| mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu |
Mesut Mahmutoğulları - Özgür Üniversite Forumu - Sayı-18, Nisan-Haziran/2002
|
Politika kavramı,
insanlığın tarihsel yolculuğunda, sınıflararası egemenlik ilişkileriyle birlikte ortaya çıkmıştır. Egemen sınıflar arası
mücadelelerde olgunlaşarak derinleşmiş ve olgusallaşmıştır Emek saflarının
işlevli politikalarının ortaya çıkması, bu üç parçanın; yöntemin, geçmiş
değerlendirmesinin ve gelecek öngörüsünün tutarlı, bütünsel ve süreklilik
içinde üretilmesini gerektirdi.
Politika kavramının emek safları açısından olgusallaşması süreci de bu
tarihsellik içinde somutlaşmaya başladı. Kavramsal
ve pratik-politik inşanın oluşmasında katkı sağlayan tarihsel kesitlere, özet de
olsa değinmekte yarar var. 1848’lerde Emek
Saflarının Politik Zeminleri Ve Politikaları Burjuvazinin
üretim ilişkilerinde elde ettiği egemenliği politik iktidar egemenliğine
dönüştürme mücadelesi dönemin temel karakteristiği idi. Verilen mücadele, feodal
üst kurumların tasfiyesi, feodal bağımlılık ve kısıtlamaların ortadan
kaldırılması içindi. Emek safları, demokratik gelişmeler açısından bu
mücadelede, burjuvaziye destek veriyor ve politikalarını buna göre ayarlıyordu. Tarih
burjuvazi için akmakta idi. Ancak burjuvazi emek safları tarafından itildiği önderlik
konumundan sıyrılmaya eğilimi içindeydi.
Nitekim giderek feodal kesimlerle işbirliği içinde, uzlaşmaya dayalı bir egemenliğin
inşası üzerinden, tüm egemenlik gücü
ve silahlarını emek saflarına çevirip, devrimci rolünü terk etti. Emek saflarının
bu yeni statükodaki politikasını Marks ve Engels Komünistler Lıgasına Çağrı’ da
şöyle açıklamaktadırlar: “Demokratik küçük burjuvazinin devrimi
olabildiğince çabuk sonuçlandırmayı arzulamasına karşılık, az çok mülk sahibi
tüm sınıflar egemen konumlarından uzaklaştırılıncaya kadar, proletarya devlet
gücünü eline geçirinceye ve yalnızca tek bir ülkedeki değil dünyanın tüm önde
gelen ülkelerindeki proleterlerin birliğinin sağlanmış, bu ülkelerin proleterleri
arasındaki rekabetin ortadan kalkmış olduğu ve hiç değilse belli başlı üretici
gülerin proleterlerin elinde toplanmış bulunduğu noktaya ulaşıncaya kadar devrimi
sürekli kılmak bizim sorunumuz ve görevimizdir.” Aynı metin içinde
şiar da ortaya koyulmaktadır: “İşçiler demokratik küçük burjuvazinin iki
yüzlü sözleri ile proletarya partisinin bağımsız örgütünden vazgeçme yolunda bir
an için olsun ayartılmaya fırsat vermeksizin, nihai zafer için elden geleni bizzat
yapmalıdır. Savaş naraları devrimin sürekliliği olmalıdır.”
Devrimin
sürekliliği statükoları parçalayıcı bir durumdur. Statükoları parçalarken yeni
statükolar yaratmamayı anlatır. Yaratılan kurumları bir statüko haline
dönüştürmez ve geçiciliğini baştan kabul eder. Oysa burjuvazi ve bürokrasinin
üstüne çöreklendiği “devrimle” statükoları korur ya da yeni statükolar
yaratır ve savunur. Marks, burjuvazinin 1848 devrimlerine kadar yani gerici yüzünün,
tüm dünyada açığa çıkmasından önce, burjuvazide devrimci olan ne varsa
proletaryanın onu destekleyeceğini, ancak iktidarı tek başına almak için bir an bile
geri durmayacağını anlatır. 1848 devrimlerinden sonraki tespit ise Engels tarafından
şu şekilde ifade ediliyor: “1848 yenilgisinden sonra uygar Avrupa için sorun
şudur:Ya devrimci proletaryanın egemenliği ya da şubattan önce egemen olan
sınıfların egemenliği. Bundan böyle orta yol mümkün değildir.”
