mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu


POLİTİKANIN ZEMİNLERİ

Mesut Mahmutoğulları - Özgür Üniversite Forumu - Sayı-18, Nisan-Haziran/2002

 

Politika kavramı, insanlığın tarihsel yolculuğunda, sınıflararası egemenlik ilişkileriyle birlikte  ortaya çıkmıştır. Egemen sınıflar arası mücadelelerde olgunlaşarak derinleşmiş ve olgusallaşmıştır

İlk kez 1789 Fransız İhtilalinde pratik olarak ve ardında 1848 Avrupa Devrimci mücadeleleri sürecinde Marks ve Engels’in ellerinde hem pratik, hem teorik ve bilimsel olarak tanımlanan politika kavramı, emek saflarının sınıfsal karşı duruşunda ve alternatif dünya projesinde  işlevlendirilmiştir.                                                                                                       
Politika olgusunun emek saflarının elinde gerçek ve bütünsel bir araç haline gelmesini sağlayan zemin, üç temel parçadan oluşmuştur. En önemli ve birincisi bütünsel,  tutarlı bir yöntemin varlığıydı. Hegel’ in 1800’lü yıllarda neredeyse tüm boyutlarıyla ortaya koyduğu diyalektik yöntem, Marks ve Engels’in elinde diyalektik ve tarihsel materyalizm bağlamında yetkinleştirildi. Diyalektik ve tarihsel materyalizm, üç temel parçanın diğer ikisinin de ortaya çıkmasını sağladı. Dünya tarihselliğini üretim ilişkileri temelinde sınıflar mücadelesi tarihi olarak anlamlandırarak bir geçmiş değerlendirmesini elde ettiler. Yöntem ve geçmiş değerlendirmesi, üçüncü parçayı yani bir gelecek projesini şekillendirmelerine imkan verdi.

 

Emek saflarının işlevli politikalarının ortaya çıkması, bu üç parçanın; yöntemin, geçmiş değerlendirmesinin ve gelecek öngörüsünün tutarlı, bütünsel ve süreklilik içinde   üretilmesini gerektirdi. Politika kavramının emek safları açısından olgusallaşması süreci de bu tarihsellik içinde somutlaşmaya başladı.  Kavramsal ve pratik-politik inşanın oluşmasında katkı sağlayan tarihsel kesitlere, özet de olsa değinmekte yarar var.       

 

1848’lerde Emek Saflarının Politik Zeminleri Ve Politikaları
Diyalektik ve tarihsel materyalizm Marks ve Engels’in ölümüne kadar, temel olarak onların elinde ve pratiğin verileri ışığında gelişimini sürdürdü. O dönemde ortaya çıkan ve gelişen tüm bilimleri inceleyerek, her türlü gelişmeyle ürettiklerini sınayarak ve derinleştirerek, bilimlerarası bir metodolojiyi pratik olarak yaşama geçirdiler.

 

Burjuvazinin üretim ilişkilerinde elde ettiği egemenliği politik iktidar egemenliğine dönüştürme mücadelesi dönemin temel karakteristiği idi. Verilen mücadele, feodal üst kurumların tasfiyesi, feodal bağımlılık ve kısıtlamaların ortadan kaldırılması içindi. Emek safları, demokratik gelişmeler açısından bu mücadelede, burjuvaziye destek veriyor ve politikalarını buna göre ayarlıyordu. Tarih burjuvazi için akmakta idi. Ancak burjuvazi emek safları tarafından itildiği önderlik konumundan sıyrılmaya  eğilimi içindeydi. Nitekim giderek feodal kesimlerle işbirliği içinde, uzlaşmaya dayalı bir egemenliğin inşası üzerinden,  tüm egemenlik gücü ve silahlarını emek saflarına çevirip, devrimci rolünü terk etti.

 

Emek saflarının bu yeni statükodaki politikasını Marks ve Engels Komünistler Lıgasına Çağrı’ da şöyle açıklamaktadırlar: “Demokratik küçük burjuvazinin devrimi olabildiğince çabuk sonuçlandırmayı arzulamasına karşılık, az çok mülk sahibi tüm sınıflar egemen konumlarından uzaklaştırılıncaya kadar, proletarya devlet gücünü eline geçirinceye ve yalnızca tek bir ülkedeki değil dünyanın tüm önde gelen ülkelerindeki proleterlerin birliğinin sağlanmış, bu ülkelerin proleterleri arasındaki rekabetin ortadan kalkmış olduğu ve hiç değilse belli başlı üretici gülerin proleterlerin elinde toplanmış bulunduğu noktaya ulaşıncaya kadar devrimi sürekli kılmak bizim sorunumuz ve görevimizdir.”

Aynı metin içinde şiar da ortaya koyulmaktadır: “İşçiler demokratik küçük burjuvazinin iki yüzlü sözleri ile proletarya partisinin bağımsız örgütünden vazgeçme yolunda bir an için olsun ayartılmaya fırsat vermeksizin, nihai zafer için elden geleni bizzat yapmalıdır. Savaş naraları devrimin sürekliliği olmalıdır.”

 

            Devrimin sürekliliği statükoları parçalayıcı bir durumdur. Statükoları parçalarken yeni statükolar yaratmamayı anlatır. Yaratılan kurumları bir statüko haline dönüştürmez ve geçiciliğini baştan kabul eder. Oysa burjuvazi ve bürokrasinin üstüne çöreklendiği “devrimle” statükoları korur ya da yeni statükolar yaratır ve savunur. Marks, burjuvazinin 1848 devrimlerine kadar yani gerici yüzünün, tüm dünyada açığa çıkmasından önce, burjuvazide devrimci olan ne varsa proletaryanın onu destekleyeceğini, ancak iktidarı tek başına almak için bir an bile geri durmayacağını anlatır. 1848 devrimlerinden sonraki tespit ise Engels tarafından şu şekilde ifade ediliyor: “1848 yenilgisinden sonra uygar Avrupa için sorun şudur:Ya devrimci proletaryanın egemenliği ya da şubattan önce egemen olan sınıfların egemenliği. Bundan böyle orta yol mümkün değildir.”

