mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu


"KÜRESELLEŞME" ve Yeni Sendikal Anlayışlar

Mesut Mahmutoğulları Özgür Üniversite Forum Ocak 2002

 

GELENEKSEL SENDİKAL YAPILARIN DURUMU

            Bu gün yapısal kriz içinde olduğunu söylediğimiz geleneksel sendikal yapıların mevcut durumunu anlamak için, onun biçimini kemikleştiren II.Dünya Savaşı sonrası oluşan dünya düzeni ile ilişkisi içinde ele alıp incelememiz gereklidir.

Bretton Woods’ da oluşturulan bu düzen ile, tekelci kapitalizm ABD’ nin egemenliğinde büyük bir ekonomik genişleme gerçekleştirdi. Oluşturulan Dünya Düzeni, Keynes’ in ekonomik politikalarına göre düzenlenmiş ulusal ekonomiler ve sosyal devlet yapısı üzerine oturtulmuştur. Bu ekonomik program, hem yıkılan kapitalist  dünyanın onarımının sağlanmasında hem de yeni ve güçlü bir olgu olarak şekillenen Sovyet Blok’ unun varlığının da belirleyici olduğu, yeni emperyalist güç ve dengeler üzerinde yeniden paylaşılan dünyanın ve sömürü ilişkilerinin korunmasında işlev görmüştür.

Bu program, tam istihdama dayalı, tam gün, kesintisiz ve sürekli çalışma, fordist üretim biçimi ile yığınsal ve istikrarlı bir üretim örgütlenmesine dayanıyordu. Kapitalist üretim ilişkilerinin ve pazarın geliştirilmesini sağlayan “Sosyal Devlet” yapılanışı bu üretim organizasyonun siyasal-sosyal karşılığıdır.

Bu gün tartıştığımız sendikal yapılar tam da bu üretim, istihdam ve sosyal devlet yapılanışı içinde güçlenmiştir. Bu sendikal yapılanışların özelliklerini belirtmekte yarar var.

1-Sendikalar, işçi sınıfını kaba bir “çalışan” kategorisi içinde örgütlemişler, mühendisler, büro çalışanları, hizmet sektörü çalışanları, kadın çalışanlar vb. sınıf içi farklı grup ve katmanlar bu sendikal örgütlenme kapsamı içinde algılanmamıştır.  Kapsamış olduğu alanlarda ise bu unsurların örgütlenme içindeki  yerleri ikincildi. Bu kaba, standart çalışan algılayışı üzerinden, ücretli emeğin iktisadi ve sosyal kazanımları için mücadele,  temel politika olarak belirlenmiş, ücret sendikacılığı egemen anlayış olmuştur.

2-Sendikalar genellikle merkezi bürokratik bir yapıda örgütlenmiş, ulusal ve uluslar arası federasyonlaşma ve konfederasyonlaşma ile  bürokratik merkeziyetçilik dünya bağlamında daha da güçlenmiştir.  Lider kadrosunun profesyonel ve geniş yetkilerle donatıldığı, üyelerin ise çıkarlarının korunması için yetkisini  temsil üzerinden bu liderlere bıraktığı bir “demokratik-bürokratik- merkeziyetçi” yönetsel yapılanış söz konusudur. Sendika merkezinden, işyerlerine kadar olan ara süreçlerde, özellikle öne çıkan aktivistlerin, oluşturulan bürokratik hiyerarşi içinde yarı veya tam profesyonel olarak konumlandırılmaları ile, bürokratik merkeze uyumları sağlanmıştır. Delegelik sistemi bu ilişkilerde en etkin bürokratik denetim aracı olmuştur. Böylece üyelerin örgütsel işleyişe, karar alma süreçlerine  katılımı olabildiğince alt düzeyde tutulmuştur.

3- Siyasal partilere belirli bir mesafede durmak biçiminde yaşanan “tarafsızlık” bir genel tavır haline gelmiştir. Siyasal partilerin uzantıları olarak kurulan sendikalar da(özellikle dünya savaşı öncesi) giderek sözü edilen tarafsızlık zeminine kendilerini taşımışlar, taşıyamayanlar ise, marjinalleşmişlerdir.

Çevre ülkelerde sendikal yapılar, doğrudan siyasal alandan kopartılan iktisadi alanın örgütleri şeklinde yukardan aşağı devlet denetiminde oluşturulmuşlardır.

5- Sendikaların legalizm anlayışları, meşru mücadele zemin ve olanaklarını yasallıkla sınırlayan bir çerçevededir. Bu anlayış sendikaların sistemin uzantıları haline gelmesine, sınıfın kapitalizm karşısındaki tarihsel konumlanışlarının muğlaklaştırılmasına neden olmuştur. Yine bu anlayış sendikaların, toplumsal değişim hedefinin uzağında, statik, hantal ve gelişmelerin nesnel olarak uzağında durmalarına neden olmuştur.

4-Dayanışma ve kolektif mücadele dinamiği,  mevcut sendikal yapılarca istismar edilmiştir. Kolektiflik, çalışanların  edilgen temsiliyeti üzerinden bürokratizme teslimiyete ve ücret pazarlığına indirgenmiştir. Sınıf içi farklılaşmalar, toplumsal hayattaki gelişme ve değişmelerle ortaya çıkan sorunlar karşısındaki duyarsızlık egemen tavır olmuştur. Dayanışma ise,  ücret pazarlıkları sırasında ortaya çıkan uyuşmazlıklarda güç gösterisinde ve kitlenin tepkisini yönlendirmede araç olarak bürokrasi tarafından kullanılmıştır.
            5-Sendikal bürokrasinin  özellikle 80’ li yıllarda ortaya çıkan ve giderek güçlenen bir özelliği de, işçi ödentileri dışında, yeni bir kaynağa egemen olmasıdır. Bu kaynak, işçi aidatlarının gayri menkul ve finans piyasalarında kullanılarak elde edilen ve işçinin denetleyemediği fonlardır. Sendikalarda bürokratik yönetimin asıl uğraşı, artık büyük bir işletme haline gelen bu yapıların mali, fon yönetimi ve bürokratik sorunları üzerinde yoğunlaşmıştır.Bürokratik sınırların dışına çıkamayan muhalefetler de, bu fonların olanaklarından yararlanmaya dönük bir rekabete girmişlerdir.

Bu güç, yaşanan üye kaybı,  sendikasızlaştırma ve devletin artık terbiye aracı olarak kullandıkları denetim araçları ile giderek kaybedilmektedir. Artık bir çok sendika ve konfederasyonlar, bu zeminde varlıklarını, ellerindeki fonları ve gayri menkulleri satarak sürdürmekte ve giderek fiili olarak iflas ederek ortadan kalmaktadır.

6-Üye işçilerin eğitimi de bu bürokratik yapılanmadan payını almıştır. İşçinin sınıf bilincine sahip olmasında ve sınıf mücadelesinin etkin fiili önderleri haline gelmesinde ve örgütsel mücadelenin gelenekselleştirilmesinde önemli işlevler gören örgüt içi eğitim de bürokratik bir iş haline gelmiştir. Öyle ki özellikle son yıllarda, sendikaların eğitimci kadrosu uzman adı altında sendika memurlarına dönüşmüştür. Uzmanlar, sınıf bilincinden, asgari genel kültür, politika ve sosyal bilgilenmeden yoksun “cahiller” haline gelen sendika liderlerinin danışmanları haline gelmiştir. İşçinin eğitimi ikincil görev olmuştur. Eğitim yöntemi ve araçları açısından eskiyen eğitim çalışmaları, işçiler için bir eziyet haline gelmiştir. Eğitim, yayın etkinlikleri, bir nemalanma kaynağı olarak kullanılmaktadır.

8-Uluslar arası dayanışma, sendika bürokratlarının tatil gezilerine, fon ilişkileri ile bürokratik işbölümünün güçlendirilmesine, iç bağımlılık ilişkilerin düzenlenmesine indirgenmiştir.

 

KÜRESELLEŞME VE GELENEKSEL SENDİKAL YAPILARIN AŞINMASI

Ulusal emperyalist devletler ve ulusal ekonomiler üzerine oturtulan kapitalist ekonomik düzen 1970’ lerden itibaren değişmeye başlamıştır. Özellikle 1980’li yıllarla birlikte, şirket birleşmeleri, uluslar arası ortaklıklar vb. yöntemlerle, ulusötesileşen sermayenin dünya çapında, üretim, çalışma ve istihdam koşullarını işkolları düzeyine kadar denetleyecek organizasyonu oluşturmaya başlamışlardır. Bu yeni yönelim tüm verili, ekonomik, sosyal ve siyasal ilişkilerin zeminlerini alt-üst etmiştir.

Bu yeni sürecin ortaya çıkardığı sonuçları kabaca ifade edersek:

1-Ulusötesi  sermaye, önemli ve stratejik sanayileri elinde tutmakla birlikte, asıl olarak üretimin, değişimin ve yönetimin bilgisini, değerlerini(ideolojisini) ve yoğun teknoloji üretimini bir işkolu çerçevesinde örgütlenmektedir. Bununla birlikte, standardizasyon, çevresel kriterler, eşitsiz ortaklıklar, şirket evlilikleri ve yutmaları gibi araçları devreye sokarak, sermaye içi tasfiyeyi de gerçekleştirmektedir. Kirli, katma değeri düşük, yoğun sınıf mücadelesini içeren sanayileri, daha diktatoryal,  emek ve çevre standartları görece daha düşük ülkelere kaydırmaktadır. Bilgi-değer ve yoğun teknoloji üretim egemenliğini elinde bulunduran ulusötesi sermaye, ihraç ettiği sanayi ile birlikte, esnek çalışma-esnek üretim  yöntemleri ve kuralsızlaştırılmış çalışma koşullarını da birlikte ihraç etmektedir. Oluşturulan ekonomik işlevsellik ve etkinlik ulusötesi emperyalist sermaye tekelinde, dünyanın tüm bölgelerinde  merkezileşmekte, tüm üretim süreci bu ilişki ile denetlenebilmektedir.