Marks ve Engels’in bu döneme ait tüm ürettiği tüm politikalar sürekli
devrim perspektifi zemininde üretilmiştir. Bu zemin işçi sınıfının politik
saflaşmasının da temel zeminini teşkil etmiştir. II.Enternasyonal’ in kurulması ve
dönemin sınıf savaşımından çok sınıf uzlaşmasına dayanan karakteri,
parlamentarizmin gelişimi, Alman Sosyal Demokrat Partisinin devasa gücü, I. Paylaşım
savaşında Sosyal Demokrasinin emperyalist savaşı destekleyerek dünya emek saflarına
ihaneti, Bolşevik akımın olgunlaşması bu dönemin seyri içinde gelişen belirleyici
olgulardı. Marks ve Engels’ in ölümünden önce başlayan ve ölümlerinden sonra
yoğunlaşan çarpılmalar bu olgular içinde mayalandı ve diyalektik tarihsel
materyalizmin tüm boyutlarında yaşandı. Dolayısı ile bu çarpılmalar politik
taktiklerin belirlenmesinde de çarpılmalarla birlikte sürdü 1917 Ekim Devrimi
ve Yeniden Sürekli Devrim
III. Enternasyonal
diyalektik ve tarihsel materyalizmin tekrar ele alınıp politik sonuçlarına
ulaştırılmaya çalıştırıldığı, devrimin sürekliliğinin aracı olarak
üretildiği bir tarihsel deneyim oldu. Ancak uluslararası
koşulların akışını belirleyecek irade yetersizliği, o kendinde akış
tarafından belirlenmenin koşullarını yarattı. Stalinist bürokrasi elinde devrim
rotasından çıktı. Sürekli devrim anlayışı nerede görüldüyse ezildi.
III.Enternasyonal emperyalist burjuvaziye peşkeş çekilip kapatıldı. Dünya emek
safları tekrar,1848 deki demokratik küçük burjuvazinin talepleri çerçevesine
hapsedildi. Buna karşı mücadele eden Troçki IV.Enternasyonali örgütlediyse de, onu
küçük burjuva unsurlarından kurtarıp prolerteryanın devrimci mücadele merkezi
haline getiremeden öldürüldü. Ancak geride, geçmiş devrimci komünist birikimi,
zamanı elverdiği kadarıyla derleyip bıraktı.
1924 den 21.
Yüzyıla
Asıl
olarak Lenin’in ölümüyle dünya emek saflarındaki etkinliğini kaybeden devrimci
komünist eğilim Troçki şahsında yürütülen mücadelelere rağmen giderek azalan
gücünü 1940 da tümüyle kaybetti ve günümüze kadar her düzey ve boyutta
çarpılmaya uğrayarak geldi. Diyalektik ve tarihsel materyalizm onun tarihsel pratik,
politik sonuçları dünya çapında sürekliliğini koruyan devrimci komünist bir akım
tarafından korunup geliştirilemedi.Zaman zaman ortaya çıkan, sonra dağılan ya da
parçalanan, çarpılan birçok takım, büyük emeklerle dünyanın her yerinde mücadele
ettiyse de bir süreklilik ve bütünlüğe ulaşamadı. Y.D.D ve Emek
Saflarının Konumu, Politikanın Zeminleri
Ulus ötesi ya da
en egemen emperyalist kesim denilen
bilgi-değer ve yoğun teknoloji üretip temel sanayii işkollarını elinde bulundurulan
emperyalist eğilim, tüm dünyayı sosyal ve politik düzeyde yeniden düzenliyor. Bu
zorlu süreçleri önderliği kaybetmeden ve fazlaca paylaşmadan yapabilmek için emek
saflarını arkalamaya çalışmak zorunda kalıyor ve bunu da beceriyor. Dünyanın
değişen güçler dengesine göre yeniden paylaşımı, egemenlikten pay alan bazı
kesimlerin iktidar ve pasta paylarından tasfiyesi anlamına geliyor.Tüm ülkelerde orta
sermayenin küçük kesimleri, siyasal iktidardan ve yaratılan değerden paylanan
bürokrasi, küçük burjuvazinin üst kesimleri iktidarlardan ve pasta payından tasfiye
ediliyor.Bunların uluslar arası güçleri törpüleniyor, eziliyor.Ulusötesileşememiş
emperyalist eğilimler hizaya sokuluyor, iktidardaki ve pastadaki payları azaltılıyor,
etkisizleştirilip ulusötesi emperyalist eğilimlerin çıkarları doğrultusunda
uzlaşmaya zorlanıyorlar.Tüm bu çatışma ve uzlaşma süreçleri masa başında
imzalar atılarak değil, tüm dünya ölçeğinde, her tür araç kullanılarak, coğrafi
anlamda sokak sokak, şehir şehir ve bölge bölge savaşılarak; ideolojik olarak
sınıfsal, dinsel, ulusal, etnik, cinsel, ekolojik, felsefi, kültürel etki ve
belirlemelerde; politik olarak, her sınıf ve ara sınıfın kendi taleplerini tüm
insanlığın talepleri gibi ifade etmesiyle; bir kaos ortamında yaşanıyor.