 

            Marks ve Engels’in bu döneme ait tüm ürettiği tüm politikalar sürekli devrim perspektifi zemininde üretilmiştir. Bu zemin işçi sınıfının politik saflaşmasının da temel zeminini teşkil etmiştir. II.Enternasyonal’ in kurulması ve dönemin sınıf savaşımından çok sınıf uzlaşmasına dayanan karakteri, parlamentarizmin gelişimi, Alman Sosyal Demokrat Partisinin devasa gücü, I. Paylaşım savaşında Sosyal Demokrasinin emperyalist savaşı destekleyerek dünya emek saflarına ihaneti, Bolşevik akımın olgunlaşması bu dönemin seyri içinde gelişen belirleyici olgulardı. Marks ve Engels’ in ölümünden önce başlayan ve ölümlerinden sonra yoğunlaşan çarpılmalar bu olgular içinde mayalandı ve diyalektik tarihsel materyalizmin tüm boyutlarında yaşandı. Dolayısı ile bu çarpılmalar politik taktiklerin belirlenmesinde de çarpılmalarla birlikte sürdü

 

1917 Ekim Devrimi ve Yeniden Sürekli Devrim                                                            
Dünya emek saflarını burjuvazinin farklı  kesimlerinin peşine takan çarpılmış politikalara karşı, Lenin’in etkin önderliğinde1915 Zimmerwald  Konferansında başlayan ve 1917 Ekim Devrimi ile derinleştirilen devrimci komünist yanıt  üretildi; III. Enternasyonal.

III. Enternasyonal diyalektik ve tarihsel materyalizmin tekrar ele alınıp politik sonuçlarına ulaştırılmaya çalıştırıldığı, devrimin sürekliliğinin aracı olarak üretildiği bir tarihsel deneyim oldu.

Ancak uluslararası koşulların akışını belirleyecek irade yetersizliği, o kendinde akış tarafından belirlenmenin koşullarını yarattı. Stalinist bürokrasi elinde devrim rotasından çıktı. Sürekli devrim anlayışı nerede görüldüyse ezildi. III.Enternasyonal emperyalist burjuvaziye peşkeş çekilip kapatıldı. Dünya emek safları tekrar,1848 deki demokratik küçük burjuvazinin talepleri çerçevesine hapsedildi. Buna karşı mücadele eden Troçki IV.Enternasyonali örgütlediyse de, onu küçük burjuva unsurlarından kurtarıp prolerteryanın devrimci mücadele merkezi haline getiremeden öldürüldü. Ancak geride, geçmiş devrimci komünist birikimi, zamanı elverdiği kadarıyla derleyip bıraktı.                                                                                                                            

1924 den 21. Yüzyıla                                                                                                                              Asıl olarak Lenin’in ölümüyle dünya emek saflarındaki etkinliğini kaybeden devrimci komünist eğilim Troçki şahsında yürütülen mücadelelere rağmen giderek azalan gücünü 1940 da tümüyle kaybetti ve günümüze kadar her düzey ve boyutta çarpılmaya uğrayarak geldi. Diyalektik ve tarihsel materyalizm onun tarihsel pratik, politik sonuçları dünya çapında sürekliliğini koruyan devrimci komünist bir akım tarafından korunup geliştirilemedi.Zaman zaman ortaya çıkan, sonra dağılan ya da parçalanan, çarpılan birçok takım, büyük emeklerle dünyanın her yerinde mücadele ettiyse de bir süreklilik ve bütünlüğe ulaşamadı.

Reel sosyalizm olarak adlandırılan bürokratik diktatörlükler,dünya egemenliğindeki konumları ve yarattıkları statükoları koruma perspektifi ile diyalektik ve tarihsel materyalizmi değişimi ve gelişimi içinde geliştirmedikleri gibi, bu konudaki her bilimsel ve pratik çabayı ezdiler, onu statik bir dogmaya dönüştürdüler. Sürekli devrim perspektifi ise karşı devrimci ilan edilip, yerine kitleleri burjuvazinin ve egemenlik ilişkilerinin farklı kesimlerinin peşine takan perspektifler ve politikalar üretildi.                                                                                               Bürokratik diktatörlükler 1989 da yıkılıp kapitalist piyasa  ekonomisine eklemlendiğinde dünya emek saflarının artık görece de olsa bağımsız bilimi, yöntemi, geçmiş değerlendirmesi, gelecek projesi yoktu.Ve bu zeminler kaybedildiğinde, bu zemin üzerinde üretilip uygulanabilecek emek saflarının bağımsız politikasından da söz etmek mümkün değildir. Dünya emek saflarının tüm sektörleri günümüzde, egemenlik ilişkilerinin farklı kesimlerinin peşinde artçı konumdadır.

Y.D.D ve Emek Saflarının Konumu, Politikanın Zeminleri                   
Dünyaya yeniden bir düzen verilirken, düzenlemeler, dünyanın yeniden değişen güçler dengesine göre ve onların kurallarıyla paylaşılmasını, egemenler arası statükoların belirlenmesini ve emek saflarının denetimini sağlamaya yönelik olarak ivmelenmektedir. Gündemi hemen hemen tümüyle egemenler arası uzlaşma ve çatışma süreçlerinin talepleri belirliyor. Emek safları ise bulunduğu coğrafyaya, niteliğe, elde etmiş olduğu haklara, etkisinde kaldığı ideolojik propagandaya göre gündemi belirleyenlerin şu  ya da bu kısmını destekliyor.                                                                                                                

Ulus ötesi ya da en egemen emperyalist  kesim denilen bilgi-değer ve yoğun teknoloji üretip temel sanayii işkollarını elinde bulundurulan emperyalist eğilim, tüm dünyayı sosyal ve politik düzeyde yeniden düzenliyor. Bu zorlu süreçleri önderliği kaybetmeden ve fazlaca paylaşmadan yapabilmek için emek saflarını arkalamaya çalışmak zorunda kalıyor ve bunu da beceriyor.

