmüşlük ve parçalanmışlıklara yeni bir boyut kazandıran bu
zemin üzerinde yapılanan dev bürokratik sendikal yapılar, dünya işçi sınıfını “siyah ve beyaz isçiler” olarak bölen
politik-pratiklerini kurgulamışlardır. (burada siyah ve beyaz kavramlarını politik
olarak kullanıyoruz; beyaz zengin ülkelerin ücretlilerini, siyah yoksul ülkelerin
ücretlilerini ifade ediyor) -Egemen oldukları
devasa fonlar ve sermaye ile girilen ilişkilerle sendika bürokratlarını tanımlamada
“bürokrat” sözcüğü artık yetmemektedir. Bulundukları konum ve ilişkileri,
“burjuvalaşan bürokratlar” olarak tanımlamak olguyu daha net tanımlayacaktır
sanırım. -Bu ilişkiler ve
konumlanış, doğal olarak emek-sermaye çatışması ekseninin kaybedilmesi(terk
edilmesi) sonucunu doğurmuştur. -Dünya ve Avrupa
üst örgütleri olarak, ellerinde bulundurdukları fonlarla, “siyah işçilerin”
sırtına binen “siyah sendikaları” fonlayarak bu politikalarını dünya
bağlamında yürütmektedirler. “Siyah Sendikaların” bu politikalara karşı tavır
geliştirmeleri, bu fondalardan mahrum kalmalarına neden olacağı için mümkün olamamaktadır. Tıpkı Türkiye’ deki sendika
ve konfederasyonların yaptıkları gibi, ters düşmeme konusunda azami
“duyarlılık” içindedirler. -Tüm bu ihanet
ilişkilerini teşhir eden gelişme, işçileri “beyazlaştıran” konsensüsün,
sermaye tarafından hem “zengin” hem de “yoksul ülkelerde” bozulması olmuştur. -Özellikle
yaptığımız alıntılarda net olarak
ortaya konulan, yeni yönelim ve sendikal politikalar, yeni zeminde sermaye ile yeni bir
konsensüsün yaratılmasına sermayeyi ikna etmek çabasından başka bir şey değildir;
elbette aynı anlayışla ve sermayeye teslimiyet zemininde. ETUC'un 9-13
Kasım 2001 tarihlerinde Katar’ın Başkenti DOHA’ da yapılacak Dünya Ticaret
Örgütü 4. Bakanlar Konferansına bakışını anlatan ve üye sendikalara gönderdiği
rapordan aktaracağımız küçük bir
alıntı, tespitimizi daha net ifade edecektir. “Özellikle
gelişmekte olan ülkelerin sendikaları ve konfederasyonları açısından yeni bir
müzakere sürecinin eşitsizlikleri azaltmayı hedefler bir nitelikte olmasının hayati
önem arzetmesini anlıyoruz. Temel çalışma standartlarının tanınmasını sağlamaya
dönük mücadele de bunun bir parçasıdır. Bu, "güçlü olan zayıfa yardım
etmelidir" şeklinde ifade edilen Avrupa sendikalarının temel yaklaşımı ile de
aynı doğrultudadır (abç)Ticaret anlamında bu, kuşkusuz, "Gelişmekte olan
ülkelere Avrupa'ya ve diğer gelişmiş ülke pazarlarına girişte daha fazla haklar
tanınmak zorundadır" şeklinde anlaşılmamalıdır. Buradaki endişe, böylesi
tutumların geçmişte olduğu gibi korumacılığı güçlendirme eğilimine yol açacak
olmasıdır. Fakat neyse ki dengeleme programlarının önemini kabul eden Avrupa ekonomik
ve sosyal modeli, herkes için daha adil bir dünya sistemi için uzun dönemli
kazanımlara dayalı çok daha pozitif bir bakış açısına izin vermektedir.” Evet,
tartışmanın zenginleşmesine olanak sağlamak açısından, provakatif bir
tanımlamayla, bu sendikal anlayışa, “Sömürgeci Sendikalizm”
diyorum. İŞÇİ SINIFININ
SENDİKALARA KARŞI TUTUMU
Emperyalizmin II.