Emek safları, yöntemini, geçmiş değerlendirmesi ve gelecek öngörüsünü
çoktan kaybedip demokratik alanlarda ideolojik dogmalarla donmuş olduğundan
arkalanması da kolay oluyor. Ulusötesi emperyalist eğilim diğer emperyalist eğilim ve
ulusal egemen güçlerle mücadelesinde, onları hizaya sokabilmek ve sanayide rekabet
şansını arttırabilmek amacıyla, tüm dünyayı talan ederek kısmi coğrafyalarda
yarattıkları kısmi demokratik hakların propagandasını yapıyor ve bu propagandayı
kitleleri arkalamada kendisine karşı çıkan egemenleri kendi çıkarlarına uygun hale
getirmede işlevlendiriyor. Ulusötesileşememiş sanayii işkollarında örgütlü egemen
kesimlerin direnişini kırmak için çocuk emeğinin sömürüsüne karşı çıkarak(!)
dünya çocuklarını bu bağlamda eyleme yönlendirebilmekte. Eşit işe eşit ücret
sloganıyla cinsiyet ayrımcılığına karşı çıkarak ve kadınların üretim
sürecinde demokratik haklarını savunabilmekte. Ulusötesileşememiş sanayiinin kirli
üretimine karşılık çevreci sivil örgütlenmeler yaratabilmekte ya da
destekleyebilmekte. Büyük ulusal orduları birer engel olarak gördükleri için
profesyonel orduyu savunarak ve anti militarizm propagandası yapabilmekte. Çalışanlar
için sosyal ve demokratik haklar isteyebilmekte, endüstriyel demokrasi, sosyal diyalog,
şirketlerin sosyal sorumluluğu, vb. projeler, organlar oluşturabilmekte. Kendi hızına
engel olan devletler ve devlet bürokrasilerini hizaya getirmek için ülke sınırları
içindeki ittifaklarını sonuna kadar desteklerken anti bürokratik taleplerle toplumsal
muhalefeti yaratabilmekte, yönlendirebilmekte. Kendilerine uyumlanmayan ve önerilen
iktidar ve pasta payına razı olmayan rejimleri her yolu deneyerek ve dünya kamuoyunu
arkalarına alarak değiştiriyorlar. Bu bağlamda örnekler çoğaltılabilir
.
*Her şeyden önce
yöntemsel sorun dev gibi bir boşluk ve yokluk olarak ortada duruyor. Diyalektik
materyalizm zemininde bilimler arası metodoloji bir perspektif düzeyinde bile yoktur.
Bilimin değişimi, gelişimi, derinliği kaçırılmış metodoloji ile karşılıklı
doğrulanmaları üretilememiştir. *Marks ve Engels
sonrası geçmişin değerlendirilmesinde bir adım yol alınamamış, tarihin sınıfsal
mücadelesi tarihi olduğu tekrarından öteye gidememiştir. *Üzerinden bir
yüzyıl geçtiği halde sosyalizm bilimi geliştirilememiş, hatta 20.yüzyılda ortaya
çıkan bir sürü sapma ile birlikte tek ülkede sosyalizm, halk demokrasileri, dejenere
işçi devleti gibi kavramlarla iyice muğlaklaşmıştır. *Gelecek projesi,
tüm gelişmelerle derinleştirilip giderek somut ayakları oluşan ve her gelişmeyle
daha da güçlenen bir proje olmaktan çıkmıştır.
Sürekli devrim
perspektifi son olarak Troçki’den kaldığı biçimiyle durmakta ve dogma haline
getirilmiştir.
*Yine politika
yapmanın araçlarından biri olan parti, araç olarak bile tamamen burjuva sınıfsal
karaktere uygun, içinde farklı şekillerde de olsa egemenlik ilişkilerinin üretildiği
bir arca dönüştürülmüştür.