Emperyalizm olgusunu belirleyen, mali ve sanayi sermayesi klasik ilişkisinin yanında bu gün özgün bir mali sermaye çevriminin varlığına tanık olmaktayız. Mali ve sanayi sermayesi (ulusötesi sermaye egemenliğinde) en üst seviyede bir bileşiklik yaşamakla birlikte, özgün bir mali sermaye hareketi de söz konusudur. Ulusötesi sermayenin karlılığında önemli bir oranın üretim dışı faaliyet dediğimiz, finans ve ona bağlı türev finans piyasalarından elde edildiğini görüyoruz. Mali sermaye piyasaları, artık üretimin finansal kaynağının yaratılmasının ötesinde, emperyalist yoğunlaşmanın ve merkezileşmenin özgün bir alanı haline gelmiştir. Günümüzde reel ekonomiden finansa aktarılan kaynakların eskiye oranla çok daha fazla arttığı bir gerçektir. Ulusötesi sermayenin  belirlediği yeni sürecin en karakteristik yanlarından biri de budur.

Eski ekonomik düzen içinde kapitalist pazarın geliştirilmesi korunması, istihdam, sosyal-ekonomik ilişkilerin düzenlenmesi ve korunmasında işlev gören klasik ulus devlet ekonomilerine, ulusötesi sermayenin bu yeni düzen ve hiyerarşi içinde ihtiyacı kalmamıştır. Geliştirdiği küresel  üretim ve denetim ilişkileri ile bu görevleri fiili olarak yerine getirmektedir. Ulus devletler, sermayenin uluslar arası düzlemde sınırsız hareketini yerel, bölgesel düzeyde sağlayacak yapılar olarak yeniden inşa edilmekte ve yeni düzenin militarist korunmasına indirgenmiş bir görev alanına hapsedilmek istenmektedir.

2-Gerek metropol ülkelerde gerekse yatırımların kaydırıldığı ülkelerde, yeni üretim ve istihdam koşulları genel olarak şöyledir.

-          Tam istihdama dayalı, tam gün, kesintisiz ve sürekli çalışma yerini, esnek çalışma, esnek çalışma zamanı, esnek istihdama bırakmıştır. Yoğun bir işsiz ordusu ortaya çıkarmıştır.

-          Verimliliğin artışını sağlayan daha az işçi ile daha çok ve “kaliteli” üretimi sağlayan, kalite çemberleri, toplam kalite ve post-fordist iş örgütlenmesi gelişmiştir.

-          Yığınsal ve istikrarlı üretimin yerini, stoksuz, değişken üretimi sağlayan “tam zamanında üretim” almıştır.

-          Mali açıdan büyüyen şirketlerin üretimlerini, taşeronlarla, fason atölyeler eliyle, büyük işletme ortamlarında gerçekleştirmekten vazgeçmişlerdir. Bu parçalamayı aynı ülke içinde yaptıkları gibi, değişik ülkeler arasında da yapabilmektedirler. ALCATEL’ in yönetim kurulu başkanı bir açıklamasında şunları söylemekte: “şirketimiz 2002 yılı sonuna kadar dünyada 100 civarında olan fabrika sayısını 12’ e indirmeyi hedeflemektedir. Mümkün olan en kısa sürede fabrikasız bir şirket olacağız” yorumunu yamaktadır.

-          Yarı zamanlı çalışma, eve iş verme, küçük işletmelerde, taşeron ve fason atölyelerinde çalıştırma ile çalışanlarla toplu pazarlık yapmanın nesnel ilişkileri ortadan kaldırılmıştır. Kayıt dışı çalışma ile, herhangi bir sözleşmeye bağlı olmaksızın işverenin tek taraflı belirlediği koşullar altında çalışma işçilere dayatılmıştır. Çocuk emeği ve kadın emeği sömürüsü yoğunlaşmıştır.

-          Özellikle büyük ölçekli fabrikalara sahip, şirketler, Toplu İş Sözleşmesi yerine, Bağımsız İşyeri Sözleşmesini dayatmakta ve bunu başara bilmektedir. Bu konuyu ayrı başlık altında inceleyeceğiz.

-          Özellikle ciddi bir büyüklüğe ulaşan hizmet sektöründe, bireysel sözleşme ağırlıklı bir ilişki haline gelmiştir. Kalite çemberleri ve toptan kalite organizasyonları da özellikle imalat sektörü içinde bireysel sözleşmelerle birlikte yürütülmektedir. Aşırı çalışma her sektörde yoğunlaşmıştır.

-          Eski üretim ve istihdam ilişkilerinin önemli özelliklerinden olan ve toplu sözleşmelerle sermayeye yüklendirilen iş güvencesi, iş sağlığı gibi haklar çalışma ilişkileri dışında, çalışanların bir bedel ödeyerek kazandıkları hizmetler haline getirilmiştir.

-          Borsa, hisse senedi, tahvil gibi finans araçlarıyla işçinin sermayeye dolaylı bağımlılığı geliştirilerek, işçi kimliğini dejenere eden şirket aidiyeti ilişkisi geliştirilmiştir. Bu gün özellikle merkez ülkelerde, işçilerin toplam geliri içindeki, ücretlerin oranı düşerken, borsa, hisse senedi ve rant ilişkilerinden kaynaklanan gelirlerin oranı artmaktadır.Özellikle son yıllarda bu ilişki sayesinde şirket vatandaşlığı, dünya vatandaşlığı gibi yeni kavramlar geliştirilmeye çalışılmaktadır..

-          İşçinin şirketiyle olan bu ilişkisi, sendikaların, ücret ve sosyal haklar zeminindeki geleneksel konumlanışını nesnel olarak ortadan kaldırmaya zorlamaktadır.

-          Yeni iş örgütlenmesiyle sınıf içindeki parçalanmışlık yoğunlaşmıştır. Özellikle hizmet sektörü kategorisinde istihdama indirgenmiş nitelikli iş gücü, imalat sektöründeki ayrıntılı iş bölümünün neden olduğu basit işler üzerinde genişleyen niteliksiz iş gücü ve asıl önemlisi de, işsiz yığınlar karşısında işe sahip olma ve onu da her an kaybetme kaygısının yarattığı tepkisizlik, özgün sorunlar olarak ortaya çıkmıştır. Tüm bu olgular, işçi sınıfı içinde geleneksel dayanışma zemin ve ilişkilerini ciddi bir tahrifata uğratmaktadır.

-          Sürecin en önemli gelişmelerden biride, mülksüzleşme ile işçi sınıfının niceliğinin arttırmasıdır. Ama bununla birlikte mevcut sınıf içi ilişkilerdeki parçalanmışlığa ek olarak, işçileşen yığınların, geldikleri sınıf ve toplumsal grubun özelliklerini hala taşıyor olmaları, nicel bir artışın yanında, sınıf içi parçalanmışlığı derinleştiren etmen olmaktadır..

-          Toplumun tüm yerleşik ilişkilerinin alt üst oluşu  işçi sınıfı içinde de karşılığını bulmaktadır. Bireysel, sosyal, geleneksel, ahlaki değerlerin, cinsiyetler ve kuşaklar arasındaki ilişkilerin köklü değişikliğe uğramasıyla ortaya çıkan karmaşık  sorunlara mevcut yapılarıyla sendikalar yanıt üretememektedir.Güçlenen bireyselleşme ve bireysel var oluşa kilitlenen yaşam anlayışı, yaşanan sahipsizlik koşullarında, dayanışma duygularını ve anlayışlarını da nesnel olarak aşındırmaktadır.

 

Tüm bu gelişmeler, tarihsel olarak önemli işlevler görmüş sınıf örgütlenmelerinden olan sendikaların yükseldikleri zeminde ciddi erozyon ve kaymalara neden olmuştur. Geleneksel sendikal yapılanmanın bu sürece uyum gösterecek anlayış ve yapısal değişimi yaşayamaması, kendisini bir yapısal kriz olarak ortaya koymaktadır. Bu kriz salt sendikal örgütler için değil, politik örgütlenmeler ve ideolojik paradigmalar içinde geçerlidir.

 

Mevcut yapılar ve ifade edilen gelişmeler arasındaki kopukluk somutta kendisini şu sonuçlar şeklinde ortaya koymaktadır.

1-       Bürokratik merkeziyetçilik, işçi ile sendikal organlar arasında bürokratik yapıyı yeniden üreten bir temsil krizini derinleştirmiştir. Sendikaların fiili olarak ortadan kalkmasına neden olacak duruma gelmiştir. Bu durum, sendikaların mevcut sürecin karmaşık sorunlarına yanıt üretebilecek dinamik yapılar haline getirilmesinde  bireysel veya örgütsel iç müdahalelerin gerçekleştirilmesi önünde engelleri daha da aşılamaz hale getirmiştir.

