mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu

 

KÜRESELLLEŞME; Emeğin Gündemi, Sermayenin Gündemi, Dünyanın Gündemi

Mesut MAHMUTOĞULLARI - Özgür Üniversite Forumu

 

1980 yılların başında, emperyalist sermayeler arasında yaşanan çatışmalarda öne çıkan bir eğilim ve buna uygun olarak oluşan yönelimin adı Yeni Dünya Düzeni projesi olarak tanımlanmıştır. Özelikle  Uruguay Raundu sonrası süreçle birlikte eğilim egemen güç haline gelmiş, yönelim ise yapısal inşaya dönüşmüştür. Bu dönem “KÜRESELLEŞME” diye tanımlanmaktadır.

Yeni bir yoğunlaşma ve  merkezileşme süreci, emperyalist egemenler arasında yeni bir  yapılanma ve  dünyanın paylaşımında yeni bir düzeni de zorunlu kılmaktaydı. Serbest bölgeler, ikili ve bölgesel yatırım anlaşmaları, yatırımların,  finans piyasalarının, uluslararası ticaretin  önündeki kısıtlamaların kaldırılması, özelleştirmeler, teknolojide yaşanan gelişmeler, üretim, çalışma ve istihdam koşullarında esnekleşme vb gelişmeler, eğilim olan gücün egemen olan güç haline gelmesinde belirleyici faktörler olmuştur.

Bu bağlamda öncelikle küreselleşmeye yüklediğim içeriği belirlemek istiyorum.

Küreselleşmeyi, emperyalist-kapitalizmin yerine yeni bir toplumsal formasyonu tanımlamada ikame bir kavram olarak kullanmıyorum.

Küreselleşmeyi, tek başına, kapitalizmin dünyaya yayılması sürecine de indirgemiyorum.

Küreselleşmeyi, yine, dünyanın durumunu gizleyen, gerçeklikleri çarpıtan salt ideolojik içerik olarak da görmüyorum.

Küreselleşmeyi bir olgu olarak, emperyalizmin karşısına (ya da tersi) konularak oluşturulan  zeminde tartışılmasının da sağlıklı olmadığını düşünüyorum.

Bu gün salt sömürgeciliğe indirgenmiş bir emperyalizm tahlili, ya da onun yerine ikame edilen yeni bir toplumsal formasyon olarak “küreselleşme” tanımı dünyayı anlamada ve dönüştürmede, temel belirleyen olan sınıf mücadelesinin üzerini örtmüştür.

Emperyalizm, salt sömürgeciliğe ve blok olarak hareket eden homojen bir güce indirgenemez. Emperyalizm, sermayeler arasındaki uzlaşmaz çelişkilerin neden olduğu çatışmaların, dünya bağlamında çözülmeye çalışıldığı ekonomik bir olgudur. O nun sömürgeci karakterini belirleyen temel zeminde budur.

 Sermayeler arası çatışmaların hangi araçlarla, hangi şiddette ve hangi güçlerle yürütüldüğü, emek sermaye temel çelişkisinin hangi güçler ve dengeler üzerinde yaşandığı ile doğrudan (belirleyen) bağlantılıdır.

Mevcut tarihsel uzlaşmaz çelişkiler, bu belirleyenler üzerinde oluşan güçlerin ekonomik, politik, ideolojik, örgütsel düzeyleri ve etkinlikleri ile, dönemsel-özgün süreçler olarak kendilerini ortaya koyarlar. Küreselleşmede, bu  özgün süreçlerden biridir

 

 Ulusötesi Sermaye

Yazımın kavramsal çerçevesini oluşturmada özellikle öne çıkaracağım olgulardan biri de “Ulusötesi Sermaye” dir. Emperyalist sermayeler içinde, sürecin karakterini bu en egemen sermaye belirlemektedir. Bu ayrıştırmayı anlatabilmede, öncelikle bir takım rakamları belirtmek gerekiyor.

             Dünyada şuan 60.000 çok uluslu şirket bulunmaktadır. Bu şirketlerin dünya bağlamında, çevre-merkez ülke ayrımı olmaksızın 500.000’ e yakın ulusal şirketlerle ortaklıkları söz konusudur. Bu şirketler BM 98 raporlarına göre, dünya ticaretinin çok büyük bir dilimine(9,5 trilyon dolar) sahip olup ve dünya çapında toplam istihdamın 2/5 ni sağlamaktadır. Yine aynı rapora göre dünyada gerçekleşen doğrudan yatırımların %60’ na sahiptir. Bu oran giderek azalan şirket sayısı ama artan yatırım oranı yönünde bir seyre sahiptir.

            Sınır ötesi şirket birleşmeleri ve şirket yutmaları,  rakamlarla somutlanan bu merkezileşmenin  mekanizmasıdır.  BM’ in raporunda; 1997 yılında 342 milyar dolar olan sınır ötesi birleşmelerin 1991 yılına göre yaklaşık 4 kat arttığı belirtiliyor. En son veriler ışığında, 32 trilyon dolara ulaşan dünya gayri safi gelirinin %25’i 200 büyük şirket tarafından üretildiği belirtilmektedir.

            Yine aşağıda aktaracağımız veriler  sürecin karakterini belirleyen ulusötesi sermayeyi anlamada katkı sağlayacaktır.

*Dünyadaki en büyük 100 ekonomik birimin 50’ si yaklaşık 200 şirket in elindedir.

*En büyük 200 şirketin satışları toplamı, en büyük 10 ülke dışında kalan tüm dünya ülkelerinin satışlarının toplamından daha  
  fazla.

*Bu 200  şirket içindeki 4 büyük ulusötesi şirket, tüm Afrika kıtasının ürettiği gayri safi gelirden daha fazlasını gerçekleştirmektedir.