Sendikalar,
dernekler, vakıflar vb. örgütsel araçların tümü
sınıf mücadelesinin değil, teslimiyetin araçları haline gelmiştir. Yani ne söyler ve
ne yaparsanız yapın hiçbir politika emek saflarının lehine değil de sermayenin
farklı kesimlerinin çıkarına işliyorsa, o zaman politika yapmanın zeminlerini ve
araçlarını kaybetmişsiniz demektir.Ve bu durumda politika adına yapılan her etkinlik
ve oluşum, sermayenin kendini yeniden üretmesinde, emek saflarından taze kan taşıma
anlamına gelmektedir. Bu taşıma iki kanaldan yapılmaktadır. Kendisinden hesap
soracak güçlü bir politik eylemliliğin olmamasından dolayı sermayenin açık
taşeronluğunu yapan sol liberalizm kanalın birini oluşturmakta. Diğer kanalıda,
gelecek projesi olmayan, emeğin öfkesini burjuva demokrasisinin sınırlarına hapseden,
küçük burjuva radikalizmini şiddet zemininde fetişleştirerek devrimci dinamiklerin
şiddetle boğulmasına neden olan devrimci demokratizm
ve melez siyasal akımlar oluşturmaktadır. Soruların
netleşmesi ve zemin yaratmada gerekli tartışmanın başlatılması amacıyla öncelikle
üç önemli kavramı ele almak istiyorum. Bu üç kavramla yetinmemin nedeni yazımın
çerçevesi ve sınırlarıdır. Diğer bir nedende perspektifimin anlaşılmasına olanak
sağlayacak kavramlar olmasıdır. Tartışmanın
yaygın, derinlikli, zengin olmasını sağlamaya dönük bir üslup ve dil kullanmaya
çalışıyorum. Ama yinede bir zemin kaygısı da güttüğümü belirterek, ütopik
sosyalizm tartışmasına marksizmin verdiği net yanıtın tartışmada ön kabul
olduğunu belirtmek isterim. Politika
yapmanın burjuva içeriğinden kurtulmanın, devletten, sermayeden bağımsız bir
politik var oluşun, bir yaşam sisteminin kurgusu üzerinde ancak olanaklı olduğuna
dair bir iddiayı güçlendirmede bu dil ve biçimde ısrar edilmektedir. Dünyanın
değiştiği, yeni sorunların, yeni ihtiyaçların,
yeni şeyler söylemenin ve yapmanın gerekli olduğu tespiti, tartışmamın
gündelik-pratik zeminini oluşturmakta. Bu zeminin tehlikelerle
dolu olduğunun da bilincindeyim. Özellikle sol liberalizmin bu nesnelliği politika
açısından ihanetin bataklığına çevirmesi yüzünden, ‘yeni’ sözcüğünün ve
onunla ilişkilenmiş kavramların kirletilmişliği ciddi bir sorun olarak ortada
dururken, zor bir tartışmayı derinleştirmek istiyorum. Kirlenmişlik, bu soruna yanıt
vermekten uzak durmayı devrimci bir duruşun ölçütü haline de getirmemeli. Bu tavır,
çürümeyi, marjinalleşmeyi hayatın dışına savrulmayı dayatmaktadır.
Sosyalizm
Kapitalizm tüm
canlı hayatla çatışmaya ve zorunlu birlikteliğe dayanır. Sosyalizm tüm
canlı hayatla yoldaşlaşmaya ve gönüllü birlikteliğe ve uyuma dayanı Sosyalizm uzun
vadeli bir hedef olarak, sınıfsız,
sınırsız, devletsiz, kolektif organizasyona dayalı dünya çapında, toplumsal bir
sistemdir.
Orta vadeli bir
hedef olarak, içinde kapitalizmin değişim değeri, rekabet ve tüketici kimliğini
barındıran, ancak ağırlıklı yönelişi dayanışma, kullanım değeri üretme ve
üretici kimliğini esas alan kolektif organizasyonu var etmeye, yaşatmaya ve
ağırlıklı kılmaya çalışan, çeşitli işkolları ve yaşam alanlarında vücut
bulabilecek toplumsal bir varoluştur.
Kısa vadeli bir
hedef olarak, kapitalizmim yasalarının
egemenliği altında bulunmasına rağmen, işkolları ve yaşam alanları çerçevesinde,
rekabetin yanında ve ona karşı dayanışmanın örgütlenmesi, değişim değerinin
yanı sıra ve ona karşı kullanım değerinin üretilmeye çalışılması,
tüketiciliğin varoluşun temeli olduğu yaşamda, üreticiliğin varoluşun en etkin
yanı kılınmaya çalışılması, hiyerarşik örgütlenme modeline karşı kolektif
varoluşun anlamlandırılmasıdır.
Dolayısıyla,sosyalizm yalnızca uzak bir hedef değil, gündelik yaşamda vücut
bulabilecek bir yaşama sistemidir. Varoluştur. Özellikle bu saatten sonra, önüne
arkasına aşamalar konulabilecek bir uzak hedef değildir. Ayaklarının, basacağı
zeminin,temellerinin bugünden yaratılacağı bir yaşam sistemidir.