2-       Sendikalar, varlık nedeni olan emek-sermaye çatışmasında ki mevzilenişlerini terk ederek, sonuçlar üzerinden “rasyonel” bir muhalefeti yeni mevzii olarak tanımlanmaktadırlar. “Toplumsal hak” ve “adalet”, “eşitlik”, “hakça paylaşım” gibi talepler üzerinden  “yeni”, sendikal anlayışlar tanımlanmaktadır. Bunun üzerinden, durdurulamaz bir süreç olarak tanımlanan küreselleşme içinde, emeğin “sosyal haklarının”  korunması  rasyonel muhalefetin gerekçeleri olarak ileri sürülmektedir. Bürokratik örgütsel varlığın sürdürülmesi için, bu rasyonel muhalefet küresel bağlamda dünya sendikal hareketine dayatılmak istenmektedir. “Küresel Sendikacılık” olarak  tanımlanan bu yeni yönelim özellikle ayrıntılı olarak irdelenecektir. Fakat nesnellik bu rasyonelliğe izin vermeyecektir. Sermaye terk ettiği düzen içinde, işçi sınıfını denetlemede etkin olarak yararlandığı bürokratik sendikal yapılara, yeni süreç içinde artık ihtiyaç duymamaktadır. Hatta bizzat kendisinin yarattığı bir takım kurumlarla, emeğin sosyal haklarının sorumluluğunu üstlenmek(!) istemektedir. Bu sendikal anlayışın bu zeminde buharlaşması kaçınılmaz görünmektedir.

3-       Ekoloji, eğitim, sağlık, kadın, cinsel ayrımcılık, etnik ve cinsel kimlikler üzerinde yaşanan baskılar ve her türden ayrımcılık alanlarında oluşan tepkilere başta sendikalar olmak üzere her türden sınıf örgütlenmeleri yanıt vermede ve kapsamada yetersiz kalmışlardır.

 

Tüm bu sonuçlar, işçilerin ve tüm emekçilerin, sistemin örgütsüzleştirme dayatmalarının yanı sıra kendi iradeleri ile örgütlerinden kopmalarına, kendiliğinden ama geçici olmaktan kurtulamayan özgün örgütsel tepkiler göstermelerine neden olmuştur. Her sorun alanı bu anlamda kendi özgün örgütsel deneyimlerini açığa çıkarmıştır. Sorunların emek-sermaye çelişki ile ilişkisinin kurulmasını sağlayacak, ideolojik, politik ve örgütsel dinamikler içinde bulundukları öznel açmazlarından dolayı  sarmalayıcı olamamaktadır. Bu özgün deneyimlerin sorunları çözmekten çok, tepkinin boşaltılmasında, giderek sistemin bir uzantısı, dolayısı ile sorunun bir parçası haline gelmektedir. STK olarak tanımlanan bir form içindeki bu örgütsel anlayış ayrıca önümüzde aşılması gereken yeni ve önemli bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. STK lar, demokrasi, katılım ve dönüştürücü eylemin tek aracı olarak topluma sunulmakta, toplumun içindeki her sınıf ve gruptan insan bu yapılar içinde bir araya gelerek, sınıflar üstü bir üst kimlik ve statüde tarihsel kimliklerinden uzaklaştırılmaktadırlar. Geleneksel örgütlenmelerin yozlaşmışlığı ve çürümüşlüğü de  bu süreçte katalizör olmuştur.

           

           YENİ SALDIRI DALGASI: İŞYERİ SÖZLEŞMELERİ
         
IG Metall'le Volkswagen yönetim kurulu arasında "5000x5000" modeli üzerine yapılan görüşmeler de bağıtlanan toplu sözleşme VW modeli olarak tanımlanmaktadır. BMW, Daimler Crysler(DC), VW fabrikalarında bu sözleşme modeli Avrupadaki tesislerinde uygulamaya başlandı. Bu modelin ne olduğunu, Daimler Crysler-Untertürkheim İşyeri Temsilciliği üyesi Tom ADLER’ in yazısından(MAİ ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu Bilgi Notu. www.antimai.org) yapacağımız alıntıdan öğreniyoruz.
“
VW modeli
VW konseptinin çıkış noktası şu sıralarda her alanda geçerli olan karın merkezileştirilmesi prensibidir. Bu prensiple konsorsiyuma bağlı her işletme, her üretim alanı tek başına azami kar hedefiyle çalışmak zorundadır. Konsorsiyum ya da işletmelerde ortalama kar hesabı ortadan kaldırılacaktır. İşte bu nedenle 2002 yılının sonbaharından itibaren Wolsburg’da üretilmesi planlanan Mini-Van ve Hannover’de üretilecek olan Micro-Bus, Portekiz’deki üretim kadar ucuz ve verimli olmalıdır. Daha 1999'da masrafları azaltmak için bu araçların üretiminin VW'dE geçerli ücret sözleşmesine göre değil, kurulacak ara firmalarda daha düşük ücretlerle çalışan işçilerle yapılacağı duyurulmuştu.
Görüldüğü kadarıyla fabrikanın konsepti, Brezilya’daki işletmelerde de denenen modüler üretime yani, üretimin montajla sınırlandırılması, kısa sürede bitirilecek standartlaştırılmış işler ve en kısa depolanma sistemine dayanıyor. Kalite ve teslim etme sorumluluğu tümüyle üretimi yapan gruba ait olacak ve bu sorumluluk yalnızca işçilerin çalışmasını disiplin etmeyecek ama aynı zamanda erişilecek hedefler de işçiler tarafından belirlenecek. Parça üretimi ve ön montajların ardından teslim etme parklarında VW Mini-Van montajları tamamlanacak ve siparişten onbeş gün sonra malın teslimi gerçekleştirilecek.
Sonu gelmeyen çalışma
Çalışma süresi üretimin değişen ihtiyaçlarına bağlı olacak. Aktuel sipariş ve talep edilen programın gerektirdiği çalışma süresi belirleyici olacak. Haftada sıfırla azami çalışma süresi olan 60 saat arasında çalışılabilecek ancak yılda ortalama haftalık çalışma süresi 48'i geçemeyecek. Haftada altı gün ve ne zaman başlanılacağı ise ihtiyaca göre belirlenmek kaydıyla üç vardiya halinde çalışılacak. VW'nin bütün hayalleri de, sonuçta 42,5 saatte uzlaşma da, IG Metall’in çalışma süresinin düzenlenmesiyle ilgili kırk yıllık mücadelesinin yerle bir edilmesi anlamına geliyor.
Yeni ücret sözleşmesi ve ücretlerin düşürülmesi
1999'da VW'nin yeni üretilecek araçlar için firmanın kendi iç TİS'lerinin geçerli olmayacağını açıklamasından sonra sırada ücretlerin düşürülmesinin alacağı belliydi. Gerçekten de 4500 mark ve 500 mark ikramiyeden oluşan maaşlar, şu an VW'de alınan maaşlardan yüzde 40'lık bir azalma anlamına geliyor.
Bu ücret indiriminin, hem VW'deki tüm ücret sözleşmelerine hem de otomobil branşına yayılmaya çalışılacağı da açık. Şimdiye kadar geçerli olan TİS politikası yıkılarak, "firma konsepti" ve "çalışma süresi modeli"ne bağlı yeni bir ücret sistemi ortaya çıkacak. İşverenlerin üretim programlarına bağlı olarak bir program maaşı ödenecek. Maaş ne haftalık ya da aylık çalışma süresine ne de harcanan emeğe göre belirlenecek. Belirlenen sürede istenen üretimin gerçekleştirilememesi nedeniyle normalde patronların taşıyacağı risk, böylece tümüyle işçilerin sırtına yüklenecek. Üretimi istenen düzeye getirebilmek için, ek ücret alınmadan gece, gündüz, hafta sonu hiç fazla mesai yapılmamış gibi çalışılacak. Bir vardiyadan bir vardiya koşulacak. Makinelerin bozulması, çalışmanın gidişatındaki bozukluklar, kalite bozuklukları vb. yeterli araba üretimini engellese bile, sorumlu işçiler olacak.
Riskin yükü işçilere
VW'nin izlediği konsept, modül üretim veya teslim parkı hedeflerinin mükemmel bir şekilde tamamlanması anlamına geliyor. Bu yolla, ücretli işte yeni bir tip ortaya çıkacak. Yeni bir iş ve bağımlılık ilişkişi. Ücretlendirme harcanan emeğe göre değil de planlanan, pazarın belirlediği siparişe göre olacak. Klasik, süresiz sözleşmelerin yerini sınırlı, belli bir modelin üretimini hedefleyen işletme sözleşmeleri alacak. Patronların taşıması gereken riskler de tümüyle işletme sözleşmesiyle çalıştırılan işçilerin omuzlarına yüklenecek.”

Yapılan bu sözleşmelerden hareketle,  DC ve VW tekellerinin, Güney Afrika ve Meksika fabrikalarında süren grevleri, yatırımların Avrupa’daki fabrikalara taşınabileceği tehdidi ve baskısı ile başarısız bir şekilde sonuçlandı. DC’ in Johannesburg’ da yayınlanan gazetelere verdiği ilanlarda, “Eğer metal sendikası her TİS müzakeresinde greve başvurursa, G. Afrika’da kalmamızın koşulları ortadan kalkacaktır. Bu durumda G.Afrika’da üretimi gerçekleştirmek yerine, sendikaların daha ılımlı olduğu Almanya’ya gitmek zorunda kalırız” diyerek tehditte bulunmaktadır. Aynı tehdidi, VW patronlarının, Meksika’ da süren greve yaklaşımlarında da görüyoruz. VW üst düzey sorumlusu, “Almanya’daki tesislerimizde yeteri kadar kapasitemiz var. Buradan Almanya’ya dönmek o kadar zor olmayacaktır” diyebilmektedir.

           Yukarda ki alıntılarla yararlandığımız, Serdar Derventli’ nin Evrensel Gazetisi’ nde yayınlanan makalesinden, sonuç bağlamında yapacağımız alıntı sürecin karakterini anlatmada yeterli olacaktır sanırım.
       