Dünyanın değişen güçler dengesine göre yeniden paylaşımı, egemenlikten pay alan bazı kesimlerin iktidar ve pasta paylarından tasfiyesi anlamına geliyor.Tüm ülkelerde orta sermayenin küçük kesimleri, siyasal iktidardan ve yaratılan değerden paylanan bürokrasi, küçük burjuvazinin üst kesimleri iktidarlardan ve pasta payından tasfiye ediliyor.Bunların uluslar arası güçleri törpüleniyor, eziliyor.Ulusötesileşememiş emperyalist eğilimler hizaya sokuluyor, iktidardaki ve pastadaki payları azaltılıyor, etkisizleştirilip ulusötesi emperyalist eğilimlerin çıkarları doğrultusunda uzlaşmaya zorlanıyorlar.Tüm bu çatışma ve uzlaşma süreçleri masa başında imzalar atılarak değil, tüm dünya ölçeğinde, her tür araç kullanılarak, coğrafi anlamda sokak sokak, şehir şehir ve bölge bölge savaşılarak; ideolojik olarak sınıfsal, dinsel, ulusal, etnik, cinsel, ekolojik, felsefi, kültürel etki ve belirlemelerde; politik olarak, her sınıf ve ara sınıfın kendi taleplerini tüm insanlığın talepleri gibi ifade etmesiyle; bir kaos ortamında yaşanıyor.                                                                                                                   Emek safları, yöntemini, geçmiş değerlendirmesi ve gelecek öngörüsünü çoktan kaybedip demokratik alanlarda ideolojik dogmalarla donmuş olduğundan arkalanması da kolay oluyor. Ulusötesi emperyalist eğilim diğer emperyalist eğilim ve ulusal egemen güçlerle mücadelesinde, onları hizaya sokabilmek ve sanayide rekabet şansını arttırabilmek amacıyla, tüm dünyayı talan ederek kısmi coğrafyalarda yarattıkları kısmi demokratik hakların propagandasını yapıyor ve bu propagandayı kitleleri arkalamada kendisine karşı çıkan egemenleri kendi çıkarlarına uygun hale getirmede işlevlendiriyor. Ulusötesileşememiş sanayii işkollarında örgütlü egemen kesimlerin direnişini kırmak için çocuk emeğinin sömürüsüne karşı çıkarak(!) dünya çocuklarını bu bağlamda eyleme yönlendirebilmekte. Eşit işe eşit ücret sloganıyla cinsiyet ayrımcılığına karşı çıkarak ve kadınların üretim sürecinde demokratik haklarını savunabilmekte. Ulusötesileşememiş sanayiinin kirli üretimine karşılık çevreci sivil örgütlenmeler yaratabilmekte ya da destekleyebilmekte. Büyük ulusal orduları birer engel olarak gördükleri için profesyonel orduyu savunarak ve anti militarizm propagandası yapabilmekte. Çalışanlar için sosyal ve demokratik haklar isteyebilmekte, endüstriyel demokrasi, sosyal diyalog, şirketlerin sosyal sorumluluğu, vb. projeler, organlar oluşturabilmekte. Kendi hızına engel olan devletler ve devlet bürokrasilerini hizaya getirmek için ülke sınırları içindeki ittifaklarını sonuna kadar desteklerken anti bürokratik taleplerle toplumsal muhalefeti yaratabilmekte, yönlendirebilmekte. Kendilerine uyumlanmayan ve önerilen iktidar ve pasta payına razı olmayan rejimleri her yolu deneyerek ve dünya kamuoyunu arkalarına alarak değiştiriyorlar. Bu bağlamda örnekler çoğaltılabilir            .
Bugüne kadar insan hakları, demokratik ve sosyal haklar bağlamında ideolojik bir duruşu bulunan emek saflarının ise bu ataklara cepheden bir karşı duruşu mümkün olmuyor. Ancak daha çok insan hakları, daha çok demokratik ve sosyal hak talep ederek egemenlere arkalanmış  bir “muhalefet” yürütülüyor.                                                        

                                                                                                           
Yaşanılan bu gerçeklikten hareketle, tarihsel bir görevin tanımlanmasında da işlev görecek iddialı bir tespitte bulunmak mümkün: Bugün emek safları açısından, politika yapmanın tüm zeminleri kaybedilmiştir. Bu tespiti güçlendiren olguları  özetlersek:

*Her şeyden önce yöntemsel sorun dev gibi bir boşluk ve yokluk olarak ortada duruyor. Diyalektik materyalizm zemininde bilimler arası metodoloji bir perspektif düzeyinde bile yoktur. Bilimin değişimi, gelişimi, derinliği kaçırılmış metodoloji ile karşılıklı doğrulanmaları üretilememiştir.

*Marks ve Engels sonrası geçmişin değerlendirilmesinde bir adım yol alınamamış, tarihin sınıfsal mücadelesi tarihi olduğu tekrarından öteye gidememiştir.

*Üzerinden bir yüzyıl geçtiği halde sosyalizm bilimi geliştirilememiş, hatta 20.yüzyılda ortaya çıkan bir sürü sapma ile birlikte tek ülkede sosyalizm, halk demokrasileri, dejenere işçi devleti gibi kavramlarla iyice muğlaklaşmıştır.

*Gelecek projesi, tüm gelişmelerle derinleştirilip giderek somut ayakları oluşan ve her gelişmeyle daha da güçlenen bir proje olmaktan çıkmıştır.                    

Sürekli devrim perspektifi son olarak Troçki’den kaldığı biçimiyle durmakta ve dogma haline getirilmiştir.                                                                                                                
*
Politika yapmanın araçları olan bir enternasyonal yoktur ama birbiriyle yarışan, enternasyonalist olduğunu iddia eden bir çok eğilim vardır.

*Yine politika yapmanın araçlarından biri olan parti, araç olarak bile tamamen burjuva sınıfsal karaktere uygun, içinde farklı şekillerde de olsa egemenlik ilişkilerinin üretildiği bir arca dönüştürülmüştür.               