*1983-99 yılları arasında söz konusu şirketlerin karlarındaki artış %362 olurken, istihdam ettikleri işgücündeki artış sadece %14

*Küresel mali piyasaların %80’ den fazlası 20 bankanın elindedir.

*Sayıları 10’u geçmeyen medya şirketi, küresel kamuoyu oluşturmada belirleyicidir.

*Sayıları 10’ u geçmeyen bilgisayar ve yazılım şirketi, ilgili piyasanın tümüne egemendir.

* En önemli veri ise; 1983-1999 yılları arasında 200 şirketten hizmet ticareti alanında faaliyet gösterenlerin toplam satışlar içindeki payı %34 den %47 yükselmiş

Rakamlarla daha net tanımlayabildiğimiz ulusötesi sermayenin tüm merkez ve çevre ülkelerde, 90’lı yıllarla birlikte hizmet sektörleri üzerinde etkinliğini yoğunlaştırdığını da görüyoruz. Öyle ki 1997 verilerine göre hizmet sektörü, uluslar arası yatırım-ticaret hacmi içinde %59’luk bir oranla başı çeker duruma gelmiştir. Sermaye, hizmet sektörü içinde önceliklerini, su, elektrik dağıtımı, posta ve haberleşme, bankacılık, sigortacılık ve  yatırım danışmanlığı, sağlık, eğitim, mühendislik ve tarım alanlarında yoğunlaştırmıştır. Bu alanlarda ülkemizde ve tüm dünyada özelleştirme programlarının eş zamanlı olarak uygulanması bu yoğunlaşmanın somut sonuçlarıdır.

Uruguay Raundu kararlarından biri olan GATS(Hizmet Ticareti Genel Anlaşması)  hızla ve genişletilerek hayata geçirilmektedir. Ulusötesi sermayenin egemenliğinde yaşanacak uluslararası hizmet ticareti, finansal liberalizasyonla birlikte,  ulusötesi emperyalist sermaye egemenliğinin  ve buna uygun yapılanmanın en önemli zeminlerinden biri olmaktadır. İkili, bölgesel anlaşmalar (AB, NAFTA, APEC. vb)ve örgütlenmelerle(IMF, DB, DTÖ,OECD vb)   sağlanan egemenlik, hizmet sektörlerinin GATS ile sömürü alanları haline getirilmesiyle, genişleyerek ve derinleşerek güçlenecektir.
            Yeni ve Eski Düzen

            Yeni düzen, 1945 sonrası oluşan eski düzenin saflaşmalarının dağıtıldığı, yeni ilişkilerin üzerinden yeni saflaşmaların oluştuğu çelişkili, çatışmalı ve vahşi bir rekabet içinde oluşmaktadır. Eski ve  yeni düzenin ve geçiş sürecinin olguları arasında yoğun bir çatışmaya tanık oluyoruz. Dünya, bu çatışmanın en egemen eğilimi tarafından yeniden yapılandırılıyor. 11 Eylül provokasyonu sonrası, bu yapılanmanın dizginsiz militarist zorbalığını daha da belirleyici hale getirmiştir.

Bu karmaşık, çelişkili ve çatışmalı süreç, emperyalist kapitalizmin kendini yeniden ürettiği bir süreçtir. Sermayeler arası çatışmaların, emek sermaye temel çelişkisinin hangi güçler ve dengeler üzerinde yaşandığı ile doğrudan ve belirleyici bağlantısını vurgulamıştım. Emek-sermaye güçlerinin son 30 yıllık seyri, emperyalizme, kendi hesaplaşmalarını gerçekleştirmede ne yazık ki yıkıcı olanaklar sağlamıştır. Emperyalist sermaye, emek-sermaye çelişkisini öteleyerek, kendi iç hesaplaşmasını yapabilmektedir.  Dünyanın gündemini bu hesaplaşma belirlemektedir.

1945 sonrası eski düzeninin saflaşmasını kabaca şöyle ifade edebiliriz:  ABD nin hegemonyası altında, emperyalist ulus-devlet zırhı içindeki emperyalist ülkeler, Sovyet Bloku  ve yarı-yeni sömürge ülkeler. Yalta-Posham’ da kurulan bu düzen, genel olarak iki kutuplu dünya olarak tanımlanmıştı.

            Emperyalist ülkeler arasındaki bloklaşma, emperyalistler arası uzlaşmaz çelişkilerin yaşanmadığı anlamına gelmiyordu. Savaş sonrası  temel egemen gücü olan Amerikan emperyalizminin belirlediği emperyalist politikalar çerçevesi içinde,  diğer kapitalist ülkelerdeki egemenler de emperyalist egemenlikte geri düşmelerine rağmen, dünya pazarlarından kısmen de olsa paylanabiliyor, rekabet koşullarına direnebiliyorlardı. Aynı dönemde, “bağımsızlık” zemininde ortaya çıkan ulus devletler, işbirlikçi egemenleri ile emperyalist sömürü ilişkilerinin önemli unsurları olmuşlardır.

Eski düzenin çatışmalarını ise yine kabaca  ifade edersek: ABD hegemonyasında belirlenen ulus-devlet emperyalist hiyerarşi, bu hiyerarşinin güç dengeleri içinde şekillenen yeni sömürge, (“bağımsız”) ulus devletler, eski dünya düzeninin zorunluluğunu belirleyen Sovyet Bloğu gerçeği. Bu saflaşmalar ve çatışmalar, eski dünya düzeninin ulus devletler üzerinden gerçekleşmesinin ve daha dolayımlı ilişkilerle yürütülmesinin nesnel zorunlulukları idi.