Bugüne dek varolan tüm sınıflı
toplumlar birer egemenlik sistemidir. Tüm egemenlik sistemleri yöneten ve yönetilenler
üzerine kuruludur. Aynı zamanda birer yönetim sistemidirler. Sosyalizm bir yönetim
sistemi değil, kolektif bir yaşam sistemidir. Sosyalizme giden bir yoldan, sonuçtan
değil, sosyalizmin yaşanılarak gerçekleşecek bir süreç olduğundan bahsetmek
gerekir. Bu yaşanılacak sürecin araçları da, biçimleri de egemenlik ilişkilerinden,
yönetim ilişkilerinden uzak hatta onlara karşı olan kolektif yaşam sistemlerinin
araçları ve biçimleri olmak zorundadır. Proletarya
Diktatörlüğü-Demokrasi
Proletarya
diktatörlüğü ve aynı anlama gelmek üzere demokrasisi işçi sınıfının, burjuvazi
üzerindeki baskı rejimi, ara sınıfları kazanmanın süreci, devrimi korumanın ve
yaygınlaştırmanın yolu, sosyalizmi inşa etmenin zemini olarak
anlamlandırılmıştır. Sınırları coğrafidir.Yani bir ülke ve ya bölge
kastedilmektedir.
Bu konudaki
tartışmalar hala sürmektedir. Özellikle egemen sınıfların propagandaları oldukça
etkilidir. Reformist sosyalistler açısından proletarya diktatörlüğü diye bir sorun
yoktur. Anarşizmin marksizmden en köklü ayrımı zaten bu noktadadır. Devrimci
demokratizm, aşamacılığıyla bu sorundan sıyrılmaktadır.Troçkistler, klasik
marksist anlayışı savunmakla birlikte 20. yüzyıldaki olguların
değerlendirilmesinde, işçi devleti ve dejenere işçi devleti yaklaşımlarında donup
kalmıştır. Avrupa’daki bazı eğilimler, dünyadaki bazı gelişmelerin proletarya
diktatörlüğüne gerek kalmayacak ya da çok kısa zamanda işlevlerini tamamlayarak
yürürlükten kalkacak bir uygulama olacağı için proletarya diktatörlüğü vurgusunu
yapmamayı savunuyorlar.
Benim temel
çıkış noktalarımdan biri, artık devrim ve sosyalizmin, dolayısıyla mücadelenin
salt coğrafi sınırlarla değil, neredeyse iş kollarına inen düzlemlerde ve tüm
yaşam alanlarını içerecek şekilde genişlediği, boyut değiştirdiği tespitidir.
Tabi bu tespit bir mutlaklığı değil bir sürecin belirleyici eğilimini
tanımlamaktadır.Tek ülke ya da bir bölgede devrim olasılık ve varsayım düzeyinde
ele alınabilir. Ancak birçok iş kolu ve yaşam alanındaki belirleyici devrimci
mücadele ve atılımlar başarıldığında bir ülke ve ya bölgede devrimden
bahsedilebilir.O zaman o devrimi savunacak, dünya çapında yayılmış yaşam alanları
bulunacaktır. Proletarya diktatörlüğünün varoluşu bu düzeyde ele alınabilir; bu
birinci yanı. İkinci yanı ise, proletarya diktatörlüğünün en temel anlamı devrimi
savunmak ve sosyalizm inşasında adımlar
atmaktır.Bu ancak kitlelerin öz örgütlenmeleri çerçevesinde uygulanabilecek bir
süreçtir. Değişen dünyada devrim ve sosyalizm yaşamın tüm alanlarında
mücadelenin anlamını oluşturacaksa, kazanımlarını korumak ve geliştirmekte bir
sistem gerektirecektir. Proletarya diktatörlüğü yani diğer anlamıyla demokrasisi bu
anlamda da güncelliğini korumakta ve yaşamın tüm alanlarında işlevlenebilir bir
anlam kazanmaktadır. Devrim
Bu gün
küreselleşme olarak tanımlanan yeni dünya düzeni, eski paylaşın sistemlerinde
olduğu gibi ülkeler düzeyindeki paylaşım temelinde değil, iş kolları düzeyinde,
yaşam alanlarının tümünü içerecek şekilde yapılandırılmaktadır. Bu değişim