Sendikalar, dernekler, vakıflar vb. örgütsel araçların tümü  sınıf mücadelesinin değil, teslimiyetin araçları haline gelmiştir.        
*
Emek safları adına ileri sürülen politik talepler, emek safının talebi olarak değil, sermayenin taleplerine eklemlenmede işlevlenmektedir. Örneğin, özelleştirmeye hayır talebi emekten yana bir fayda sağlayamamıştır. Tersine, özelleştirmeden yana olmayan, KİT’ler üzerinden paylanan egemen kesimlerin arkasında yedeklenmeye, ya da özelleştirmeden istediği payı alamayan, dolayısıyla özelleştirmeye karşı çıkıp daha çok pay koparmaya çalışan sermaye kesimlerinin arkasında yedeklenmeye götürmüştür.                                      
Emperyalizme karşı çıkıp bağımsızlık talebini öne sürdüğünüzde, bu talepten de emek safları lehine bir gelişme elde edemiyorsunuz. Emperyalizmin ülkeye vermeye çalıştığı düzende pasta ve iktidar paylarının azaldığını gören sermaye kesimleri ya da egemenlikteki payları azalan asker-sivil bürokrat kesimlerin arkasına düşüyorsunuz.

 

Yani ne söyler ve ne yaparsanız yapın hiçbir politika emek saflarının lehine değil de sermayenin farklı kesimlerinin çıkarına işliyorsa, o zaman politika yapmanın zeminlerini ve araçlarını kaybetmişsiniz demektir.Ve bu durumda politika adına yapılan her etkinlik ve oluşum, sermayenin kendini yeniden üretmesinde, emek saflarından taze kan taşıma anlamına gelmektedir. Bu taşıma iki kanaldan yapılmaktadır.

Kendisinden hesap soracak güçlü bir politik eylemliliğin olmamasından dolayı sermayenin açık taşeronluğunu yapan sol liberalizm kanalın birini oluşturmakta. Diğer kanalıda, gelecek projesi olmayan, emeğin öfkesini burjuva demokrasisinin sınırlarına hapseden, küçük burjuva radikalizmini şiddet zemininde fetişleştirerek devrimci dinamiklerin şiddetle boğulmasına neden olan devrimci demokratizm   ve melez siyasal akımlar oluşturmaktadır.
Yitirilmiş ve yada artık emek saflarına ait olmayan bu zeminde, politik mücadelenin bir parçası olduğunu zannetmek bir hiç olmanın da ötesindedir.                                        

Ne Yapmalı?                                                                                                            
20.yüzyıl boyunca tartıştığımız konuların bir çoğunu yaşamın aştığını ve artık yeni günde devrimci işlevler görmediğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla tüm perspektifleri devrimci işlevler görür hale getirmek amacıyla yeniden ve yeniden düşünmek, tartışmak, uygulamak, sonuçlarını irdelemek, yeni katkılar yapmak, yeniden düşünmek, tartışmak ve uygulamak gerekmektedir.Yaşamın tüm boyutlarının içsel bağlantılarını kurup tutarlı ve bütünsel sonuçlara ulaşmaksızın yapılacak her şey süreklilikten uzak ve suya yazı yazmak gibi olacaktır.                                                                                      

Soruların netleşmesi ve zemin yaratmada gerekli tartışmanın başlatılması amacıyla öncelikle üç önemli kavramı ele almak istiyorum. Bu üç kavramla yetinmemin nedeni yazımın çerçevesi ve sınırlarıdır. Diğer bir nedende perspektifimin anlaşılmasına olanak sağlayacak kavramlar olmasıdır.

 

Tartışmanın yaygın, derinlikli, zengin olmasını sağlamaya dönük bir üslup ve dil kullanmaya çalışıyorum. Ama yinede bir zemin kaygısı da güttüğümü belirterek, ütopik sosyalizm tartışmasına marksizmin verdiği net yanıtın tartışmada ön kabul olduğunu belirtmek isterim.  Politika yapmanın burjuva içeriğinden kurtulmanın, devletten, sermayeden bağımsız bir politik var oluşun, bir yaşam sisteminin kurgusu üzerinde ancak olanaklı olduğuna dair bir iddiayı güçlendirmede bu dil ve biçimde ısrar edilmektedir.       

Dünyanın değiştiği, yeni sorunların, yeni ihtiyaçların,  yeni şeyler söylemenin ve yapmanın gerekli olduğu tespiti, tartışmamın gündelik-pratik zeminini oluşturmakta. Bu zeminin  tehlikelerle dolu olduğunun da bilincindeyim. Özellikle sol liberalizmin bu nesnelliği politika açısından ihanetin bataklığına çevirmesi yüzünden, ‘yeni’ sözcüğünün ve onunla ilişkilenmiş kavramların kirletilmişliği ciddi bir sorun olarak ortada dururken, zor bir tartışmayı derinleştirmek istiyorum. Kirlenmişlik, bu soruna yanıt vermekten uzak durmayı devrimci bir duruşun ölçütü haline de getirmemeli. Bu tavır, çürümeyi, marjinalleşmeyi hayatın dışına savrulmayı dayatmaktadır.                                                           

 