 “Burjuva basın organları VW modelini övmekte birbiriyle yarışıp, “Almanya İçin Örnek Model”, “Sendika Nihayet Yola Geldi” gibi başlıklar atarken, BMW’nin Leipzig’de kuracağı ve 2004 yılında üretime geçmesi planlanan fabrikası için IG Metall ile imzaladığı özel işyeri sözleşmesini de kamuoyuna tanıttı. Bu üretim modeline göre, haftalık üretim süresi 60 saatten 140 saate kadar uzayabilecek. Fazla mesailerin ödenmeyeceği bu modelde, üretim maliyeti yüzde 40’a kadar düşüyor.
          Yukarıda bahsettiğimiz DC’nin Almanya tesislerindeki tüm işçiler, son üç yıldır elde edilen ücret zamlarının bir puanından feragat ediyorlar. Üç yıl önce imzalanan özel işyeri sözleşmesi ile, bu feragat karşılığı Radstadt’ta yeni bir fabrika kuruldu. Yani işçiler, ücretlerden feragat ederek patronlarının yeni bir fabrika açmasını finanse etti. Ayrıca, yeni fabrikanın işçileri yılda 200 saat karşılıksız fazla mesai yapıyor!
VW, BMW veya DC gibi tekellerin özel işyeri sözleşmeleriyle yürürlüğe koyduğu modellerin özünde, üretim maliyetini düşürmek yatıyor. Ancak burada rekabet edilen ücretler, Almanya’daki “rakiplerin” değil; Brezilya, Meksika, Güney Afrika veya Türkiye gibi ülkelerdeki işçilerin ücretleri oluyor. Alman metal sendikasının ikinci başkanı Jürgen Peters, VW’de imzalanan sözleşme sonrası yaptığı açıklamada, “Bu sözleşmeyle Almanya’nın, küreselleşmeye rağmen üretim merkezi olarak çekici olabileceği ispatlanmıştır” diyordu.
           Bu şu anlama geliyor: Artık Alman sermayesinin, üretimi ücretlerin düşük olduğu ülkelere götürmesine gerek yok! Oradaki çalışma koşulları, “hemen greve gitmeyen”, “ılımlı” sendikalar sayesinde Almanya’da gerçekleştirilebilir. Sendika bürokratları, böylece işyerlerini güvence altına aldıkları propagandası yapıyorlar

            Ulusötesi sermayenin işçi sınıfının TİS haklarına yönelik saldırılarına yönelik özgün örneklerinden biride, İsveç Orijinli çok uluslu bir kağıt şirketi olan SCA’ nın ABD Georgia-Pasific bölgesinde satın aldığı 9 fabrikada, AFL-CİO’ ya bağlı PACE(Uluslar arası Kağıt, Endüstri, Kimya ve Enerji İşçileri Sendikası) sürdürdüğü TİS görüşmelerinde ileri sürdüğü taleplerde ortaya çıkmakta. Şirketin taleplerinden bazıları şunlar:

·         Sözleşme, SCA’nın sendikayla hiç bir görüşmede bulunmaksızın işyerinde yeni çalışma hüküm ve kurallarını
          uygulanmasına izin verecek bir dilde hazırlanacak.

·         Sözleşme ile, Şirkete, çalışma programları ve çalışma sürelerini çalışanların kişisel yaşamı ya da aile ilişkilerini
         dikkade almaksızın istediği zaman ve istediği şekilde değiştirme hakkı tanınacak.

·         Kıdemle ilgili tüm düzenlemeler kaldırılacak. (Kıdemle ilgili bu hüküm, ABD endüstriyel ilişkilerinde dokunulmazlığı
         olan bir maddedir.)

·         Çalışanların normal çalışma sürelerinin ötesinde çalışması gerektiği zamanlarda tüm yemek ödentileri kaldırılacak.

·         Haftanın hangi gününde ve günün hangi saatinde olursa olsun işçilerin yaptıkları çalışma karşılığında şimdiye kadar
        aldıkları ücretten daha düşük bir ücret ödenecek.

·         Sözleşme ile şirkete, sendikasız işçiler tarafından yapılan tamir ve bakım işlerinde sözleşme dışı davranma ve bu
         gruba daha düşük ücret ödeme hakkı tanınacak.

·         Fazla Mesai sınırsız ve zorunlu hale getirilecek.

·         Sağlık sigortasının bedelinin %50 ödemesi ile ücretlere, 3 yıl süreyle hiç bir artış sağlanmıyacak.

·         Haftasonu ve tatillerde yapılan primli ödemeler kaldırılacak.

·         Gerek duyulursa tüm çalışanlar tatiller ve hafta sonlarında da çalışacak.

            Söz konusu sürecin çalışma yaşamında ne tür gelişmelere açık olduğu konusunda bir başka somut örnek de, Dünya Bankasının Meksika için hazırladığı “Ülke Raporu” nda ortaya çıkmakta.
           
“Dünya Bankasınca Meksika için hazırlanan son ülke raporu “Yeni binyılda bütünleşmiş bir kalkınma gündemi”, ismini taşıyor. Raporda büyük çoğunlukla Devlet Başkanı Vincent Fox’un emek politikaları ve özellikle de Meksika emekçilerinin daha esnek koşullarda istihdam edilmesine dönük öneriler yer alıyor. Raporda açık ve en somut şekilde yapılan önerilerle planlanan ise: kıdem tazminatı, zorunlu işveren ödemeleri, geçici istihdama ve çıraklığa getirilmiş bulunan kısıtlamalar terfi planlarında geleneksel yöntemlerin kullanılması, şirketler tarafından finanse edilen mesleki eğitim programları, şirketler tarafından sosyal güvenlik sistemine ve konut fonuna  yapılan katkıların tümünün kaldırılması. Yukarıda sayılan “önermeler”in gerçekleşmesi halinde Meksika’lı işçilerin Sendikalarına da veda etmesi gerekecek. Rapora göre, Kuzey Amerika sermayesinin NAFTA çerçevesinde cezbedilebilmesi için Meksika’daki yerel çalışma yaşamına ilişkin hukuk düzenlemelerinin tümden ortadan kaldırılması gerekiyor. Ücretler esnekleştirilmedikçe, şirketlerin işgücü karşısındaki yüklenimleri azaltılmadıkça ve esas olarak federal çalışma yasası iptal edilmedikçe Amerika’lı yatırımcılar Meksika’nın ekonomik geleceği konusunda şüphe duymaya devam edeceklermiş. Meksika basınında ve özellikle sendikalar arasında büyük yankı uyandıran ve sert tepkilerle karşılaşan rapor, PAN Partisi ve Fox Hükümetinden tam destek gördü. Devlet Başkanı Fox, “Dünya Bankası tarafından hazırlanan raporda yer alan öneriler bizim zaten yapmakta son derece kararlı olduğumuz ve sürdürülebilir kalkınma açısından olmazsa olmaz olarak gördüğümüz konularla tamamen aynıdır” diyerek rapora destek vermiştir.(MAİ ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu- Bülten 32)

Ülkemizde de bu bağlamda önemli gelişmelere tanık olmaktayız. Özellikle kriz sonucu yaşanan yoğun işten atmalarla işsizliğin artışı bahane edilerek, TİSK öncülüğünde, İşten atılmaların önüne geçmek, istihdam yaratıcı politikalara destek vermek amacıyla, tüm işçi konfederasyonları ortak bir çalışma programı geliştirme kararı aldılar. Bu karar doğrultusunda 5 Eylül 2001  tarihinde TİSK’ in çağrısı ile toplantı düzenlendi. Bu çalışmaları, MESS’ in imzalanmış toplu sözleşmeleri askıya alma ve yukarda örnekleri verdiğimiz VW modelini sendikalara dayatma hazırlıkları ile birlikte ele aldığımızda, dünyadaki bu yeni yönelimin ülkemizde de hayata geçirilmesinde, Sendika Bürokratlarının yedeklenmesi ile ilgili önemli bir adımın atıldığını söyleyebiliriz

 

 “KÜRESEL SENDİKACILIK”

            Son yıllarda sıkça dile getirilen ve ICFTU(Uluslar arası Hür Sendikalar Konfederasyonu)’ nun 3-7 Nisan 2000 tarihinde G. Afrika’ nın Durban kentinde yaptığı 17. Dünya Kongresinde kabul edilen ana politika belgesi olan “Sosyal Adaletin Küreselleştirilmesi- 21. Yüzyılda Sendikacılık” ile sendikal politika haline getirilen Küresel Sendikacılık  hareketini ayrı bir başlık altında irdelemek, bağlamımız açısından çok önemli.

            Yeni politikanın gerekçeleri, küreselleşme diye tanımlanan sermayenin yeni yöneliminin üretim süreçlerinde, toplumsal, ekonomik ilişkilerde  ortaya çıkardığı sonuçlar, mevcut sendikal yapıların aşınması ve yeni sürece yanıt üretebilecek yeni sendikal anlayış ve yapılanmanın gerekliliği olarak açıklanmaktadır.

            Fakat ne yazık ki bu sorunların aşılmasında temel perspektif, küreselleşmenin durdurulamaz bir süreç olduğu ve bu sürecin emekçiler açısından yarattığı olumsuz sonuçlara, küreselleşmeye teslimiyet zemininde, sermaye ile ortak bir çalışmayı yürüterek çözümler üretmek olmuştur.

            Nedenlerde ortak tespitler yapmaktayız. Fakat çözümde, işçi sınıfının tarihsel çıkarları ile, bürokrasinin çıkarları belirleyici olmakta, bu yüzden farklılaşmaktayız. Bunu net olarak ortaya koymak için alıntılara  baş vuracağız.