ve değişimin kaynakları, tıpkı sanayi devriminin tüm olguları değiştirmesi gibi,
tüm gerçekliği değiştirmiştir, değiştirmektedir. Devrim de artık coğrafyalar düzeyinde değil, iş
kolları ve yaşam alanlarında bir anlam kazanmaktadır. Bu ise devrim ve iktidar
ilişkisini tekrar tanımlamayı gerektirmektedir.Bu güne kadar hangi eğilim, devrim
anlayışını ortaya koyarsa koysun, ilk cümlelerden biri; “devrim bir iktidar
sorunudur” olurdu. Ancak, devrimin değişen karakteri, devrimi artık dolaysız olarak
bir iktidar sorunu olmaktan çıkmıştır. O, doğrudan bir şekilde yaşamla
ilişkilenmiştir ve yaşam sorunu olmuştur. Devrim ancak yaşam alanlarında ve iş
kolları düzeyinde gerçekleşebilir. Bu da, emperyalist kapitalizmin küreselleştiği
bu dönemde evrensel bir karaktere sahiptir. Yani, herhangi bir yaşam alanı ya da
işkolundaki devrimci bir atılım, ancak, o alanın dünya çapındaki tüm varlığında
ya da o boyuta yakın düzeyinde gerçekleşebilir. Küreselleşen
emperyalist kapitalizm, en egemen emperyalist sermayenin evrensel “kardeşliğini”
yaratmıştır. Ancak hala iktidarlar devletler düzeyinde örgütlüdür. Bu yapılanma
bu şekliyle, devletler düzeyinde örgütlü bir çok sermaye kesiminin iktidar ve pasta
payına ortak olmasına olanak sağlamakta.. Bu yüzden en egemen sermaye, küresel
kurumlar, anlaşmalar ile, bölgesel ve küresel birlikler vb. araçlarla bu yapılanmayı
değiştirmeye çalışmaktadır. Ne kadar değişeceğini süreç boyunca göreceğiz.
Ancak değişimlerin yönü iktidar olgusunun devletler ağırlığından çıkarılıp
iş kolları düzeyinde bir ağırlığa taşındığını göstermektedir. Dolayısıyla
devrimin iktidar olgusuyla ilişki ve çelişkisi de daha çok yaygınlaşmakta ve
değişmektedir. Tüm iktidar biçimleri bir yönetim şeklini anlatmakta ve egemenlik
ilişkisini tanımlamaktadır. Dolayısıyla yaşam alanlarındaki devrimci mücadeleler,
bir iktidar hedefinden çok, onu da aşan, yaşamın, canlı hayatın -hiçbir düzeyde
tahrip etmeyen-yaşam organizasyonlarını hedeflemelidirler. Yaşam bir bütün
olduğuna ve her yaşam alanı o bütünün bir parçası olduğuna göre, her hangi bir
yaşam alanı ya da iş kolunda tam ve bütünlüklü bir niteliksel devrimden söz etmek
mümkün değil gibi gözükmektedir. Ancak bir çok yaşam alanındaki devrimci gelişme,
bir ya da daha çok alanda devrimci bir sıçramaya sebep olabilir. Bu da sürekli devrim
perspektifini yeni bir şekilde hala geçerli kılmaktadır. Devrim bireyde ve bir
ilişkide başlar, yaşam alanları ve iş kollarında sürer ve tüm yaşa alanlarında
tamamlanır. Daha bu süreç tamamlanmadan yeni devrimci süreçler açılır, niteliksel
boyutlar değişir ve durmadan yinelenir. Küreselleşen
emperyalist kapitalizm demokrasiyi sadece kendisi için hale getirmeye çalışmaktadır.
Kitlelerin, bir çok eğilimin ve emek
saflarının demokrasiden pay alma çabaları devam etmektedir ve edecektir.
Küreselleşen emperyalist kapitalizm yaşam alanlarının demokrasi sorununu iddiaların
tersine, çözebilecek kapasitede ve nitelikte değildir. Bu anlamda yaşam alanlarındaki
her devrimci mücadele demokratik içeriğini de koruyacaktır.. Önemli olan bu
demokratik içeriği hangi bağlamda ele almak gerekir sorusuna verilecek yanıttır.