Sosyalizm                                                                                                                 
Sosyalizm sadece yarının işi değil, aynı zamanda ve özellikle bugünün işidir. Burada “Marksizm nedir-ne değildir” tartışmasını dışlamaksızın ancak, bundan bağımsız olarak da (embriyonlar düzeyinde) ütopik sosyalizme kısa bir şekilde değinmek gerekiyor.            Marksizmin konuya ilişkin önermesi şudur: Sosyalizmden önceki toplumsal sistem değişiklikleri, bir ekonomik sistemin önceki ekonomik sistem içinde boy vermesi, gelişmesi ve baskın çıkmasıyla mümkündür. Politik iktidar, ancak ekonomik iktidar sağlandıktan sonra mümkündür. Bu öngörü, köleci sistem-feodal sistem ve feodal sistem-kapitalist sistem ve çeşitli sistemler arasındaki ilişkilerden çıkarılmıştır.Devam edilerek denilmektedir ki, sosyalist sistem için bu durum değişik cereyan eder. Kapitalist üretim ilişkileri dahilinde sosyalizmi kurmak mümkün olmadığı için önce devrimle politik iktidar ele geçirilecek, yaygınlaştırılacak ve geçiş süreci olan proletarya diktatörlüğü aracılığıyla, dünya ölçeğinde ya da ona yakın düzeyde sosyalizm inşa edilecektir. Sosyalizmi kapitalist üretim ilişkileri dahilinde inşa etmeye çalışmak ütopiktir.                                                                                 
Bu önermenin ne olup olmadığı, nasıl anlaşılıp anlaşılmaması gerektiği, bu güne kadar bu konudaki yanlış anlayış ve pratiklerin ne olduğu elbette ki çok önemli tartışma ve araştırma konuları. Bu önemli işi bir başka yazı ve platforma bırakalım.                                            Ancak dünyanın geçirmiş ve geçirmekte olduğu değişimleri dikkate alarak diyoruz ki; “sosyalizm her düzeyde bugünün işidir ve bugün inşa edilmelidir.”                                         Kapitalizm rekabete, değişim değeri üretmeye ve varoluşun temelini tüketmeye bağlayan bir toplumsal sisteme indirgenebilir.                                                                          Sosyalizm, dayanışmaya, kullanım değeri üretmeye ve varoluşun temelini üretmeye bağlayan bir toplumsal sisteme indirgenebilir.

Kapitalizm tüm canlı hayatla çatışmaya ve zorunlu birlikteliğe dayanır.

Sosyalizm tüm canlı hayatla yoldaşlaşmaya ve gönüllü birlikteliğe ve uyuma dayanı

Sosyalizm uzun vadeli bir hedef  olarak, sınıfsız, sınırsız, devletsiz, kolektif organizasyona dayalı dünya çapında, toplumsal bir sistemdir.                                                        Orta vadeli bir hedef olarak, içinde kapitalizmin değişim değeri, rekabet ve tüketici kimliğini barındıran, ancak ağırlıklı yönelişi dayanışma, kullanım değeri üretme ve üretici kimliğini esas alan kolektif organizasyonu var etmeye, yaşatmaya ve ağırlıklı kılmaya çalışan, çeşitli işkolları ve yaşam alanlarında vücut bulabilecek toplumsal bir varoluştur.                               Kısa vadeli bir hedef olarak,  kapitalizmim yasalarının egemenliği altında bulunmasına rağmen, işkolları ve yaşam alanları çerçevesinde, rekabetin yanında ve ona karşı dayanışmanın örgütlenmesi, değişim değerinin yanı sıra ve ona karşı kullanım değerinin üretilmeye çalışılması, tüketiciliğin varoluşun temeli olduğu yaşamda, üreticiliğin varoluşun en etkin yanı kılınmaya çalışılması, hiyerarşik örgütlenme modeline karşı kolektif varoluşun anlamlandırılmasıdır.                                                                                                                          Dolayısıyla,sosyalizm yalnızca uzak bir hedef değil, gündelik yaşamda vücut bulabilecek bir yaşama sistemidir. Varoluştur. Özellikle bu saatten sonra, önüne arkasına aşamalar konulabilecek bir uzak hedef değildir. Ayaklarının, basacağı zeminin,temellerinin bugünden yaratılacağı bir yaşam sistemidir.                                                                               Bugüne dek varolan  tüm sınıflı toplumlar birer egemenlik sistemidir. Tüm egemenlik sistemleri yöneten ve yönetilenler üzerine kuruludur. Aynı zamanda birer yönetim sistemidirler. Sosyalizm bir yönetim sistemi değil, kolektif bir yaşam sistemidir. Sosyalizme giden bir yoldan, sonuçtan değil, sosyalizmin yaşanılarak gerçekleşecek bir süreç olduğundan bahsetmek gerekir. Bu yaşanılacak sürecin araçları da, biçimleri de egemenlik ilişkilerinden, yönetim ilişkilerinden uzak hatta onlara karşı olan kolektif yaşam sistemlerinin araçları ve biçimleri olmak zorundadır.

 

 

Proletarya Diktatörlüğü-Demokrasi                                                                            
Bu konu, Paris Komünü pratiğinin çıkarsamasıdır. Sovyet devrimi ile 20.yüzyıla damgasını vuran, olgusal düzeydeki tartışmaların en önemli konularından biridir. 20.yüzyıl pratiklerinin yarattığı kavramlarla da iç içe girmiştir.Tek ülkede sosyalizm, halk demokrasileri, bürokratik diktatörlük, işçi devleti, dejenere işçi devleti, proletarya demokrasisi, devlet kapitalizmi kavramları gibi.

Proletarya diktatörlüğü ve aynı anlama gelmek üzere demokrasisi işçi sınıfının, burjuvazi üzerindeki baskı rejimi, ara sınıfları kazanmanın süreci, devrimi korumanın ve yaygınlaştırmanın yolu, sosyalizmi inşa etmenin zemini olarak anlamlandırılmıştır. Sınırları coğrafidir.Yani bir ülke ve ya bölge kastedilmektedir.                                                      

Bu konudaki tartışmalar hala sürmektedir. Özellikle egemen sınıfların propagandaları oldukça etkilidir. Reformist sosyalistler açısından proletarya diktatörlüğü diye bir sorun yoktur. Anarşizmin marksizmden en köklü ayrımı zaten bu noktadadır. Devrimci demokratizm, aşamacılığıyla bu sorundan sıyrılmaktadır.Troçkistler, klasik marksist anlayışı savunmakla birlikte 20. yüzyıldaki olguların değerlendirilmesinde, işçi devleti ve dejenere işçi devleti yaklaşımlarında donup kalmıştır. Avrupa’daki bazı eğilimler, dünyadaki bazı gelişmelerin proletarya diktatörlüğüne gerek kalmayacak ya da çok kısa zamanda işlevlerini tamamlayarak yürürlükten kalkacak bir uygulama olacağı için proletarya diktatörlüğü vurgusunu yapmamayı savunuyorlar.                                                                                     

 