            Dünya Sendikalar Başkanı sıfatıyla Brezilya’daki sosyal forum yerine Davos  WEF(Dünya Ekonomik Forum) zirvesine katılan ICFTU Genel Sekreteri Bill Jordan, Porto-Allegre için yaptığı basın açıklamasında “Küreselleşmenin yararlarından eşit biçimde yararlanmak mümkün olabilir; ancak yapılan hatalar hemen düzeltilmek zorundadır” demektedir.

            İkinci alıntımız, derdimizi anlatabilmek açısından biraz uzun olacak. Alıntı İsveç Sendikalar Konfederasyonu(TCO)’nun Çok uluslu Şirketler İlkeleri(OEVD) ile ilgili olarak yapılan toplantını basın açıklamasından.

            “Küreselleşme ve sosyal sorumluluk bir madalyonun iki yüzü olabilir. OEVD’nin sanayi ve iş alemi için yeni etik kurallar dizisi işçilerin refahı ve şirketlerin rekabet gücünü arttırma amacıyla kullanılabilen bir araç haline getirilebilir. Bunun da ötesinde bu kurallar çevre, kirlilik, çocuk işçiliği ve emek sorunlarına yanıt verme amacıyla da kullanılabilir.
Bugün, dünyada pek çok insan küreselleşme ve yeni ekonominin gelecekte karşılarına ne gibi sorunlar çıkaracağı sıkıntısını yaşamaktadır. Küreselleşme ve sosyal sorumluluğun uyumlu hale getirilmesinin imkansız olduğu yönünde oldukça yaygın bir inanış vardır. Biz, bu iki unsurun birbirini güçlendire-ceğine inanıyoruz. OECD, gelişmiş ülkelerin hükümetler, sendikalar ve iş aleminin birlikte çalışması yöntemiyle açıklık, büyüme, ve sosyal sorumluluğu konularında işbirliğini amaçlayan bir yapıdır. Bu önemli yapı, dünyada OECD ülkelerinden gelen yabancı doğrudan yatırımların önemli bir parçası olarak büyük bir öneme sahiptir. (1997 yılında tüm dünyadaki toplam Yabancı Doğrudan Yatırımların %85’i OECD’den geliyordu.) OECD üyesi 33 ülkedeki Hükümetler, sendikalar ve iş alemi bir araya gelerek şimdi de OECD’nin ÇUŞ’lar(Çok Uluslu Şirketler) için belirlediği ilkeleri modernize ettiler.

Bu kurallar, açıklık için: Hükümetlere düzenlemeler ve istikrarlı yönetim, şirketlere sorumlu davranış çağrısında bulunan uluslar arası yatırımlar ve ÇUŞ’lar deklarasyonunun önemli bir parçasıdır. Söz konusu kurallar Gönüllülük Esasına dayalıdır ve amacı etik davranışın en geniş çapta uygulanmasının sağlanmasıdır. Bu yeni “Gönüllü” kurallar bir yandan uygulama açısından, fakat bir yandan da büyük bir memnuniyetle karşıladığımız çevre, çocuk işçiliği, insan hakları ve kirlilik açısından hali hazırda güçlendirilmektedir. Buna karşın kendi içimizde hala hafif bakış açıları farklılıkları bulunmaktadır.
OECD’nin sanayi ve işletmeler ile ilgili örgütleri arasında yapılan toplantılarda bu kuralların örneğin küçük işletmelerdeki uygulamalarda sıkıntılar yaşanabileceğine dikkat çekilmiştir. Diğer yandan sendikalar da kurallar metninin yazılımını daha kesin bir dille dönüştürme arzusundadır. OECD hükümetleri kurulların uygulanmasının genişletilmesi açısından ulusal ilişki noktaları oluşturulması yönünde girişimde bulunmuşlardır. İsveç örneğinde, ulusal ilişki noktaları 22 yıldan bu yana iyi bir şekilde işletilmiş ve İsveç, bu anlamda diğer OECD ülkeleri tarafından örnek olarak alınmıştır. İlişki noktaları; çeşitli düzeylerde bakanlıklar ve daireler, sendika ve iş dünyasından oluşmaktadır. Geçtiğimiz dönemde kurallara ters düşmekte suçlanarak yargıya intikal etmiş ki şirket vardır. Bu uyuşmazlıklar, yazılı kurallarda belirtilen ilkeler doğrultusunda çözüme kavuşturulmuştur. Buna karşın ulusal ilişki noktaları tarafından ele alınmış çok az sayıda örnek olay vardır, çünkü bize göre, kurallar İsveç şirketlerinin değerlerini yansıtmaktadır ve bu nedenle kuralları izlemek şirketler için son derece doğal bir olaydır. Bu, İsveç şirketlerine rekabet gücü de kazandırmaktadır, çünkü tüketiciler sadece ürün kalitesi ile ilgilenmemekte, hatta değerlere daha fazla önem vermektedir. Ayrıca giderek daha fazla sayıda şirketin kendi etik kurallarını belirlemeye başladığını da belirtmemiz gerek. Bu anlamda OECD tarafından atılan bu adımın, normların belirlenmesine yardımcı olabileceğini düşünüyoruz. OECD’nin belirlediği bu kurallar benzeri uygulamaların yardımı ile küreselleşme ve sosyal sorumluluk arasında bir çelişki olduğu yönündeki iddialara da yanıt vermek ve hem çalışmaların refahını arttıracak hem de şirketlerin rekabet gücünü geliştirecek bu tip etik davranışların desteklenmesi gerektiğini belirtmek isteriz.  Sosyal sorumluluk yüklenerek küreselleşmeye şüphe ile bakan kesimlerin sisteme yeniden güven duymasını da sağlayabiliriz. Bizler, geçtiğimiz yıl Seattle’da yapılan WTO toplantısına karşı ve bu yıl Prag’da IMF ve Dünya Bankası toplantılarına karşı yapılan gösterilerde açıkça ortaya konan küreselleşme karşıtı tavrın sahibi olan kitlelerle aramızdaki uçurumu kapatmak arzusundayız.
Biz, dürüst-adil kural ve düzenlemelerle küresel anlamdaki yatırım ve ticaret liberalizasyonunun yüksek ekonomik kalkınma ve daha fazla refah için iyi bir çıkış yolu olduğuna inanıyoruz. Ama aynı zamanda sosyal sorumluluk konusunun sadece devletlere yüklenmemesi ve aynı zamanda sendikalar ve işveren örgütlerinin de bu sorumluluğu paylaşması gerektiğine ve bu mesajımızı OECD içerisindeki partnerlerimize ileteceğine inanıyoruz.”

Sözkonusu toplantıya katılanlar ve imzaları ise; İsveç Ticaret Bakanı, İsveç Sendikalar Konfederasyonu Başkanı, İsveç Profesyonel Çalışanlar Konfederasyonu Başkanı, İsveç Sanayiciler Federasyonu Başkanı

           

Üçüncü alıntımız ise, ETUC(Avrupa Sendikalar Konfederasyonu) başkanı Emillio Gabaglio’ nun son kongrede yaptığı konuşması ve Avrupa Özel Sektör İşveren Sendikaları (UNICE) Genel sekreteri Dırk Huding’ in yanıtından olacak.

            ETUC Genel Sekreteri Emilio Gabaglio; “Avrupa Sendikal hareketi kaale alınan bir güç olarak kalmak istiyorsa, her ne kadar yutması zor bir ilaç olsa da, nefret edilen Patronlarla işbirliği yapmayı öğrenmek zorundadır .Geride bıraktığımız yüzyılda Avrupa’daki çalışma yaşamı ilişkileri hep “biz ve onlar” şeklinde ifade edilen bir zıtlık içersinde ve işçi-yönetim arasında keskin hatlar çizilerek geçti. Bu anlayışın artık değiştiğini ve bundan sonraki çalışma yasalarının iki sosyal taraf arasındaki yapıcı diyaloglar doğrultusunda çıkarılması gerektiğini belirtiyor.” ETUC Genel Sekreteri ayrıca, “örgütünün değişen çalışma dünyasının gerektirdiği zorlukları karşılamaya tam anlamı ile hazır olduğunu ve uluslar arası ticaretin küreselleşmesi ile artan rekabet baskıları ve Euro bölgesinin yeni ekonomik gerçekliklerine adapte olmaya hazır olduğunu belirtmekte”

 İlk kez 1992’de imzalanan Maastricht anlaşması ile gündeme gelen ve bu güne kadar yeterince hayat bulamamış olan Sosyal Diyalog konusunda Avrupa Özel Sektör İşveren Sendikaları UNICE Genel Sekreteri Dırk Hudig ise; “bu alanda yol kat edilememesinin asıl sebebinin işçi sendikalarının modası geçmiş ilke ve ideolojilerde ısrar etmesi olduğunu belirtiyor. Hudig, işçi sendikaları ile aralarında hala büyük düşünce farklılıkları olduğunu, sözgelimi Avrupa ekonomisinin canlandırılması konusunda Sendikaların “ücretler üzerinden talebin arttırılması” önerisine karşılık, UNICE’e göre asıl problemin Avrupa’daki iş adamlarına gerekli güven ortamının sağlanamamış olması olduğunu ve Avrupa’nın derhal cazip bir yatırım alanı haline getirilmesinin kaçınılmaz olduğunu belirtiyor. Hudig, önce ekonominin sağlıklı bir işleyişe kavuşturulması gerektiğinin ve ancak bundan sonra sosyal konularla ilgilenilebileceğinin altını çiziyor. Hudig, Avrupa sendikalarının bu bağlamda esnekliği kabul etmeleri gerektiğini, sabah 9, akşam 5 olarak bilinen eski moda çalışma tipinin artık işlerliğini yitirdiğini ekleyen Hudig, part-time çalışmanın full-time çalışma gibi kabul edilmesi ve ek emeklilik katkılarından artık vazgeçilmesi gerektiğini belirtiyor.”