            İkinci Dünya Savaşı öncesi, özellikle Avrupa’da 17 Ekim Devrimi sonrası kapitalizmi ciddi anlamda tehdit eden Devrim Deneyimlerinin yenilgisiyle, daha da yoğunlaşan emperyalistler arası çatışmalar dizginlerinden boşaldı ve milyonlarca insanın ölümüne yol açan bir dünya savaşına vardırıldı. Bu kanlı hesaplaşma içinde henüz bir devlet olan SSCB’nin de imhası planlanmıştı. Savaş devam ederken, 1941 yılında ulusötesi emperyalist sermayenin en etkin gizli örgütlerinden olan Dış İlişkiler Komisyonu(The Council of Foreing Relations), savaş sonrasının rotasını belirlemek için çalışmalarını başlatmıştı. Rota, SSCB nin  imhasına göre belirlenmişti. Nitekim 1944 yılında Bretton Woods Konferansına getirilen White Ekonomik Planı bu rotanın programı olarak kabul edildi. Plan gereği üç önemli sermaye örgütünün; Uluslar arası Para Fonu IMF(1947), Dünya Bankası(1948) ve Dünya Ticaret Örgütü oluşturulması karar altına alındı. Bu örgütlerden Dünya Ticaret örgütü konjonktür gereği kurulamamış fakat işlevlerini yerine getirecek Tarifeler ve Ticaret Genel Anlaşması(GATT) imzalanmıştır. Bu anlaşma 1995 yılında kendini Dünya Ticaret Örgütü ne taşımıştır.

SSCB’ nin artık bir devlet olmaktan öte nüfuz alanına sahip bir blok olarak varlığı, savaşın Avrupa’ da neden olduğu yıkımlar, savaş sonrasının panoraması idi. Bu nesnellik planda revizyonu zorunlu hale getirdi. Revizyon planın içeriğinden çok, uygulamada izlenecek takvimle ilgiliydi. Koşullar, yeni düzenin ulus-devletler üzerinden yürüyecek bir emperyalist sermaye birikim ilişkisini zorunlu kılmaktaydı. Ayrıca dünya, kapitalizmin dışında hala çok geniş coğrafyaya sahipti ve mevcut koşullar bu coğrafyaların fethine henüz elverişli değildi.  Daha da ayrıntılandırılabilecek zorunluluklar, emperyalist sermayeye maliyeti yüksek ve fakat katlanılması zorunlu bir düzendi dayatmaktaydı. White Planı katlanılmak zorunda olan bu maliyetin aşılmasının, yeni yoğunlaşmanın ve merkezileşmenin de programı olarak uygulandı. Keynes’le anılan planın en önemli parçası, sosyal devlet uygulaması, koşulların zorunlu kıldığı  bedelin ifadesiydi. Bu süreçte, ulus devlet yapılarının güçlendirilerek kapitalist pazarların yaratılması, geliştirilmesi bu revizyonun en önemli parçasıdır.

Bretton Woods’ la   oluşturulan örgütlerin ve  anlaşmaların (bu gün bizzat tanık olduğumuz) işlevleri, ulus devlet yapıları üzerinde oluşan savaş sonrası düzeninin aşılmasını sağlayacak program ve politikaları sürecin omurgası haline getirmek olmuştur.

Bu gün artık ulusötesi sermaye olarak tanımladığımız en egemen emperyalist sermaye, bu politika ve programını kararlıca uygulanmasını sağlayan omurganın sahibidir.

 

Eski Düzen Çözülüyor

1945 sonrasının bu statükosu,  1970lerin ikinci yarısından sonra ve özellikle Sovyet Blok’u diye tanımlanan Bürokratik Diktatörlüklerin çözülmesinin de katalizör etkisi yaptığı ekonomik, politik ve sosyal gelişmelerle çözülmeye başlamış,   mevcut düzeni  işlevsizleştirmiştir.

Nitekim bu gelişmelerle koşut olarak gerçekleştirilen, Tokyo Round’ u(1973-79) ve  Uruguay Round(1986-94)’ larında sürecin değişimlerine uygun küresel emperyalist program, politika ve kurumlar yaratılmıştır. Bu kurum ve anlaşmalarla gerçekleştirilen irade, yeni saflaşmaları, çatışmaları, çelişkileri ve egemen sermaye bileşenleri ile bu gün artık Küreselleşme denilen, yeni düzenini yaratmıştır.

Ulusötesi sermayenin en son projesi olan GATS’ a varan süreci tersinden geriye doğru takip ettiğimizde; Millenium Round, MAI, WTO, NAFTA, Uruguay Raundu, Tokyo Raundu, AB, GATT, IMF, DB, Bretton Woods, ICC (Uluslar arası Ticaret Örgütü), gibi kurum ve anlaşmalara ve sermayenin stratejileri ve  planlarının yapıldığı gayri resmi sermaye örgütleri olan;  Dış İlişkiler Komisyonu(1941), Bilderberg Komisyonu (1954), Üçlü Komisyon(1973), Davos Dünya Ekonomik Formu(1972 ) tanık olmaktayız.

Tüm bu kurum, anlaşma ve örgütlerin ekonomik, politik, sosyal ve askeri plan, program ve stratejilerini incelediğimizde; 1900’ lü yıllarda belirlenen sermayenin küresel özgürlüğünü sağlamaya dönük bütünlüklü bir emperyalist egemenlik projesini tespit ediyoruz. Bu gün ulusötesi sermaye olarak tanımladığımız ve ulusallık zırhını terk etmiş en örgütlü, en güçlü, en egemen emperyalist sermaye kliğinin denetiminde uzun yürüyüşün rotasını görmekteyiz. Özellikle 80’li yıllarla birlikte konjönktürel olarak ulusötesi sermayenin ayağına bağ olan koşulların çözülmesinin ardından bu yürüyüş, dolu dizgin bir saldırıyla daha büyük adımlarla yürünmeye başlanmıştır.