Benim temel çıkış noktalarımdan biri, artık devrim ve sosyalizmin, dolayısıyla mücadelenin salt coğrafi sınırlarla değil, neredeyse iş kollarına inen düzlemlerde ve tüm yaşam alanlarını içerecek şekilde genişlediği, boyut değiştirdiği tespitidir. Tabi bu tespit bir mutlaklığı değil bir sürecin belirleyici eğilimini tanımlamaktadır.Tek ülke ya da bir bölgede devrim olasılık ve varsayım düzeyinde ele alınabilir. Ancak birçok iş kolu ve yaşam alanındaki belirleyici devrimci mücadele ve atılımlar başarıldığında bir ülke ve ya bölgede devrimden bahsedilebilir.O zaman o devrimi savunacak, dünya çapında yayılmış yaşam alanları bulunacaktır. Proletarya diktatörlüğünün varoluşu bu düzeyde ele alınabilir; bu birinci yanı. İkinci yanı ise, proletarya diktatörlüğünün en temel anlamı devrimi savunmak ve sosyalizm inşasında  adımlar atmaktır.Bu ancak kitlelerin öz örgütlenmeleri çerçevesinde uygulanabilecek bir süreçtir. Değişen dünyada devrim ve sosyalizm yaşamın tüm alanlarında mücadelenin anlamını oluşturacaksa, kazanımlarını korumak ve geliştirmekte bir sistem gerektirecektir. Proletarya diktatörlüğü yani diğer anlamıyla demokrasisi bu anlamda da güncelliğini korumakta ve yaşamın tüm alanlarında işlevlenebilir bir anlam kazanmaktadır.

Bugüne kadarki tüm sistemler birer yönetim sistemidirler ve egemenlik ilişkisi tanımlarlar. Demokrasi de öyledir. Ancak doğrudan demokrasi bir yönetim sistemini değil, bir kolektif yaşam ve organizasyonu tanımlar. Proletarya diktatörlüğü ve demokrasisi devrimci komünist eğilimler tarafından doğrudan demokrasi olarak tanımlanmıştır ve  doğrudur. Doğrudan demokrasi ise tüm işkolları ve yaşam alanlarındaki devrimci mücadelenin kazanılması ve korunmasında, bir yaşam disiplini olarak vazgeçilmez bir öneme sahip.Yani, devrim ve sosyalizm nasıl ki, sadece uzun vadeli bir hedef, bir sonuç değil, aynı zamanda ve özellikle bugünün işi ve sorunuysa ve bir yaşama biçimiyse, yaşanıla yaşanıla tam bir dünya sistemi olarak tamamlanacaksa, proletarya diktatörlüğü ve demokrasisi de bir yaşama biçimidir.Yaşam biçimi disiplinidir.Yaratılan ve kazanılanların hem yaratı ve kazanı sürecinde, hem de onların korunması ve geliştirilmesinde işlevlidir.                                      

 

Devrim                                                                                                                      
Devrimi sosyalist bir yönelişe sokmak demek, anti kapitalist temelde ulusal ve uluslararası devrimci girişimlere kalkmak ve destek vermek demektir. Bu durum bugün için sizi özellikle içerde desteksiz bırakıp baştan yenilip yok olmanızı sağlayacak bir yöneliştir. Dünya egemenlerinin yarattıkları merkezi kurum ve anlaşmalar, bir ülke sınırı dahilinde gelişecek sosyalist perspektifli bir devrimi kendi yalnızlığında boğacak niteliklere sahiptir. Gerçekten de tek ülkede devrim artık bugünün dünyasında demokratik düzeyde bir olasılık, sosyalist düzeyde bir varsayımdır. Ancak soruyu doğru sormak gerek. Artık devrimi, coğrafi sınırlarla, ülkeler düzeyinde ya da bölgeler düzeyinde ele almak doğrumudur? Ya da birilerinin dünya devrimi dendiğinde bütün dünya da birden devrim yapmak diye algıladığı gibi dünya ölçeğinde ele almak doğrumu? Olasılık ve varsayım düzeyinde reddetmemekle birlikte, tek ülkede devrimin ve özellikle bu devrimi yaşatmanın, gerçeklik düzeyine uygun olduğunu düşünmüyorum. Bunun nesnel temellerinin ortadan kalkmaya başladığı artık görülmelidir. Bu anlamda devrim salt coğrafi sınırlarla tanımlanan bir süreçten çok, işkollarına kadar inen düzlemlerde ve yaşam alanlarında dünya çapındaki mücadelelerle gündeme gelebilecektir.

Bu gün küreselleşme olarak tanımlanan yeni dünya düzeni, eski paylaşın sistemlerinde olduğu gibi ülkeler düzeyindeki paylaşım temelinde değil, iş kolları düzeyinde, yaşam alanlarının tümünü içerecek şekilde yapılandırılmaktadır. Bu değişim ve değişimin kaynakları, tıpkı sanayi devriminin tüm olguları değiştirmesi gibi, tüm gerçekliği değiştirmiştir, değiştirmektedir.

 

Devrim de  artık coğrafyalar düzeyinde değil, iş kolları ve yaşam alanlarında bir anlam kazanmaktadır. Bu ise devrim ve iktidar ilişkisini tekrar tanımlamayı gerektirmektedir.Bu güne kadar hangi eğilim, devrim anlayışını ortaya koyarsa koysun, ilk cümlelerden biri; “devrim bir iktidar sorunudur” olurdu. Ancak, devrimin değişen karakteri, devrimi artık dolaysız olarak bir iktidar sorunu olmaktan çıkmıştır. O, doğrudan bir şekilde yaşamla ilişkilenmiştir ve yaşam sorunu olmuştur. Devrim ancak yaşam alanlarında ve iş kolları düzeyinde gerçekleşebilir. Bu da, emperyalist kapitalizmin küreselleştiği bu dönemde evrensel bir karaktere sahiptir. Yani, herhangi bir yaşam alanı ya da işkolundaki devrimci bir atılım, ancak, o alanın dünya çapındaki tüm varlığında ya da o boyuta yakın düzeyinde gerçekleşebilir.