Önemli bir alıntı da, kimya, enerji, maden işkolunun uluslararası örgütü ICEM’ in 2. Dünya Kongresinde sunulan “Küresel İktidara Karşı Küresel Sendikal Stratejiler” isimli ana politika belgesinden.

“Dev şirketlerin küresel düzeydeki hükümetlerarası kuruluşlar aracılığıyla demokratik denetime tabi tutulmasında ısrar ederken, şirketlerin içerden nasıl yönetildiklerine tekrar göz atmak önemlidir. Toplumsal çıkarlara genellikle uzun vadeli yaklaşıma dayalı yatırım kararları ve kendi toplumlarına ya da ülkelerine kök salmış yatırımcılar hizmet eder. Bu yatırımlara dışardan eklenecek yatırımlarında aynı şekilde toplumun uzun vadeli çıkarlarına uygun olması gerekir. Küreselleşmenin içerdiği tehlike esas olarak istikrarsız ve değişken yatırımları özendirme eğiliminden kaynaklanır. Bu yatırımlar ise kendi kar çıkarlarına uygun olarak ülkeden ülkeye kayar.

Yatırımın köklerine bağlı kalmasını sağlamanın en iyi yolu, yatırıma katkıda bulunmuş olan işçilere ve yöre halkına şirketten güvenilir bir pay vermektir. Şirket içinde yeni bir iktidar ilişkisinin oluşması gerekir. Yasal mülkiyet haklarıyla güçlendirilmiş gerçek karar alma yetkisinin işletmenin işçilerinde ve işletmenin faaliyet gösterdiği yörenin halkında olması gerekir. Geçmişte ulusal düzeyde yasalara girmiş bu kazanımların küreselleşmenin baskısına karşı güçlü bir biçimde savunulması gerekiyor. Sanayileşmiş ekonomilere doğrudan yapılan yabancı yatırımların oranı, sınır ötesi birleşmelerdeki artış nedeniyle 1988’ de yaklaşık %70 arttı. Bu süreç sonunda bir çok sektörde endüstriyel ilişkilerin kültürü  ve pratiği değişmeye başladı. Sendikaların mevcut yatırım modellerinin anti-sosyal etkilerini göğüslemek için, etkin endüstriyel demokrasi sistemleri konusunda yeniden tartışma açması gerekiyor.

İşçilerin malı olan emeklilik fonları üzerinde denetim mekanizmaları oluşturmak için sendikaların yapacağı daha pek çok şey var. Bu tür fonlar genellikle kimliği belirsiz yöneticiler tarafından-hatta şirket yönetimi tarafından- yönetiliyor. Çoğu zaman işçilerin emeklilik hakları şirketin sermaye varlığının bir bölümü olarak kabul ediliyor ve bu hakların gerçek sahiplerine danışılmadan ve hatta devam edeceği güvencesi verilmeden başkalarına devri yoluna gidiliyor.

Emeklilik fonları üzerinde doğrudan oy denetimi sağlanması, işçilerin şirkette şeffaflığın ve demokrasinin arttırılması yönündeki taleplerine yeni bir olanak yaratacaktır.”

Bir başka alıntıda, ICFTU’ nun 22-24 Kasım 2000 tarihlerinde Bürüksel’ de yaptığı Yönetim Kurulu toplantısında karar altına alınan gelişme raporundan kısa bir özet.

“2000 yılı Ekim ayında bir ICFTU delegasyonu olarak Dünya Bankası Başkanı James Wolfhenson ve IMF Başkanı Horst Kohler’ le görüşmek üzere bu iki finans kurumunun Washington’ daki ofislerini ziyaret ettik. Bu iki insan, DB ve IMF’ nin Washington bürolarında ülkelerini temsil etmektedirler. Daha da önemlisi bu kişiler her iki kurumun da yönetim kurulunda oy kullanmaktadırlar. Biz, ICFTU delegasyonu olarak kendileriyle güçlü bir ilişki tesis etme ve temel çalışma standartlarının tanınmasına yönelik taleplerimizi ilettik. Bay Kohler IMF olarak ILO’ daki temel çalışma standartlarının desteklediklerini, Bay Wolfhenson da IMF ile aynı görüşte olduklarını fakat bizimle birlikte çalışmaya da söz verdiklerini ve DB tarafından finanse edilen projelerde şirketin temel çalışma standartlarına sadık kalması için ısrarcı olacaklarını belirtti. Bu görüşmede önemli bulduğumuz bir diğer konu ise, her iki kurumun da bizimle müzakerelerde bulunacağını ve bizim de IMF ve Dünya Bankası içerisinde  TUAC’ ın OECD içindeki konumuna benzer bir konuma gelip gelemeyeceğimiz konusunda görüşmelerin yapılabileceğini belirtmeleridir.”

Sanırım yukarda sözü edilen toplantı yararlı olmuş ki, ICFTU (Uluslararası Hür Sendikalar Konfederasyonu) Ekonomik ve Sosyal Konsey TILS Görev Gücü toplantısında DT֒ nün Katar’da yapılacak 4. Bakanlar Konferansına destek verilmesi ya da karşı çıkılması yönündeki farklı görüşler ortaya atılmasına rağmen, toplantının sonunda ICFTU’nun yeni bir raundun toplanmasına karşı bir duruş almaması gerektiği üzerine fikir birliğine varıldı. ICFTU da bu kararın alınmasındaki en önemli etken ise yeni roundun içiriğinin henüz belli olmayışı oldu. AB üyesi ülkelerin sendikaları ise AB kurumlarınca Katar için yapılan hazırlıklarda AB düzeyinde çalışma standartlarının düşürülmesi yönündeki hazırlıklardan endişe duyulduğu belirtildi. Diğer yandan, çalışma standartları konusunda Katar gündemine dahil edilmesi için her yerde yoğun çaba sarf edilmesi gereği vurgulandı. Hatta, Katar konferansından istenilen sonuç elde edilmese bile Sendikal Hareketin geleceğe dönük söyleminin, talebin değişmediği şeklinde belirlenmesi üzerinde anlaşma sağlandı.

Bu yazının yazıldığı sırada, ICFTU ve ETUC’ un Katar-Doha’ da yapılacak Yeni Round’ da yönelik tavırlarını sergileyen açıklamaları geldi. Genel eğilimlerini destekleyen fakat, son yıllarda küreselleşme karşıtı eylemliliklere denetimi dışında katkı koymaya başlayan işçi kitlesini bir biçimiyle denetim altında tutacak bir eylemlilik de önerilmektedir.

ICFTU’ nun “Sendikaların Küresel Eylem gününe siz de Katılın !” adılı eylem çağrı metninde şular söylenmektedir:
“Eylem günü, uluslararası sendikal hareketin yıkıcı küreselleşmeyi durdurma konusunda ne kadar kararlı olduğunu gösterecektir. Bizler, dayanışma ve adalete endeksli, değerleri, dünya işçilerinin çalışma ve yaşam koşullarını yok etmeyi hedeflemeyen bir küreselleşmeyi destekliyoruz. Eylem günümüzün ana teması "Halklar için çalışan bir küreselleşme" olacaktır. Sizleri, bu eylem gününe katılmaya çağırıyor ve bu eylemi bir işyeri eylemleri ile desteklemenizi istiyoruz.

"9 Kasım, Katar'da toplanacak 4 günlük DTÖ Bakanlar Konferansının ilk günüdür. Aynı gün, tüm dünyadaki sendikalar "küresel eylem gününe" katılacak ve temel amaç; dünyadaki tüm işyerlerinde küreselleşmeyle ilişkili eylemler düzenlemek olacaktır. Binlerce işyerinde, yeni bir küreselleşme için çağrı yapılacaktır.


      Dünyanın her yerindeki işçiler:
 

  • İşçi haklarını ve iş güvencesini tehdit eden küreselleşmeye Hayır!
  • Eğitim ve Sağlık hizmetlerini zayıflatan küreselleşmeye Hayır !
  • Zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul eden küreselleşmeye Hayır!
  • Demokrasiyi baskı altına alan ve yok sayan küreselleşmeye Hayır!
  • Evet, dünyanın her yerindeki tüm halkların yararına bir küreselleşme istiyoruz!

Evet, küresel bir eşitlik ve adaleti getirecek bir küreselleşme istiyoruz! taleplerini ve şiarlarını haykıracak.”

 

ETUC'un  9-13 Kasım 2001 tarihlerinde Katar’ın Başkenti DOHA’ da yapılacak Dünya Ticaret Örgütü 4. Bakanlar Konferansına bakışını anlatan ve üye sendikalara gönderdiği raporda şunlar söylenmektedir:

 

“Büyüme ve istihdam : ETUC geçmişte, 1992 AB Genişleme Süreci ve tek piyasa girişimleri de dahil olmak üzere ticaret müzakerelerini desteklemiş ve bu yoldan büyümenin hızlanacağını, işsizliğin azalarak istihdamın artacağını öngörmüştü. Her ne kadar temel çalışma standartlarının iyileştirilmesi en fazla öneme sahip konu olarak varsayılsa da, Avrupa işçilerinin doğrudan çıkarları düzleminde düşünüldüğünde yeni bir müzakere sürecinin desteklenmesinin gerisindeki en büyük neden büyüme ve istihdam artışı beklentisidir. Evet, bu sürecin sancılı geçeceğinden kimsenin şüphesi yoktur, ama bu sancıyı hafifletmek için emek piyasaları, sosyal refah politikaları gibi politikalar da vardır. Bu argümanların göz ardı edilmesi, asıl resmin gözden kaçırılması ETUC'nin geleneksel anlamda savunduğu AB bütünleşme sürecine ilişkin argümanlarına da zarar verecektir. Ayrıca bu tip yaklaşımlar bizi, küreselleşme karşıtı ve giderek AB karşıtı, dünyadaki gidişi durdurmaya çalışan kolaycı yaklaşımlara karşı da savunmasız bırakacaktır.