Dünya Savaşı sonrasından 70’ li yıllara kadar yaşanan görece refah döneminde,
işçi sınıfı geleneksel sendikal yapılarıyla, dönemin elverişli olanaklarından da
yararlanarak elde ettiği kazanımlar, bu bölüme kadar anlattığımız yeni süreçle
kaybedilmeye başlamıştır. Yeni ilişkiler üzerinde oluşan dengeler, sınıf
mücadelesinin seyri, mücadele araç ve
yöntemlerinin yeniden şekillenme ihtiyacını yarattı. Sonuçları
bağlamında özetlersek; dünya işçi sınıfının tüm boyutlarıyla ekonomik
durumunun kötüye gitmesi, işsizliğin artması, üretim yöntemlerinin çalışma
koşullarını ağırlaştırıcı yoğunlukta yeniden düzenlenmesi, yeni üretim
yöntemlerinin emek sürecini atomlaştırıcı etkisinin, emperyalist ideolojik
bombardımanla birlikte, yabancılaşmanın derinleşmesine neden olması, sınıfın
kolektif bilincindeki gerilemeler, sonuçların bir boyutunu oluşturuyor. Asıl önemli
boyutu, görece refah döneminin olanaklarına sırtını dayayan geleneksel sendikal
yapıların ve siyasal yapıların çökmesidir. Sistem dışı bir
zemine kayan muhalefet, buna rağmen neden savunma (geri çekilme) pozisyonunda
kalmaktadır? Bunun iki nedeni var: Birincisi, işçi sınıfı hareketinin üzerindeki egemenliğini görece de olsa sürdüren sosyal
demokrat, geleneksel sosyalist-komünist partilerinin hala süren varlığı. Öyle ki bu
siyasi yapılar, bu sıcak zeminde, iyice sistem içine girip, gelişen sınıf
muhalefetini sönümlendirmeyi açıkça savunur hale gelmişlerdir. İkincisi de yine
söz konusu bu önderliklerin elinde bulunan geleneksel kurumlardaki bürokratik
egemenlikleridir. Bu önderliklerin ihanet politikalarının iyece açığa çıkmasıyla
bütünlenen süreçte işçi sınıfı, sermayenin saldırılarına karşı savunmaya
çekilmiştir. Dünya işçi sınıfı hareketinin, yükseliş ve saldırı dinamiğini de
içinde taşıyan bu süreçte, aşılması gereken en önemli engel bürokratik
önderliklerdir. Bu özgün
süreçte bürokratik önderlikler, kırılmaya zorlanan kuşatmalarını, “yeni”
formülasyonlar ve yeni stratejilerle sürdürmeye çalıştıklarını ayrıntısıyla
anlattık. Bu “Yeni Sendikal Stratejiler(Küresel Sendikacılık)”, işyeri
sendikacılığından, milliyetçi, korumacı politikalara ve “çağdaş” sendikal
önermelerine kadar uzanan yelpazede çeşitlilik göstermektedir. Bu stratejiler, işçi
sınıfının kolektif bilincini tahrip etmeye ve sermaye saldırılarına teslim olmaya
yönelik ihanet politikalarından başka bir şey değildir.
*Metropol ve
bağımlı ülkelerde, artan sömürüyle işçilerin ve emekçilerin ekonomik
durumlarının katlanılmaz boyutlarda kötüleşmesi ve tüm kazanımların ellerinden
alınmasına karışı oluşan muhalefet. *Sermaye
saldırılarının en önemli araçlarından biri olan özelleştirmelerin, sağlık,
eğitim, sosyal güvenlik ve tüm hizmet alanlarında yaşanan sonuçlara karşı
muhalefet. *İşsizliğin
artması ve çalışma standartlarının ve koşullarının kötüleşmesine karşı
oluşan muhalefet. *Yine sömürünün
yoğunlaşmasının bir sonucu olan kadın ve çocuk emeğinin sömürülmesinin ve
aşırı çalışmanın ölümlere yol açan sınırlara dayanmasına karşı oluşan
muhalefet. *Özellikle
bağımlı ülkelerde sömürünün yoğunlaşmasıyla, mülksüzleşmenin ve
mülksüzleşen bu yığınların kentlerin varoşlarında yoksulluk içinde
yaşamalarından doğan hoşnutsuzluk.
Açlık, işsizlik, sağlık, eğitim, konut sorunu ve en önemlisi de kimliksizlik bu
yığınları önemli bir muhalefet odağı haline getirmiştir. *Yine özellikle
bağımlı ülkelerde yaşanan, dini, etnik ve ulusal parçalanmaların ortaya
çıkardığı baskılara karşı muhalefet. Söz konusu ülkelerde yaşanan etnik, dini vb. iç savaşların ortaya çıkardığı barış
istemli muhalefet. Bu bağlamda Avrupa metropollerinde göçmen ve yabancı
düşmanlığına karşı oluşan muhalefette önemlidir. *Yeni liberal
politikaların bağımlı ülkelerde yarattığı en önemli sonuçlarından biri de
demokrasi ve insan hakları sorununun yakıcı bir
sorun olarak yaşanmasıdır. Özellikle çeşitli sınıf ve kesimlerden aydın, yazar,
bilim insanı, sanatçı, siyasetçi , örgütlü ve örgütsüz yapıların etkinliğinde
gelişen demokrasi ve insan hakları mücadelesi önemli bir muhalefet zeminidir. *Yoğunlaşan
sermaye saldırısının kadın emeği üzerindeki aşırı sömürüsünün ve kadın