Küreselleşen emperyalist kapitalizm, en egemen emperyalist sermayenin evrensel “kardeşliğini” yaratmıştır. Ancak hala iktidarlar devletler düzeyinde örgütlüdür. Bu yapılanma bu şekliyle, devletler düzeyinde örgütlü bir çok sermaye kesiminin iktidar ve pasta payına ortak olmasına olanak sağlamakta.. Bu yüzden en egemen sermaye, küresel kurumlar, anlaşmalar ile, bölgesel ve küresel birlikler vb. araçlarla bu yapılanmayı değiştirmeye çalışmaktadır. Ne kadar değişeceğini süreç boyunca göreceğiz. Ancak değişimlerin yönü iktidar olgusunun devletler ağırlığından çıkarılıp iş kolları düzeyinde bir ağırlığa taşındığını göstermektedir. Dolayısıyla devrimin iktidar olgusuyla ilişki ve çelişkisi de daha çok yaygınlaşmakta ve değişmektedir. Tüm iktidar biçimleri bir yönetim şeklini anlatmakta ve egemenlik ilişkisini tanımlamaktadır. Dolayısıyla yaşam alanlarındaki devrimci mücadeleler, bir iktidar hedefinden çok, onu da aşan, yaşamın, canlı hayatın -hiçbir düzeyde tahrip etmeyen-yaşam organizasyonlarını hedeflemelidirler.

Yaşam bir bütün olduğuna ve her yaşam alanı o bütünün bir parçası olduğuna göre, her hangi bir yaşam alanı ya da iş kolunda tam ve bütünlüklü bir niteliksel devrimden söz etmek mümkün değil gibi gözükmektedir. Ancak bir çok yaşam alanındaki devrimci gelişme, bir ya da daha çok alanda devrimci bir sıçramaya sebep olabilir. Bu da sürekli devrim perspektifini yeni bir şekilde hala geçerli kılmaktadır. Devrim bireyde ve bir ilişkide başlar, yaşam alanları ve iş kollarında sürer ve tüm yaşa alanlarında tamamlanır. Daha bu süreç tamamlanmadan yeni devrimci süreçler açılır, niteliksel boyutlar değişir ve durmadan yinelenir.

 

Küreselleşen emperyalist kapitalizm demokrasiyi sadece kendisi için hale getirmeye çalışmaktadır. Kitlelerin,  bir çok eğilimin ve emek saflarının demokrasiden pay alma çabaları devam etmektedir ve edecektir. Küreselleşen emperyalist kapitalizm yaşam alanlarının demokrasi sorununu iddiaların tersine, çözebilecek kapasitede ve nitelikte değildir. Bu anlamda yaşam alanlarındaki her devrimci mücadele demokratik içeriğini de koruyacaktır.. Önemli olan bu demokratik içeriği hangi bağlamda ele almak gerekir sorusuna verilecek yanıttır. Sürekli devrim perspektifi bu anlamda da geçerliliğini korumaktadır. Sürekli devrimin yerel, uluslar arası ve evrensel diyalektiği ise, yakıcı güncelliğini giderek artan düzeyde daha çok ortaya koymaktadır.

 

Sonuç olarak devrimin, emperyalist kapitalizmin 20.yy  boyutunda, olanak ve olasılıklarının daraldığını görmekle birlikte, küreselleşen emperyalist kapitalizmin 21.yy boyutunda, tamamen değişen, devasa olanak ve olasılıklarını görmek mümkündür. Emek ve sermaye çelişkisi, proletarya ve burjuvazi arasındaki çelişki olmaktan genişleyerek, sınıfsal karakterini daha da keskinleştirerek tüm insanlık ve bir avuç egemen arasındaki çelişkiye dönüştürmüştür. En egemen sermayenin evrensel “kardeşliğine” kardeşliğine emek saflarının verebileceği yanıt tek yanıt kalmıştır: Emeğin yani tüm insanlığın kardeşliği.

Emperyalist kapitalizm küreselleşme süreci ve pratiğiyle, tüm yaşam ve insanlığı da paramparça etmektedir. Bu, çıkarları ve ihtiyaçları giderek farklılaşan emek sektörlerini ifade etmesiyle bir olumsuzluk gibi gözükmektedir. Tüm emek safları açısından ortak bir gündemde buluşmayı engelleyici bir olgu gibi ortaya çıkmaktadır. Ancak, eşitsiz ve bileşik gelişme yasası, bu olumsuzluğun aşılmasının da olanaklarını açığa çıkarmaktadır. Yaşamın tüm alanları devrimci etki,müdahale ve mücadeleye açık hale gelmiştir. Elbette her alanda birbirinden farklı, eşitsiz bir mücadele ve gelişim olacaktır. Ancak her eşitsiz etki, müdahale ve gelişim, diğer alanları tetikleyici bir etki yapar. Yaşamın sonsuz zenginliği birbirini etkileyerek, birbirinin izlediği sıraları izlemeksizin, sıçramalarla, sarmal bir anafor gibi gelişecektir. Bunu temel şartı ise, kendiliğindenci gelişim yasalarının evrimine kendini kaptırmayan öznenin, yaşamın, sınıfların parçalanmışlığını inceleyip, eşitsiz ve bileşik gelişimin diyalektiğine uygun müdahaleleri yapabilmesidir.

 

Devrimci Öznenin Kendini Üretme Zeminleri; Örgüt, Örgütlenme  İlişkileri

Örgüt konusu 20. yüzyıldaki tartışmaların merkezi oldu. Demokratik merkeziyetçilik, üyelik sorunu, örgüt ve kitlelerle ilişkisi, tartışmaların temel konularıydı. Bu tartışmalar 20.yy’ da işleve sahipti,  ancak değişen yaşam bu kavramları da, işlevselliklerini de aşmış durumdadır.

Yine bir tartışma konusunun belirlenmesi açısından ayrıntılı bir tartışmaya diğerlerinde olduğu gibi bu konuda da girmeyeceğim.Amaç, eğilimi belirlemek, yönelişleri başlıklar çerçevesinde tanımlamaktır. Bunları derinleştirmek, değiştirmek, geliştirmek kolektif çabaları gerektiriyor. Ancak o zaman sezgisellikten kurtulup bilimsellikten sözedebiliriz.