Sürekli devrim perspektifi bu anlamda da geçerliliğini korumaktadır. Sürekli devrimin
yerel, uluslar arası ve evrensel diyalektiği ise, yakıcı güncelliğini giderek artan
düzeyde daha çok ortaya koymaktadır. Sonuç olarak devrimin, emperyalist kapitalizmin 20.yy boyutunda, olanak ve olasılıklarının daraldığını görmekle birlikte, küreselleşen emperyalist kapitalizmin 21.yy boyutunda, tamamen değişen, devasa olanak ve olasılıklarını görmek mümkündür. Emek ve sermaye çelişkisi, proletarya ve burjuvazi arasındaki çelişki olmaktan genişleyerek, sınıfsal karakterini daha da keskinleştirerek tüm insanlık ve bir avuç egemen arasındaki çelişkiye dönüştürmüştür. En egemen sermayenin evrensel “kardeşliğine” kardeşliğine emek saflarının verebileceği yanıt tek yanıt kalmıştır: Emeğin yani tüm insanlığın kardeşliği. Emperyalist
kapitalizm küreselleşme süreci ve pratiğiyle, tüm yaşam ve insanlığı da
paramparça etmektedir. Bu, çıkarları ve ihtiyaçları giderek farklılaşan emek
sektörlerini ifade etmesiyle bir olumsuzluk gibi gözükmektedir. Tüm emek safları
açısından ortak bir gündemde buluşmayı engelleyici bir olgu gibi ortaya
çıkmaktadır. Ancak, eşitsiz ve bileşik gelişme yasası, bu olumsuzluğun
aşılmasının da olanaklarını açığa çıkarmaktadır. Yaşamın tüm alanları
devrimci etki,müdahale ve mücadeleye açık hale gelmiştir. Elbette her alanda
birbirinden farklı, eşitsiz bir mücadele ve gelişim olacaktır. Ancak her eşitsiz
etki, müdahale ve gelişim, diğer alanları tetikleyici bir etki yapar. Yaşamın sonsuz
zenginliği birbirini etkileyerek, birbirinin izlediği sıraları izlemeksizin,
sıçramalarla, sarmal bir anafor gibi gelişecektir. Bunu temel şartı ise,
kendiliğindenci gelişim yasalarının evrimine kendini kaptırmayan öznenin, yaşamın,
sınıfların parçalanmışlığını inceleyip, eşitsiz ve bileşik gelişimin
diyalektiğine uygun müdahaleleri yapabilmesidir. Devrimci
Öznenin Kendini Üretme Zeminleri; Örgüt, Örgütlenme
İlişkileri
Örgüt konusu 20.
yüzyıldaki tartışmaların merkezi oldu. Demokratik merkeziyetçilik, üyelik sorunu,
örgüt ve kitlelerle ilişkisi, tartışmaların temel konularıydı. Bu tartışmalar
20.yy’ da işleve sahipti, ancak değişen
yaşam bu kavramları da, işlevselliklerini de aşmış durumdadır. Yine bir tartışma
konusunun belirlenmesi açısından ayrıntılı bir tartışmaya diğerlerinde olduğu
gibi bu konuda da girmeyeceğim.Amaç, eğilimi belirlemek, yönelişleri başlıklar
çerçevesinde tanımlamaktır. Bunları derinleştirmek, değiştirmek, geliştirmek
kolektif çabaları gerektiriyor. Ancak o zaman sezgisellikten kurtulup bilimsellikten
sözedebiliriz. Komünistler için
dünyayı anlamak onu değiştirmek için zorunlu koşuldur. Bu iş için ideolojik değil
bilimsel olmak ise bir ön koşuldur. Dünyayı anlamak özellikle, yaşadığımız
dünyada birey ya da bireyleri aşan bir faaliyeti gerektirmektedir. Zira bilimin
aldığı yol, yaşam ve üretim alanlarının parçalanmışlığı ve detayları,
kısaca, ekonomik, sosyal ve politik alanları anlayabilmek bilimler arası bir
işleyişin eşgüdümünü gerektiriyor. Çıkan sonuçları diğer sonuçlarla
sentezleyebilmek ve tüm sonuçlardan eylemin yönüne ilişkin bir başka sonuç
çıkarmak, deneysel uygulamaların sonuçlarını bütünsel bir formülasyona
dönüştürmek ve bunu en geniş yaşam alanlarına uygulayarak sürekli bir şekilde
yapabilmek, kolektifler, inisiyatifler eşgüdümünü gerektiriyor. Bunun adına ister
örgüt denilsin ister örgütlenme ya da başka bir şey... Ancak komünistlerin
sorumluluklarını yerine getirmek için koordine olmaları şart. Böyle bir birliktelik
sosyalizmin bir aracıysa, sosyalizmin niteliklerinden
de farklı olamaz. Böyle bir birliktelikte hiyerarşi olamaz demektir. Kendi