 Bu yeni sürecin saflaşma ve çatışmalarını irdelediğimizde ise şu unsurların öne çıktığını tespit ediyoruz:

Sürecin belirleyen ve rotasını belirleyen, ulusötesi sermaye olarak tanumladığım  emperyalist eğilimin  yapısal özelliğini özetle anlatmaya çalışırsak; “Ulusötesi emperyalist sermaye, önemli ve stratejik sanayileri elinde tutmakla birlikte, asıl olarak üretimin, değişimin ve yönetimin bilgisini, değerlerini(ideolojisini) ve yoğun teknoloji üretimini bir işkolu çerçevesinde örgütlenmektedir. Bununla birlikte, standardizasyon, çevresel kriterler, eşitsiz ortaklıklar, şirket evlilikleri ve yutmaları, gibi araçları devreye sokarak, bir biçimiyle kendisine rakip sermaye kesimlerinin gücünü azaltacak bir dayatmayı da gündeme sokmaktadır. Kirli, katma değeri düşük, yoğun sınıf mücadelesini içeren sanayii, daha diktatoryal,  emek ve çevre standartları görece daha düşük ülkelere kaydırmaktadır. Bilgi-değer ve yoğun teknoloji üretim egemenliğini elinde bulunduran ve ihraç ettiği sanayi ile birlikte, esnek çalışma-üretim  yöntemleri ve kuralsızlaştırılmış çalışma koşullarını da birlikte ihraç ederek, oluşturulan ekonomik işlevsellik ve etkinlik, ulusötesi emperyalist sermaye tekelinde, dünyanın tüm bölgelerinde  merkezileşmiştir.

Emperyalizm olgusunu belirleyen, mali ve sanayi sermayesi klasik ilişkisinin yanında bu gün özgün bir mali sermaye çevriminin varlığından söz edebiliriz. Mali ve sanayi sermayesi (ulusötesi sermaye egemenliğinde) en üst seviyede bir bileşiklik yaşamakla birlikte, özgün bir mali sermaye hareketine tanık olmaktayız.Ulusötesi sermayenin karlılığında önemli bir oranın üretim dışı faaliyet dediğimiz, finans ve ona bağlı türev finans piyasalarından elde edildiğini görüyoruz. Mali sermaye piyasaları, artık üretimin finansal kaynağının yaratılmasının ötesinde, emperyalist yoğunlaşmanın ve merkezileşmenin alanı haline gelmiştir. Günümüzde reel ekonomiden finansa aktarılan kaynakların eskiye oranla çok daha fazla arttığı bir gerçektir. Ulusötesi sermayenin  en karekteristik yanlarından biri de budur. Sermayeler arası rekabet, çatışma ve tasfiyelerde önemli bir silah ve provokasyon aracı olarak kullanılabilmektedir.”(1)

Eski düzenin dengeleri içinde, emperyalist sömürüden paylanan  ulusötesileşememiş, ulusal devlet zırhının içinde kendini var edebilen, emperyalist sermaye eğilimi de sürecin önemli unsurlarından biridir. Yeni dünyanın oluşumuyla birlikte altından kayan zemine, kendi gücüne paralel sermayeler ile merkezileşme çabasına girerek, ortak sanayi yatırımları yaparak, ulusötesi emperyalist eğilime karşı uluslararası ortak yapılanmalar yaratmaya çalışarak direnmeye çalışmaktadır. Ayrıca ulusötesi emperyalist eğilimlerin, yarı-yeni sömürge ülke sermaye egemenlerini kendine entegre etme çabasına karşı, bu eğilimde bu ülkelerde tasfiye edilmeyle karşı karşıya olan sermaye kesimleriyle bütünleşme faaliyetleri ile karşılık vermektedirler. Böylece bu yeni süreçte de emperyalist talandan paylanabilmenin koşullarını sürdürmeye çalışmaktadır. Bu eğilimin, ekonomik, siyasi, ideolojik, kültürel duruşu eski düzenin statükosunu savunurken, nesnel olarak ulusötesi emperyalist eğilimin güçlü rüzgarına ise kapılarını açık tutmak zorunda, daha doğrusu kapatamama durumunda kalmaktadır.

Yaşanan sürecin en ayırt edici yanı emperyalist-kapitalist metropol ülkelerinde ulusötesi sermayenin talanına açılmasıdır. Bu talan aynı zamanda ulusötesi sermayenin en önemli tasfiye zemini ve aracı da olmaktadır. Böylece, ulus devlet zırhı içinde kendisini var edebilen  emperyalist sermayelerin  mevzileri  içerden çökertilmektedir. Bölgesel emperyalist örgütlenmelerin temel işlevi bu tasfiyenin sürekliliğini sağlamaktır.

Yeni ve eski düzen çatışmasının kendini daha açık ortaya çıkardığı en önemli zemin ise bizim gibi ülkelerinde  içinde bulunduğu yeni sömürgelerdir. Emperyalist metropollerde yeni düzenin-küreselleşmenin- işlevini yerine getirmeye dönük ekonomik ve üst yapısal tüm ilişki ve kurumlarının yaratılmasında önemli mesafeler alınmıştır. Yeni sürecin sömürgeler düzlemindeki  inşası daha sorunlu ve daha çatışmalı yaşanmaktadır. Uluslararası ilişkilere entegrasyon, yeni sömürge ülke egemenleri arasında tasfiye sürecinin, daha zorlu yaşanmasına neden olmakta. Kimi egemen eğilimler (ulusötesi sermaye ile bütünleşebilmiş-TÜSİAD) ulusötesi emperyalist eğilimlere kapı açarken, kimileride bu kapıdan geçip fakat asıl yönelişlerini, kendi içsel dinamiklerine benzer dinamiklerle birleşmeler ve ortaklıklar oluşturma biçiminde belirlemektedirler.

            Bu eğilimler toplumsal, politik ortamın en gerici ve en statükocu kanatları olmalarına rağmen uluslararası bileşikliğe gitme zorunluluğu, ulusötesi ve uluslararası emperyalist eğilimlerin değişen sosyo-ekonomik pozisyonlarına uygun olarak yumuşamakta, kabuklarını kırmaya çalışmakta ve savundukları din, felsefe, ideoloji ve kültürü bir uzlaşma(paylanma anlamında) zemininde liberalize etmeye çalışmaktadır.