olmaktan kaynaklanan olumsuzlukların artması ile oluşan, etkin ve geniş kesimleri
içine alan bir kadın muhalefeti. *Yine kapitalizmin
küreselleşme ile artan saldırısının, eko-sistem üzerinde yarattığı tehlikenin karşısında oluşan ciddi bir çevreci
muhalefet. *Tarım
sektörünün liberal politikalarla, özellikle bağımlı ülkelerde, yıkıma
sürüklenmesi ile yoğunlaşan köylü
muhalefeti. *Ayrıca eğitim
sisteminin, emperyalizmin liberal politikalarından direkt etkilenmesinin tüm olumsuz
sonuçlarına karşı, ciddi ve yaygın bir öğrenci-gençlik muhalefeti. Daha da
ayrıntılandırılabilecek bu muhalefet dinamikleri üzerinde, hiçbir merkezi
organizasyona bağlı olmadan, benzer tarz ve mücadele yöntemleriyle yaratılan
eylemlilikleri incelediğimizde, şu önemli belirlemeleri yapabiliriz: 1- İşçi
sınıfının etnik, cins ayrımı, işkolu, meslek farklılıkları üzerine oturan ve bu
ayrımları derinleştirerek, işçi sınıfının birleşik mücadelesini
etkisizleştiren, diğer muhalefet odaklarından yalıtan, geleneksel sendikal ve siyasal
önderliklerin aşıldığı, mücadele deneyimleri ve örgüt biçimlerinin (meclisler,
cepheler, politik sendikal oluşumlar) ortaya çıkması. Böylece, yukarda belirttiğimiz
tüm muhalefet odaklarını kapsayıcı, militan bir hat izleyen mücadele anlayışının
oluşması. 2- Sistem dışına
çıkmış tüm muhalefet odaklarının bu pratik örgütsel birliği, kendini düzen
partilerinden, yasalarından ve sermayeden bağımsız, fiili ve meşru bir zeminde,
özgün militan mücadelelerle gerçekleştirme eğilimlerinin güçlenmesi. 3- Özellikle,
işçilerin fabrikalardan, atölyelerden çıkıp, kendini kuşatan bürokrasileri aşıp,
alanlarda diğer muhalefet odaklarıyla buluşması ve onun belirleyicisi, sürükleyicisi
olması. 4- Siyasal ve
sendikal bürokrasilerin bu biçimde aşılma çabası,
sınıf mücadelesinin bölünmüş tüm alanlarının fiili olarak bütünleşmesinin bir
deneyimi olarak yaşanması. 5 -Yaratılan bu
yeni örgütlenmelerin en önemli yanı, örgüt içi demokrasinin işçi demokrasisine
çok yakın olmasıdır.Doğrudan demokrasi, temsil ve irade beyanı gibi süreçlerde
önemli deneyimler yaşanmıştır. 6-Tüm bu muhalefet
dinamiklerinin küresel çapta yürütülecek ortak mücadeleye kanalize edilmesini
sağlamaya dönük ortak örgütlenme
arayışlarının yoğunlaşması. Kendiliğindenci ve ortak örgütlenmeden uzak olunsada
küreselleşme karşıtlığı zemininde güçlü bir muhalefet hareketinin oluşması
sağlanabilmiştir. Kendiliğindenci bu
ortak pratik hat, dünyanın çeşitli ülkelerinde tüm muhalefet odaklarını kapsayan,
çok önemli kısmi kazanımları da sağlayabilen bir mücadele dinamiği olarak, önemli
tarihsel görevleri açığa çıkarmıştır. Bu görevleri şöyle sıralayabiliriz: -Sermayenin
uluslararası saldırısına, yine uluslararası çapta somut karşılık bulacak bir
mücadele ve örgütlenme perspektifini yaratmada öznel iradi sürecin oluşturulması. -İşçi
sınıfının gerek sınıf içi farklı kesimlerinin ve gerekse işçi sınıfının
dışındaki muhalefet kesimlerinin talep ve ihtiyaçlarını demokratik mekanizmalarla
içselleştirecek, anti-kapitalist mücadele programıyla donanmış, muhalefet
araçlarının yaratılması. -Sermayenin
ekonomik, politik ve ideolojik alanların tümünde gerçekleştirdiği saldırılara,
aynı alanlarda, bu alanların organik bütünlüğünü sağlamış ve onun araçlarıyla
donanmış bir politik hattın yaratılması. -Devletten,
sermayeden ve bürokrasiden bağımsızlaşmış, bir örgütlenme ve mücadele hattının
yaratılması. İşçi
sınıfının yarattığı bu özgün mücadele deneyimleri bir çok ülkede önemli
mevziler ve kazanımlar sağlamasına rağmen, kendiliğindenciliğin karakteriyle kendini
oluşturan zeminlerdeki kaymalar yüzünden, bu deneyimler
kalıçılaştırılamamıştır. Tekrar sistemin sınırları içine çekilerek yeni
dağınıklara ve parçalanmalara uğramaktadır. Yukarda belirtilen görevlerin
gerçekleştirilememiş olması bu sonu, bu özgün deneyimler için kaçınılmaz bir son
olarak koşullamıştır. Halen bazı
ülkelerde mücadelenin sıcaklığı sayesinde bu yapılanmalar, kendilerini devam
ettirebilseler de, yukarda belirtilen görevler bağlamında bir iradi sürecin
yaratılamaması aynı sonun, bu özgüllüklerde de yaşanacağını bize
göstermektedir. Mesut Mahmutoğulları
|