içinde hiyerarşi olmayacağı gibi kendi dışında kalanlarla da hiyerarşik bir
ilişki kuramaz demektir. Kolektif niteliği
içselleştirmiş, üretmeyi var oluşunun temeli haline getirmiş komünistlerden
oluşan, gönüllülüğü esas alan bir organizmaya ihtiyaç vardır. Bugün için böyle
bir organizmayı yaratacak adımlar, temel görev olarak durmaktadır. Böyle bir
organizma için atılacak adımlar, bir taraftan kendi başına bir yaşam alanı iken, aynı zamanda dabu çalışmaları
yürütecek birey, inisiyatif ve kolektiflerin yaşamın diğer alanlarında kitleler ya
da diğer öznelerle yaşamın sorunlarını çözme etkinliklerinde sahici birer temsilci
olmalarını gerektirmektedir. Yani, komünistlerin ihtiyaç duyacağı bir organizmanın
inşası ve gündeik yaşamın ihtiyaçları hem birbirinden ayrı hem de iç içe
geçmiş bir süreci anlatır. Önemli olan farklı alanların iç bağlantılarını
kurmayı becerebilmektir. Komünist organizma
kesinlikle kitlesel bir örgüt değildir, olmamalıdır. Kitlelerin, yaşamın
sorunlarına cevap vermek için özörgütlenmelerini yaratmaları için onlarla birlikte
mücadele eder ve bu özörgütlenmelerde bilimlerarası metodolojilerin sonuçlarını
etkin kılmaya çalışırlar Ancak onları ne tekke haline getirmeye çalışırlar ne de
kendilerini ikame ederler. Komünist organizma
kendi içinde tartışılmamış ve sonuçlarına adım atılmamış hiçbir konuyu
bırakmaz. Ancak özörgütlenmelerde yaşamın tüm renkleri vardır ve olmalıdır.
Dolayısı ile buralarda ideolojik, kavramsal ve marjinal bir var oluş, egemenlik
ilişkisi üretmekten başka bir işe
yaramaz. Önemli olan insanların özörgütlenmelerini yaratabilmeleri ve bunlar
aracılığı ile sermayeden, bürokrasiden, devletten bağımsız kendi gündemlerini
oluşturmalarıdır. Komünistler
yaşamın hiçbir rengini görmezden gelemezle. Emek safları içindeki tüm eğilimlerden
uzak durmakla birlikte, onların, yaşamın herhangi bir boyutunun yansıması olduğunu
ve o boyutu öne çıkarttıklarını ve özgül yanlarının da bu olduğunu bilirler. Komünist
organizma, oluşum sürecinde ve tamamlandığında(ki bu hiçbir zaman tamamlanmaz)
kendisinin de, yaşamın bir yada birkaç alanının yansıması olabileceği gerçeğini
gözden kaçırmaz. Bu anlamda da kendisi dışındaki komünist oluşumları ilgiyle
izler ve işlevsel birlikteliğin yollarını yaratmaya çalışır. Yaşamın herhangi
bir alanının yansıması olan diğer birey,eğilim ve kurumların bu gün yapıldığı
gibi eleştirilmesi ya da zorlanması doğru değildir. Önemli olan, birey, kurum ve
eğilimlerin kendilerini değiştirecekleri, yönlendirecekleri, kazanacakları zemini
oluşturmak ve bunu yapmalarında yardımcı olabilmektir. Devrimci
komünistler, burjuva politikacılar ve benzerleri gibi “gelecekteki sosyalist
düzende” iyi şeyler yapabilmek için güç ve iktidar istemezler. Onlar
yapacaklarını iktidar ve güç istemeksizin yaparlar. Sosyalizmin kısa, orta uzun
vadeli hedeflerini kitleler gerçekleştireceklerdir. Komünistler, bunun zeminlerini
oluşturmak, mücadelelerin bu yöne seyretmesi için etkide bulunmakta görevlidir.
Tüm bu tespitler bir mutlaklığın tanımlanmak için yapılmadı. Mutlak
doğrudur iddiasını ise hiç
taşımamaktadır. Yazının amacı, bir değişim süreci tespitine, değişimin
dinamiğine dayanarak ve bir parçası olmanın bilincinde,
yeni sorular, yeni ihtiyaçlar ve yeni tartışmalar yaratmada katkı
sağlamaktır.
Geçmişte devrimci işlevler görmüş teorinin, günümüzde de devrimci
işlevlere sahip olmasını sağlayacak kolektif bir çalışmanın ve iradenin
yaratılması, yitirilen politika zemininin yaratılmasına önemli katkılar
sağlayacaktır.
Umuda tekrar işçi tulumunu giydirmek...
Ertelenemez görev olarak önümüzde durmakta Ekim 2002-10-02 |