            Kendilerine şimdilik bunun pazarlığını yapabilme olanağını sağlayan ise eski düzenin statükosu içinde, emperyalizmin sömürü ilişkilerini geliştiren, derinleştiren ve yeniden üretmeye işlevlendirilmiş, ulus devletlerdir. Mevcut ulus devletlerin “sosyal devlet” karakteri, kapitalizmin gelişmesinin, pazar ve sömürü ilişkilerinin sürdürülmesinin en uygun dönemsel araçları olmalarıyla doğrudan ilişkilidir. 

Sosyal Devlet, pazarın, sömürünün ve iktidarın egemen sermayeler arasında paylaşılmasını ve sınıf mücadelesinin yarattığı olanaklar ölçüsünde işçi-emekçi sınıf ve kesimlerinin kendilerini dayatabilmesini sağlayan bir devlet yapısını ifade etmektedir. Küreselleşme diye tanımlanan emperyalist yeniden yapılanma sürecinde, ulusötesi sermaye ve onunla bütünleşen egemen sermaye için mevcut ulus devlet artık aşılması gereken bir engel haline gelmiştir. Ulusötesi sermaye, ulus devletlerin sosyal karakterini ortadan kaldırıp, ulusötesi sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda, çatıştığı sermaye kesimlerinin ve en önemlisi de emek cephesinin muhalefetinin bastırılmasında açık şiddet aygıtları haline dönüştürmek istemektedir. Yeni sürecin ihtiyaç duyduğu devlet, salt bir ulusal sınır ve pazar olarak değil, en egemen ulusötesi emperyalist sermayenin egemenliğinde, kendi dışındaki sınıf ve kesimleri denetim altında tutabilecekleri, istedikleri gibi seferber edebilecekleri, kurdukları sistemi güvence altına alabilecekleri,  bölgesel-yerel politik ve askeri bir aygıt olarak tanımlanmaktadır.

            Bu yeni yapılanış, diğer  sermaye kesimlerinin içinde yer alamayacağı bir üst yapıyı dayattığı için, yaşanan tasfiye siyasi üst yapının tüm kurumlarında ciddi çatışmalara neden olmaktadır. Faşizan, gerici, barbar yönetimler altında yaşanan sömürü ve yoksulluk mevcut siyasal ilişkilerin tasfiyesinde, ulusötesi sermayeye ideolojik ve politik olanaklar sunmaktadır. İdeolojik ve politik zemin neredeyse kuşatılmıştır. Örneğin, ülkemizde, AB adaylık süreciyle daha yoğun olarak pompalanan, “evrensel hukuk”, insan hakları ve çağdaş demokrasi, zenginliğin artarak, en hakça ve en geniş paylaşımı” gibi demagojiler, eski düzenin devlet yapısı içinde yer alan ama artık yeni süreç için engel haline gelen unsurların tasfiyesinde gerekli olan kitle tabanının yaratılmasında önemli işlevler görmekte.  “Yeni ekonomi”, “yeni devlet”, “yeni siyaset” söylemleri bu barbarca zeminde bunalan işçi ve emekçi kitleleri, sermayeler arası boğazlaşmalar ve tasfiyelerde, ulusötesi sermayenin gerisinde yedekleyebilmektedir.

Ulusötesi sermaye bu yedeklemeyi, ideoloji sosuna batırdığı KÜRESELLEŞME  demagojisiyle yapıyor. Tarih boyunca, sömürü, haksızlık, yoksulluk, eşitsizlik vb. sorunlara çözüm olma iddialarıyla kendilerini var eden tüm tarihsel ideolojik formasyonların; kapitalist dünya dışında başka bir dünyanın yaratılmasının olanaksız olduğu "gerçekliğine" teslimiyet zemininde yaşanan ideolojik  çöküş ve düşkünlük, bu cesarete nesnel olanaklar da tanımıştır. Bürokratik diktatörlüklerin yıkılması ise sorunu iyice derinleştirmiştir. Yaşanılan bu süreçte, "düzen içi", "düzen dışı" mevcut tüm ideolojiler bu kaosa çözüm olamayacaklarının açığa çıkması zemininde birbirlerine eşitlenmiş ve aynılaşmışlardır. Bu bağlamda, küreselleşmeyi, “ideolojisizleştirme” olarak tanımlayabiliriz.

Türkiye

 Eski dünya düzenine göre yapılanan, ulus devletler zemininde kurumlaşan, sömürü ilişkilerinden paylanan, asker-sivil bürokrasi, siyaset kurumları, araçları ve ilişkileri, özetle devlet toplum ilişkileri alt üst olmuş, yeni sürece uygun bir devlet toplum ilişkisi oluşturulması ülkemizde çok daha zorlu, çatışmalı yaşanmaktadır.

Bu bağlamda yakın geçmişi ve içinde yaşadığımız süreci kısaca gözden geçirmek gerekiyor. 28 Şubat darbesini bağlamımız açısından milat olarak değerlendiriyorum.

Refah-Yol hükümetinin iktidardan uzaklaştırılmasını sağlayan 28 Şubat Darbesi, artık küreselleşmenin dayattığı devletin yeniden düzenlenmesi operasyonun önemli bir adımıydı.

            Susurluk kazası ile ortaya dökülen kirli ilişkiler,  şeriat-laik çatışması, 28 Şubatın meşruiyetini sağlayan argümanlar oldu. Bu dönemde  “laiklik elden gidiyor”, “temiz toplum istiyoruz” sloganları bu darbenin kitle tabanının yaratılmasında önemli işlevler gördü. Bir başka deyişle ideolojilerin aynılaştığı zemin oldu.