DTÖ'nün reform edilmesi : Bazıları için DTÖ'nün tek reform edilme biçimi, onun tümden ortadan kaldırılması. Böylesi bir perspektif ETUC tarafından kabul edilemez. DTÖ'nün her yaptığını onaylamayabiliriz, ama şuna şüphe yoktur ki dünya ekonomisini yönetmek için bir yapıya ihtiyaç vardır ve bu yapı DTÖ'nün kendisidir. Hataları vardır, ama zaten sorun da bu yanlışların giderilmesidir. Dünya sendikal hareketinin öncelikleri aşağıdaki başlıkları içermelidir:

             *DTÖ ile ILO arasında samimi bir ilişkinin geliştirilmesinin sağlanması.
             *DTÖ'nün sendikalar ve diğer sivil yapılarla danışmanlık yapıları kurması.

Tabi ETUC bu konuda desteğini DTÖ'ye vermek yerine doğrudan faaliyet alanı olan AB ve kurumlarına vermeyi ve bu yapılara nüfuz etmeyi tercih edecektir. (Halihazırda AB çapında gündemi getirilen düzenlemeler son derece kapsamlıdır ve ETUC'nin ilkelerini ve sınırlarını zorlayıcı özelliktedir.)

            (.....)Korumacılık, gelişmekte olan ülkelerin çalışma standartlarının yeni müzakere gündemine alınmamasına ilişkin argümanlarının temelini oluşturmaktadır. Diğer yandan, mevcut uluslararası ekonomik sistemin zenginlerin lehine yoksulların aleyhine işlediği de inkar edilemez. İşte bu nedenlerden ötürü ETUC çözümü DTÖ içersinde aramaktadır.”

“SÖMÜRGECİ SENDİKALİZM”

Evet alıntılardan da anlaşılıyor ki, yeni sürecin sorunlarına karşı bir politika olarak belirlenen “Küresel Sendkacılık”,  ismi çok etkilide olsa, dünya işçi sınıfının en büyük sendikal organizasyonlarının, sermayenin ihtiyaçlarına yanıt verebilecek ve böylece bürokratik varlıklarını sürdürebilecek bir adım olmaktan öteye gidemeyecek bir projedir. Daha açık ifade ile, bürokratizmin ihanetçi yüzünü tamamen açığa çıkaran bir politika.

ICFT ve ETUC’ un bu yeni süreçte sergilediği tavır ve sendikal politikalar, Avrupa Merkezci politika anlayışın ürünüdür. Bu anlayış bu süreçte ortaya çıkmış değil. Bugün, özellikle güçlü örgütlülüğe sahip olduğu metropol ülkelerde karşı karşıya kaldığı tasfiyenin telaşıyla gizlenemeyecek bir netlikte kendini ele vermiştir. Avrupa Merkezci anlayışın beslendiği kaynakla ilgili şunları söyleyebiliriz.

-Dünya isçi sınıfının eskiden beri var olan zengin ve fakir ülkelerin isçi sınıfı olarak bölünmüşlüğünün
 yarattığı  farklılık  bu yeni süreçte öylesine büyümüştür ki, bu öznel zeminde sınıfsal nitelik değişimine karşılık düşecek gelişmelere mevcut yapılar izin vermemiştir.

-İşçi sınıfı içinde mevcut bölünmüşlük ve parçalanmışlıklara yeni bir boyut kazandıran bu zemin üzerinde yapılanan dev bürokratik sendikal yapılar, dünya işçi sınıfını  “siyah ve beyaz isçiler” olarak bölen politik-pratiklerini kurgulamışlardır. (burada siyah ve beyaz kavramlarını politik olarak kullanıyoruz; beyaz zengin ülkelerin ücretlilerini, siyah yoksul ülkelerin ücretlilerini ifade ediyor)

-Egemen oldukları devasa fonlar ve sermaye ile girilen ilişkilerle sendika bürokratlarını tanımlamada “bürokrat” sözcüğü artık yetmemektedir. Bulundukları konum ve ilişkileri, “burjuvalaşan bürokratlar” olarak tanımlamak olguyu daha net tanımlayacaktır sanırım.

-Bu ilişkiler ve konumlanış, doğal olarak emek-sermaye çatışması ekseninin kaybedilmesi(terk edilmesi) sonucunu doğurmuştur.

-Dünya ve Avrupa üst örgütleri olarak, ellerinde bulundurdukları fonlarla, “siyah işçilerin” sırtına binen “siyah sendikaları” fonlayarak bu politikalarını dünya bağlamında yürütmektedirler. “Siyah Sendikaların” bu politikalara karşı tavır geliştirmeleri, bu fondalardan mahrum kalmalarına neden olacağı için mümkün  olamamaktadır. Tıpkı Türkiye’ deki sendika ve konfederasyonların yaptıkları gibi, ters düşmeme konusunda azami “duyarlılık” içindedirler.

-Tüm bu ihanet ilişkilerini teşhir eden gelişme, işçileri “beyazlaştıran” konsensüsün, sermaye tarafından hem “zengin” hem de “yoksul ülkelerde” bozulması olmuştur.

-Özellikle yaptığımız alıntılarda  net olarak ortaya konulan, yeni yönelim ve sendikal politikalar, yeni zeminde sermaye ile yeni bir konsensüsün yaratılmasına sermayeyi ikna etmek çabasından başka bir şey değildir; elbette aynı anlayışla ve sermayeye teslimiyet zemininde.

 

ETUC'un  9-13 Kasım 2001 tarihlerinde Katar’ın Başkenti DOHA’ da yapılacak Dünya Ticaret Örgütü 4. Bakanlar Konferansına bakışını anlatan ve üye sendikalara gönderdiği rapordan  aktaracağımız küçük bir alıntı, tespitimizi daha net ifade edecektir.

“Özellikle gelişmekte olan ülkelerin sendikaları ve konfederasyonları açısından yeni bir müzakere sürecinin eşitsizlikleri azaltmayı hedefler bir nitelikte olmasının hayati önem arzetmesini anlıyoruz. Temel çalışma standartlarının tanınmasını sağlamaya dönük mücadele de bunun bir parçasıdır. Bu, "güçlü olan zayıfa yardım etmelidir" şeklinde ifade edilen Avrupa sendikalarının temel yaklaşımı ile de aynı doğrultudadır (abç)Ticaret anlamında bu, kuşkusuz, "Gelişmekte olan ülkelere Avrupa'ya ve diğer gelişmiş ülke pazarlarına girişte daha fazla haklar tanınmak zorundadır" şeklinde anlaşılmamalıdır. Buradaki endişe, böylesi tutumların geçmişte olduğu gibi korumacılığı güçlendirme eğilimine yol açacak olmasıdır. Fakat neyse ki dengeleme programlarının önemini kabul eden Avrupa ekonomik ve sosyal modeli, herkes için daha adil bir dünya sistemi için uzun dönemli kazanımlara dayalı çok daha pozitif bir bakış açısına izin vermektedir.”

Evet, tartışmanın zenginleşmesine olanak sağlamak açısından, provakatif bir tanımlamayla, bu sendikal anlayışa, “Sömürgeci Sendikalizm” diyorum.

İŞÇİ SINIFININ SENDİKALARA KARŞI TUTUMU                                                                                                                               

Emperyalizmin II. Dünya Savaşı sonrasından 70’ li yıllara kadar yaşanan görece refah döneminde, işçi sınıfı geleneksel sendikal yapılarıyla, dönemin elverişli olanaklarından da yararlanarak elde ettiği kazanımlar, bu bölüme kadar anlattığımız yeni süreçle kaybedilmeye başlamıştır. Yeni ilişkiler üzerinde oluşan dengeler, sınıf mücadelesinin seyri,  mücadele araç ve yöntemlerinin yeniden şekillenme ihtiyacını yarattı.

Sonuçları bağlamında özetlersek; dünya işçi sınıfının tüm boyutlarıyla ekonomik durumunun kötüye gitmesi, işsizliğin artması, üretim yöntemlerinin çalışma koşullarını ağırlaştırıcı yoğunlukta yeniden düzenlenmesi, yeni üretim yöntemlerinin emek sürecini atomlaştırıcı etkisinin, emperyalist ideolojik bombardımanla birlikte, yabancılaşmanın derinleşmesine neden olması, sınıfın kolektif bilincindeki gerilemeler, sonuçların bir boyutunu oluşturuyor. Asıl önemli boyutu, görece refah döneminin olanaklarına sırtını dayayan geleneksel sendikal yapıların ve siyasal yapıların çökmesidir.

Sistem dışı bir zemine kayan muhalefet, buna rağmen neden savunma (geri çekilme) pozisyonunda kalmaktadır? Bunun iki nedeni var: Birincisi, işçi sınıfı hareketinin üzerindeki  egemenliğini görece de olsa sürdüren sosyal demokrat, geleneksel sosyalist-komünist partilerinin hala süren varlığı. Öyle ki bu siyasi yapılar, bu sıcak zeminde, iyice sistem içine girip, gelişen sınıf muhalefetini sönümlendirmeyi açıkça savunur hale gelmişlerdir. İkincisi de yine söz konusu bu önderliklerin elinde bulunan geleneksel kurumlardaki bürokratik egemenlikleridir. Bu önderliklerin ihanet politikalarının iyece açığa çıkmasıyla bütünlenen süreçte işçi sınıfı, sermayenin saldırılarına karşı savunmaya çekilmiştir. Dünya işçi sınıfı hareketinin, yükseliş ve saldırı dinamiğini de içinde taşıyan bu süreçte, aşılması gereken en önemli engel bürokratik önderliklerdir.