 

Komünistler için dünyayı anlamak onu değiştirmek için zorunlu koşuldur. Bu iş için ideolojik değil bilimsel olmak ise bir ön koşuldur. Dünyayı anlamak özellikle, yaşadığımız dünyada birey ya da bireyleri aşan bir faaliyeti gerektirmektedir. Zira bilimin aldığı yol, yaşam ve üretim alanlarının parçalanmışlığı ve detayları, kısaca, ekonomik, sosyal ve politik alanları anlayabilmek bilimler arası bir işleyişin eşgüdümünü gerektiriyor. Çıkan sonuçları diğer sonuçlarla sentezleyebilmek ve tüm sonuçlardan eylemin yönüne ilişkin bir başka sonuç çıkarmak, deneysel uygulamaların sonuçlarını bütünsel bir formülasyona dönüştürmek ve bunu en geniş yaşam alanlarına uygulayarak sürekli bir şekilde yapabilmek, kolektifler, inisiyatifler eşgüdümünü gerektiriyor. Bunun adına ister örgüt denilsin ister örgütlenme ya da başka bir şey... Ancak komünistlerin sorumluluklarını yerine getirmek için koordine olmaları şart. Böyle bir birliktelik sosyalizmin bir aracıysa, sosyalizmin niteliklerinden  de farklı olamaz. Böyle bir birliktelikte hiyerarşi olamaz demektir. Kendi içinde hiyerarşi olmayacağı gibi kendi dışında kalanlarla da hiyerarşik bir ilişki kuramaz demektir.

Kolektif niteliği içselleştirmiş, üretmeyi var oluşunun temeli haline getirmiş komünistlerden oluşan, gönüllülüğü esas alan bir organizmaya ihtiyaç vardır. Bugün için böyle bir organizmayı yaratacak adımlar, temel görev olarak durmaktadır. Böyle bir organizma için atılacak adımlar, bir taraftan kendi başına bir yaşam  alanı iken, aynı zamanda dabu çalışmaları yürütecek birey, inisiyatif ve kolektiflerin yaşamın diğer alanlarında kitleler ya da diğer öznelerle yaşamın sorunlarını çözme etkinliklerinde sahici birer temsilci olmalarını gerektirmektedir. Yani, komünistlerin ihtiyaç duyacağı bir organizmanın inşası ve gündeik yaşamın ihtiyaçları hem birbirinden ayrı hem de iç içe geçmiş bir süreci anlatır. Önemli olan farklı alanların iç bağlantılarını kurmayı becerebilmektir.

Komünist organizma kesinlikle kitlesel bir örgüt değildir, olmamalıdır. Kitlelerin, yaşamın sorunlarına cevap vermek için özörgütlenmelerini yaratmaları için onlarla birlikte mücadele eder ve bu özörgütlenmelerde bilimlerarası metodolojilerin sonuçlarını etkin kılmaya çalışırlar Ancak onları ne tekke haline getirmeye çalışırlar ne de kendilerini ikame ederler.

Komünist organizma kendi içinde tartışılmamış ve sonuçlarına adım atılmamış hiçbir konuyu bırakmaz. Ancak özörgütlenmelerde yaşamın tüm renkleri vardır ve olmalıdır. Dolayısı ile buralarda ideolojik, kavramsal ve marjinal bir var oluş, egemenlik ilişkisi üretmekten başka  bir işe yaramaz. Önemli olan insanların özörgütlenmelerini yaratabilmeleri ve bunlar aracılığı ile sermayeden, bürokrasiden, devletten bağımsız kendi gündemlerini oluşturmalarıdır.

Komünistler yaşamın hiçbir rengini görmezden gelemezle. Emek safları içindeki tüm eğilimlerden uzak durmakla birlikte, onların, yaşamın herhangi bir boyutunun yansıması olduğunu ve o boyutu öne çıkarttıklarını ve özgül yanlarının da bu olduğunu bilirler.

Komünist organizma, oluşum sürecinde ve tamamlandığında(ki bu hiçbir zaman tamamlanmaz) kendisinin de, yaşamın bir yada birkaç alanının yansıması olabileceği gerçeğini gözden kaçırmaz. Bu anlamda da kendisi dışındaki komünist oluşumları ilgiyle izler ve işlevsel birlikteliğin yollarını yaratmaya çalışır. Yaşamın herhangi bir alanının yansıması olan diğer birey,eğilim ve kurumların bu gün yapıldığı gibi eleştirilmesi ya da zorlanması doğru değildir. Önemli olan, birey, kurum ve eğilimlerin kendilerini değiştirecekleri, yönlendirecekleri, kazanacakları zemini oluşturmak ve bunu yapmalarında yardımcı olabilmektir.

Devrimci komünistler, burjuva politikacılar ve benzerleri gibi “gelecekteki sosyalist düzende” iyi şeyler yapabilmek için güç ve iktidar istemezler. Onlar yapacaklarını iktidar ve güç istemeksizin yaparlar. Sosyalizmin kısa, orta uzun vadeli hedeflerini kitleler gerçekleştireceklerdir. Komünistler, bunun zeminlerini oluşturmak, mücadelelerin bu yöne seyretmesi için etkide bulunmakta görevlidir.

            Tüm bu tespitler bir mutlaklığın tanımlanmak için yapılmadı. Mutlak doğrudur  iddiasını ise hiç taşımamaktadır. Yazının amacı, bir değişim süreci tespitine, değişimin dinamiğine dayanarak ve bir parçası olmanın bilincinde,  yeni sorular, yeni ihtiyaçlar ve yeni tartışmalar yaratmada katkı sağlamaktır.

            Geçmişte devrimci işlevler görmüş teorinin, günümüzde de devrimci işlevlere sahip olmasını sağlayacak kolektif bir çalışmanın ve iradenin yaratılması, yitirilen politika zemininin yaratılmasına önemli katkılar sağlayacaktır.

            Umuda tekrar işçi tulumunu giydirmek...

            Ertelenemez görev olarak önümüzde durmakta

 

Ekim 2002-10-02