Darbe sonrası süreç, tam bir siyasal tasfiye süreci olarak yaşandı. Uzun yıllar yaşanan “Kirli Savaş”la beslenen asker-sivil bürokrasisinin Susurluk kazası ile deşifre olan kesimi, Refah Partisi’ nin siyasal islam söylemi ile yükselişinin arkasındaki sermaye grubunun partiyle birlikte tasfiyesi, parlamento içindeki CHP’ de simgelenen muhalefetin tasfiyesi ve en önemlisi de, PKK liderinin ele geçirilmesi ve AB’ ye aday üyelik sürecinin belirlediği beklentiler üzerinden, Kürt sorununun “sorun” olmaktan çıkmasını sağlayan tasfiyeler....

En sağından en soluna kadar, her siyasal yapı ve her kitle örgütü, kendi içindeki “sol”u tasfiye ederek ancak varlığını koruyabilmektedir. Özellikle AB’ ne aday üyelik süreci karşısında partisinden, kitle örgütlerine kadar, yaratılan beklentilerin tutsaklığı içindeki sessizlik (onay), tasfiyelerin ne kadar etkin olduğunu göstermektedir. Öyle ki, hiçbir AB ülkesi  ve AB’ girmek için bekleyen hiçbir ülke, AB üyeliğine hazırlığını Darbe yaparak gerçekleştirmemiştir. Sermaye bu operasyonla, siyasetin sınırlarını da çizmiş, şiddet ve zor tüm kurumlarıyla bu sınırları korumaktadır.

Bu  zeminde yapılan 99 Seçimleri  sonrası oluşan parlamento ve kurulan hükümet, emperyalizmin yeni egemenlik ilişkilerinin uyum yasalarının çıkarılmasında icra memurları haline gelmiştir.

            Ekonomik  KRİZ ve Kemal Derviş Olgusu

            Emperyalizmin yeni egemenlik ilişkilerine uyumlanma sürecinin programı olan, IMF ve DB tarafından hazırlanan, AB tarafından AB’ne girişin ekonomik kriterleri olarak dayatılan istikrar programı  kısa aralıklarla yaşanan krizlerle kesintiye uğradı.  Dikensiz gül bahçesi  haline gelmiş bir ülkede yaşanılanlar gerçekten kriz miydi? Hayır. Uygulanan istikrar programı sermaye ilişkilerini düzenlerken, siyasal ilişkilerin bu yeni ilişkiler üzerinde şekillendirilmesinde  daha geniş, daha derin tasfiyeler  için diz çöktürme operasyonunun önemli bir adımı atılmıştı. Diğer adım ise Kemal Derviş’ in fiili Başbakan olarak atanması ve soluksuz tasfiye ve yeniden yapılandırma programıdır.

            18 Mart 2001 tarihli Radikal İki ekinde “Siyasetin İntiharı” başlıklı ilginç bir manşet atılmıştı. Manşet altında şu vurgular sanırım bu operasyonu çok iyi anlatıyor:

 “Bu gün Türkiye’ de siyaset gerek iktidarı, gerek muhalefetiyle bitti. Eskiden siyasal iktidarlar zorla devreden çıkarılırlardı. Bu bizim alıştığımız durumdu. Ama bu kez siyaseti kimse öldürmedi ve ortaya intihar gibi bir durum çıktı.” 

            90’lı yılların ikinci yarısından itibaren yaşanan siyasi tasfiye programı bu gün yeni aşamaya girmiş durumda. Türkiye’ nin özgün devlet ve siyaset geleneğinin ideolojik, politik ve ekonomik temelleri aşındırılarak yeni sürecin önündeki nesnel engeller aşılmak istenmektedir. Asker-sivil bürokrasinin kendini ürettiği ekonomik ilişkiler bu gün yolsuzluk olarak teşhir edilmektedir. Nemalanma kanallarını üreten  siyaset araçları, onunla beslenen asker-sivil bürokrasi ve siyasetçiler bugüne kadar sermaye için hep katlanılan bedeller ve ortaklar olmuştur. Yeni emperyalist egemenlik ilişkileri, artık bu bedelleri ve ortakları istememektedir.

            TÜSİAD’ ın bir toplantısında, S.Demirel’ in “ben siyasette bir maratoncuyum” sözüne Bülent Eczacıbaşı’nın “bizim maratoncuya değil, kısa mesafe koşucusuna ihtiyacımız var” yanıtı yeni siyasetçi tipini çok iyi anlatıyor.

Özetle yeni süreçte, sermaye kendine ortak değil, memur zihniyeti içinde görevini yapan ve işini bitirince çekip gidecek, nemalanamayacak, asker-sivil bürokrat ve siyasetçi istemektedir. Yeni sürece karşılık düşen ulus-devlet yeniden inşa edilmektedir. Bu devlet, emperyalizmin yeni egemenlik ilişkileri içinde ekonomik, askeri ve siyasi  mekanizmalara ve politikalara daha dolaysız bağımlılık içinde olacaktır. Ulusal zeminde ise  liberal ekonomik politikaları yürütmeye programlanmış bürokrasiye ve sürecin devamını sağlayan şiddet aygıtı haline gelecektir.

11 Eylül Ve “Sürekli Özgürlük Hareketi”

11 Eylül saldırısı, yeni bir dönemeç noktasında olunduğunu ve her şeyin yeniden gözden geçirilmesini ve yeniden tanımlanmasını zorunlu kılan gelişmelere neden oldu.Tartışmayı, eylemi birey ya da grup olarak kim ya da kimlerin yaptığı üzerinde yürütmenin hiçbir anlamı yoktur. Görüntüdeki hedefler, amaçlar, talepler üzerinden spekülasyonlar üretmeye dönük bir tartışmanın dışına çıkmak gerekiyor. Bu saldırıyı kim ya da kimler yapmış olursa olsun, eylemin sahibi, ulusötesi emperyalist egemenliklere karşı çatışma pozisyonuna geçmiş, tasfiye edilmeye çalışılan sermaye ve güçlerdir. Saldırı görüntüde ulus ötesi sermaye ve güçlere karşı yapılmıştır. Görüntüde diyoruz, çünkü, sonuçları itibarıyla eylem asıl olarak dünya emek saflarına, tüm egemen güçlerin, ekonomik, politik ve sosyal düzeyde top yekun saldırısına olanak sağlayan bir provokasyon işlevi görmüştür.