Bu özgün süreçte bürokratik önderlikler, kırılmaya zorlanan kuşatmalarını, “yeni” formülasyonlar ve yeni stratejilerle sürdürmeye çalıştıklarını ayrıntısıyla anlattık. Bu “Yeni Sendikal Stratejiler(Küresel Sendikacılık)”, işyeri sendikacılığından, milliyetçi, korumacı politikalara ve “çağdaş” sendikal önermelerine kadar uzanan yelpazede çeşitlilik göstermektedir. Bu stratejiler, işçi sınıfının kolektif bilincini tahrip etmeye ve sermaye saldırılarına teslim olmaya yönelik ihanet politikalarından başka bir şey değildir.


                     Tüm bu belirlemeler ışığında, dünya işçi sınıfı, sendikalara karşı tavrını  da içeren savaşını nasıl yürütmektedir? İtalya, Brezilya, İspanya, İngiltere, Güney Afrika, Latin Amerika, Güney Kore, ABD, Fransa, Hindistan, Endonezya, Filipinler, Arjantin, Türkiye vd. ülkelerde  yaşanan mücadelelerin ortak yanı, uluslararsı bir  devrimci önderliğin olmamasına rağmen, mücadele tarz ve dinamikleri bakımından birbirleriyle büyük benzerlikler göstermeleridir. Bu benzerliklerin nedeni, hiç kuşkusuz, emperyalist burjuvazinin uluslararası çapta saldırısının sonuçları üzerinden ortaya çıkan muhalefet zeminleri ve gerekleridir. Bu zeminleri incelediğimizde şunları görüyoruz:

*Metropol ve bağımlı ülkelerde, artan sömürüyle işçilerin ve emekçilerin ekonomik durumlarının katlanılmaz boyutlarda kötüleşmesi ve tüm kazanımların ellerinden alınmasına karışı oluşan muhalefet.

*Sermaye saldırılarının en önemli araçlarından biri olan özelleştirmelerin, sağlık, eğitim, sosyal güvenlik ve tüm hizmet alanlarında yaşanan sonuçlara karşı muhalefet.

*İşsizliğin artması ve çalışma standartlarının ve koşullarının kötüleşmesine karşı oluşan muhalefet.

*Yine sömürünün yoğunlaşmasının bir sonucu olan kadın ve çocuk emeğinin sömürülmesinin ve aşırı çalışmanın ölümlere yol açan sınırlara dayanmasına karşı oluşan muhalefet.

*Özellikle bağımlı ülkelerde sömürünün yoğunlaşmasıyla, mülksüzleşmenin ve mülksüzleşen bu yığınların kentlerin varoşlarında yoksulluk içinde yaşamalarından doğan  hoşnutsuzluk. Açlık, işsizlik, sağlık, eğitim, konut sorunu ve en önemlisi de kimliksizlik bu yığınları önemli bir muhalefet odağı haline getirmiştir.

*Yine özellikle bağımlı ülkelerde yaşanan, dini, etnik ve ulusal parçalanmaların ortaya çıkardığı baskılara karşı muhalefet. Söz konusu ülkelerde yaşanan etnik, dini  vb. iç savaşların ortaya çıkardığı barış istemli muhalefet. Bu bağlamda Avrupa metropollerinde göçmen ve yabancı düşmanlığına karşı oluşan muhalefette önemlidir.

*Yeni liberal politikaların bağımlı ülkelerde yarattığı en önemli sonuçlarından biri de demokrasi ve insan hakları sorununun yakıcı  bir sorun olarak yaşanmasıdır. Özellikle çeşitli sınıf ve kesimlerden aydın, yazar, bilim insanı, sanatçı, siyasetçi , örgütlü ve örgütsüz yapıların etkinliğinde gelişen demokrasi ve insan hakları mücadelesi önemli bir muhalefet zeminidir.

*Yoğunlaşan sermaye saldırısının kadın emeği üzerindeki aşırı sömürüsünün ve kadın olmaktan kaynaklanan olumsuzlukların artması ile oluşan, etkin ve geniş kesimleri içine alan bir kadın muhalefeti.

*Yine kapitalizmin küreselleşme ile artan saldırısının, eko-sistem üzerinde yarattığı tehlikenin  karşısında oluşan ciddi bir çevreci muhalefet.

*Tarım sektörünün liberal politikalarla, özellikle bağımlı ülkelerde, yıkıma sürüklenmesi ile yoğunlaşan  köylü muhalefeti.

*Ayrıca eğitim sisteminin, emperyalizmin liberal politikalarından direkt etkilenmesinin tüm olumsuz sonuçlarına karşı, ciddi ve yaygın bir öğrenci-gençlik muhalefeti.

 

Daha da ayrıntılandırılabilecek bu muhalefet dinamikleri üzerinde, hiçbir merkezi organizasyona bağlı olmadan, benzer tarz ve mücadele yöntemleriyle yaratılan eylemlilikleri incelediğimizde, şu önemli belirlemeleri yapabiliriz:

1- İşçi sınıfının etnik, cins ayrımı, işkolu, meslek farklılıkları üzerine oturan ve bu ayrımları derinleştirerek, işçi sınıfının birleşik mücadelesini etkisizleştiren, diğer muhalefet odaklarından yalıtan, geleneksel sendikal ve siyasal önderliklerin aşıldığı, mücadele deneyimleri ve örgüt biçimlerinin (meclisler, cepheler, politik sendikal oluşumlar) ortaya çıkması. Böylece, yukarda belirttiğimiz tüm muhalefet odaklarını kapsayıcı, militan bir hat izleyen mücadele anlayışının oluşması.

2- Sistem dışına çıkmış tüm muhalefet odaklarının bu pratik örgütsel birliği, kendini düzen partilerinden, yasalarından ve sermayeden bağımsız, fiili ve meşru bir zeminde, özgün militan mücadelelerle gerçekleştirme eğilimlerinin güçlenmesi.

3- Özellikle, işçilerin fabrikalardan, atölyelerden çıkıp, kendini kuşatan bürokrasileri aşıp, alanlarda diğer muhalefet odaklarıyla buluşması ve onun belirleyicisi, sürükleyicisi olması.

4- Siyasal ve sendikal bürokrasilerin bu biçimde aşılma  çabası, sınıf mücadelesinin bölünmüş tüm alanlarının fiili olarak bütünleşmesinin bir deneyimi olarak yaşanması.

5 -Yaratılan bu yeni örgütlenmelerin en önemli yanı, örgüt içi demokrasinin işçi demokrasisine çok yakın olmasıdır.Doğrudan demokrasi, temsil ve irade beyanı gibi süreçlerde önemli deneyimler yaşanmıştır.

6-Tüm bu muhalefet dinamiklerinin küresel çapta yürütülecek ortak mücadeleye kanalize edilmesini sağlamaya dönük  ortak örgütlenme arayışlarının yoğunlaşması. Kendiliğindenci ve ortak örgütlenmeden uzak olunsada küreselleşme karşıtlığı zemininde güçlü bir muhalefet hareketinin oluşması sağlanabilmiştir.

 

Kendiliğindenci bu ortak pratik hat, dünyanın çeşitli ülkelerinde tüm muhalefet odaklarını kapsayan, çok önemli kısmi kazanımları da sağlayabilen bir mücadele dinamiği olarak, önemli tarihsel görevleri açığa çıkarmıştır.

 Bu görevleri şöyle sıralayabiliriz:

-Sermayenin uluslararası saldırısına, yine uluslararası çapta somut karşılık bulacak bir mücadele ve örgütlenme perspektifini yaratmada öznel iradi sürecin oluşturulması.

-İşçi sınıfının gerek sınıf içi farklı kesimlerinin ve gerekse işçi sınıfının dışındaki muhalefet kesimlerinin talep ve ihtiyaçlarını demokratik mekanizmalarla içselleştirecek, anti-kapitalist mücadele programıyla donanmış, muhalefet araçlarının yaratılması.

-Sermayenin ekonomik, politik ve ideolojik alanların tümünde gerçekleştirdiği saldırılara, aynı alanlarda, bu alanların organik bütünlüğünü sağlamış ve onun araçlarıyla donanmış bir politik hattın yaratılması.

-Devletten, sermayeden ve bürokrasiden bağımsızlaşmış, bir örgütlenme ve mücadele hattının yaratılması.

 

İşçi sınıfının yarattığı bu özgün mücadele deneyimleri bir çok ülkede önemli mevziler ve kazanımlar sağlamasına rağmen, kendiliğindenciliğin karakteriyle kendini oluşturan zeminlerdeki kaymalar yüzünden, bu deneyimler kalıçılaştırılamamıştır. Tekrar sistemin sınırları içine çekilerek yeni dağınıklara ve parçalanmalara uğramaktadır. Yukarda belirtilen görevlerin gerçekleştirilememiş olması bu sonu, bu özgün deneyimler için kaçınılmaz bir son olarak koşullamıştır.  Halen bazı ülkelerde mücadelenin sıcaklığı sayesinde bu yapılanmalar, kendilerini devam ettirebilseler de, yukarda belirtilen görevler bağlamında bir iradi sürecin yaratılamaması aynı sonun, bu özgüllüklerde de yaşanacağını bize göstermektedir.

 

Mesut Mahmutoğulları