Egemenlik ilişkilerinde yaşanan değişimler, pasta ve iktidarlardan güçlerini yitirmiş kesimlerin tasfiyesi, ekonomik, politik ve sosyal düzeylerde provakatif eylemlerin nedeni olmuştur.

Yazımızda ana hatlarıyla belirlediğimiz egemen güçler, taktik ve stratejik çıkarlarına uygun olarak birbirleriyle sürekli değişen ilişkiler kurmakta, bu ilişkilere uygun ulusal, uluslararası ve ulusötesi kurumlaşmalar yaratmakta ve varolan kurumlara kendi damgalarını vurmaya çalışmaktadırlar. Yaklaşık on yıldır, tanımlamakta, anlamakta, tavır almakta zorluk çekilen, bir kaos ve belirsiz bir ortam söz konusudur. Bu nesnel kaos, teorik, perspektif ve felsefi düzeyde de kaotik yansımasını bulmuş, emek safları açısından da belirsizliklere yol açmıştır.

 Kemal Derviş’ in Dünya Bankası  Başkan Yardımcı sıfatı iken yazdığı ve 17 Mart 2001tarihinde Hürriyet Gazetesinde yayınlanan , Küreselleşme veya Tarihin Devamı isimli makalesinde  bu bağlam açısından önemli bir tespitte bulunuyor:
              “
Piyasaların etkin işlemesi konusunda, küreselleşen sermaye hareketlerini herhangi bir devletin tek başına denetleyebilmesi son derece zorlaştı. İşin asıl ilginç yanı, küreselleşmenin ideolojik ve politik bir boşlukta gelişiyor olması. Meşrutiyetini vatandaşlarının oyundan alan çağdaş demokratik devlet, serbest piyasanın çoğu zaman haksız gözüken, herhangi bir değer veya inanç sistemini yansıtmayan işleyişini demokratik politika sonucunda dengeleyebiliyordu. Ancak, aynı davranışı, küresel piyasa söz konusu olduğunda gözlemlemek mümkün değil. Yirmibirinci yüzyıl böyle bir ideolojik çıkmazla başlıyor. Bin bir zorlukla ve milyonlarca insanın ideolojik kavgalarda hayatını yitirmesinden sonra, kabul gören ve 20. yüzyıl sonunda egemen olan sosyo-ekonomik sentez, küreselleşmenin gücü yüzünden anlamını büyük ölçüde yitirmek üzere.  Küresel piyasaya eşlik edecek ve onu denetleyecek, küresel gelir dağılımına müdahale edecek, güçlü ve meşru bir kamu otoritesi henüz oluşmadı. Önümüzdeki büyük sorunların çözümünü sadece teknolojide ya da ekonomide bulmak mümkün değil. Küresel piyasanın yasal, kabul gören, demokrasinin ilkelerini yansıtan bir siyasi çerçeveye ihtiyacı var.
Bu çerçeveyi meşru kılan ideoloji oluşmadan, küreselleşme büyük tartışmalara ve kavgalara yol aşabilir.”

Evet bu eylem yeni bir dönemeçtir. Çünkü, bugüne kadar barış, insan hakları, özgürlük, demokrasi, azınlıkların hakları, kadın ve çocuk emeğinin sömürüsüne karşı çıkış, cinsiyet ayrımcılığı, ekolojik hassasiyet gibi ideolojik değerler örtüsüyle kaplanmış egemenler arası iç savaş, ilk kez açık ve dünya yüzeyine yayılan bir savaş haline gelmiştir.  Bu savaşlar provokasyonlarla yürütülmektedir. Provokasyonların sonucunda gerektiğinde, Yugoslavya, Irak’ a yapıldığı gibi açık askeri hareketler yapılabilmektedir. İtalya temiz eller operasyonu, Gladyo operasyonları, Türkiye’ de Susurluk, 28 Şubat operasyonları, Filipinler, Güney Kore, Endonezya gibi ülkelerde yönetim değişikliği, devlet başkanına kadar uzanan “yolsuzluk”  vb. operasyonlarda, diğer  iç savaş biçimleri olmaktadır.

 11 Eylül saldırısı, yaşanan iç savaşın sürekli-askeri hareket biçimine  taşınmasında provakatif bir işlev gördü. Afganistan saldırısı, Şer Cephesi tespiti ve yeni saldırı hazırlıkları, Kafkaslara ve Uzak Asya’ ya  askeri güç yığınağı, Irak’ a yönelik saldırı hazırlığı bu yeni yönelimin somut ifadeleridir.  Tüm bu itiş kakış, sermayeden ve bürokrasilerden bağımsızlaşamamış emek safları üstünden ve onu arkalayarak yürütülmektedir. En önemli manivela  “demokrasi” ve “terörizme karşı mücadele” olmaktadır.

Burjuva demokrasisi, farklı düzeylerdeki egemenlerin iktidar ve pasta ilişkilerini her boyutta düzenleyen egemenlerin demokrasisidir. Yeni Dünya Düzeni ile yapılmaya çalışılan, eskiyen güçler dengesine göre kurulmuş eski demokrasiyi tüm boyutlarıyla değiştirerek, yeni güçler dengesine uygun yeni, ulus ötesi egemenlerin demokrasisini kurmaktır. Tasfiye kaçınılmazdır ve hızlanarak sürecektir. Öngörülebilir ki, şeriatla yönetildiği iddia edilen tüm rejimler yıkılarak “laik devlet” ler şeklinde yeniden örgütlendirilebilir. Bu amaçla, buralarda ciddi ve güçlü burjuva demokrasisi eğilimli muhalefetler ortaya çıkabilir. Bu ise dünya kamuoyunu arkalamada önemli bir işlev görebilir.

Bu yeni “demokrasi” tasfiye için ya da tasfiye sonrasında devletin ve tüm kurum ve ilişkilerinin; ordular, gizli servisler, emniyet örgütleri, bakanlıklar, ekonomik-sosyal-siyasal kurumların, öz ve biçimlerini değiştirecektir. Gerek ulus ötesi, gerekse diğer egemenler bu çatışmada dünya halklarını arkalayabilmek için her tür ideolojik, politik manevraları yapıp, ittifaklar yaratmaya çalışacaklardır. Emek safları açısından sürecin en önemli yanı budur. Ve sermayenin tüm kesimlerinden bağımsızlaşmak, bunun anlayışını, teorisini, felsefesini, örgütlenmelerini, araçlarını yaratmak zorundadır.

 

Tek yol: Emek Sermaye Saflaşmasının Yaratılmasıdır

Emek safları açısından durum, sermayenin çeşitli kesimlerine yedeklenmiş olmasına rağmen, umutsuz değildir. Emek saflarını dünya ölçeğinde ele aldığımızda, olgunlaşmış, önemli birikimleri edinmiş, ayakta durmayı beceren ve/ya her defasında ayağa kalkmayı beceren kesimleri içerdiğini görmek mümkündür. Emek safları sınıfsal kimliğini unutmaksızın, ancak, sınıfsal kimliğini aşmayı becererek, emek-sermaye saflaşmasını,  gündemin ön planına taşıyabilir ve  bu  saflaşmanın,  tüm bir insanlıkla, bir avuç egemen arasında saflaşma olarak yaşandığını gösterebilir. Bu ise, sermayenin, her şeyiyle yeniden tanımlamayı becerdiği dünyada, emek saflarının da, dünyadaki tüm olgu ve ilişkileri yeniden, değişmiş haliyle ve daha derinlikli tanımlamasını zorunlu kılıyor.

Fakat bu gün dünyayı anlamada, açıklamada kendi konumumuzu belirlemede ciddi kafa karışıklığı içindeyiz. Tüm bu oluşumların ve örgütlenmelerin, çeşitli saflaşmaların, çatışmaların, çelişik birleşikliklerin varlığına işaret ettiğini, bunların  ekonomik, politik, ideolojik düzlemlerde hangi gelişmelere denk düştüğünü açıklamak gerekmektedir.

Kafa karışıklığı ve dağınıklık bu zeminde ortaya çıkmaktadır. Kimi eğilim, yukarda belirttiğimiz, genellemeyi tek ve yeter yanıt olarak ileri sürerek, eski alışkanlıklarla, eski tanımlarla yeni durumları açıklamanın nesnel olanaksızlığı içinde marjinalleşmekte. Başka bir eğilim, emperyalizmin artık çözülen paylaşım ilişkilerinin ve emperyalist sömürüye eklemlenmesinin en önemli aracı olan, ulus devletlerin “bağımsızlığı”  temelinde şekillenen siyaset tarzı ile milliyetçiliğin batağında  kaybolmakta.

Başka bir eğilim ise, yeni sürecin en özgün sorunları olan çevre, kadın, cinsiyet, etnik vb. alanlarda yaşanan sorunlar üzerinde ortaya çıkmaktadır. Bu eğilimin, yaşanan tüm sorunların kapitalizmin varlığı ile metodolojik ilişkisini kuramaması yüzünden, son çözümlemede sivil toplumcu duruşu ile, emperyalist ideolojik hegemonyanın  zeminleri haline gelmektedir.

            Küreselleşme olgusu, emek-sermaye saflaşmasının yeniden örülmesini engelleyen ciddi bir kuşatılmışlığı yaratmıştır. Küreselleşme, bir yandan işçi ve emekçilere siyasal araçların uzağında, sınıfsal aidiyetini kaybetmiş, yoksul ve düşkün bir hayatı dayatırken, diğer yandan refah, özgürlük, demokrasi, insan hakları vb. demagojik safsatalar üzerinde siyasal alanı belirlemektedir. Düşkünlüğü siyaset  olarak tanımlayan, yaşayan ve yeniden üreten sol liberalizm, siyasal hayatın daraltılmasında işlev gören en tehlikeli eğilim olarak ortaya çıkmaktadır. Sol liberalizmin kuşattığı politik zeminin dışı ise, küresel olarak örgütlenmiş şiddetle boğulmaktadır.

Tüm sınıfsal dengeler, ideolojik, politik ve örgütsel yapılanışlar sermayenin belirlediği zeminde tanımlanmaya zorlanmaktadır. Emeğin devrimci öznesinin küçük takımlar halindeki varlığı bu zemini parçalayacak gücü oluşturmaya yetememektedir. Ayrıca bu zeminin bekçiliğini yapan sol liberalizmin yarattığı bulanıklık devrimci rotanın yaratılmasını engelleyen önemli bir başka öznel sorunu oluşturmakta.

Emek cephesinin zeminini tüm bu olgulardan temizlemek başat bir sorundur. Geçmişte devrimci işlevler görmüş teori, bu günün hayatı içinde yeniden üretilmek zorunda. Bu tarihsel görev, birinden kopuk nüveleri  akım haline getirecek teorik-politik pratiğin yeniden tanımlanması ve yaratılması ile yerine getirilebilir.

 

Mesut Mahmutoğulları.

Mart 2002

 

           

(1) Özgür Üniversite Forumu Sayı15/Küreselleşme ve Yeni Sendikal Anlayışlar syf:60