mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu


Altının Ekonomik ve Hegomonik Boyutları

 

SELİM YILMAZ - Ekonomist/SMMM

 

KİMDAKSİ - Kimya Madenciliğine Karşı Sivil İnisiyatif

 

KÜRESELLEŞME ?

Kapitalist sistemin son aşaması olan Küreselleşme tanımlamasının derinine indiğimizde, bunun, yalnızca  sermayenin Küreselleşmesi anlamına geldiğini görüyoruz. İlk anda kulağa çok hoş, toplumsal ve insancıl gibi gelen bu terimin ortaya çıkış nedeni bile gerçeği anlamak için yeterli olabiliyor. Para birimlerinde ülkeler arası farklılıklarının olması ve ekonomik, sosyal, politik gelişmeler doğrultusunda döviz değerlerinin hızla değişmesi, Şirket karlılıklarını olumsuz yönde etkilemeye başlaması, bir de gelişmekte olan ülkelerin birer “ucuz emek cenneti” ve “çevre standartlarının düşük” olma özellikleri eklendiğinde sermeyenin sınır tanıma engelini ortadan kaldırması kolaylaşmıştır. Yabancı sermayeyi ülkelerine çekebilmek için her türlü tavizi vermeye hazır, en az gelişmiş 3.dünya ülkeleri (LDCs) ile gelişmekte olduğu iddia edilen ülkelerin hükümetleri de zengin doğal kaynakları, ucuz emek, çeşitli yatırım ve vergi teşviklerinden oluşan menüyü gümüş bir tepsi içersinde Ulus Ötesi Şirketlere sunmaktadırlar. Üretimini aynı anda dünyanın çeşitli bölgelerinde yaparak, farklı maliyetler yakalayan ulusötesi şirketler satışta da sınır tanımadıkları için karlarını daha kolay maksimize edebilmektedirler. Ulusötesi şirketler, gelişmiş ülkelerin belirledikleri üretim sınırlamaları ya da çevresel koşullardan kaynaklanan engelleri de son yıllardaki küresel oluşum(DTÖ) ve anlaşmalar(MAI, GATS, TRIPS, TRIMS v.b.) ile bölgesel konsorsiyumlar(AB, APEC, NAFTA v.b.) üzerinden kolayca aşabilme gücüne erişmişlerdir. Dünyada madencilik üzerine faaliyet gösteren ulusötesi şirketleri de bu kapsamda değerlendirmek gerekmektedir.

 

Madenciliğin tarihsel sürecindeki çarpıcı örneklere kısa bir bakış:

Madenciliğin Tarihsel sürecine bakıldığında, Şili örneği, ulusötesi sermayenin sömürü boyutları hakkında yeterli dersi veriyor. 1870'li yıllarda, dünya bakır madeninin %60 arzını elinde bulunduran aktif bir bakır madenine sahip olan Şili'li yoksul madencilerin zenginlik rüyası, 20.yy’ın birinci yarısında Amerikan Şirketleri'nin ele geçirme operasyonları ile son buldu. Diğer yandan, Ulusal değerlerin devlet elinde toplanarak yoksul insanların yararına kullanılması düşüncesinin hakim olduğu birçok ülkede, milli rezervlerin yabancılar tarafından işletilmesi, yükselen milliyetçi duyguların da etkisi ile, kabul edilemiyordu. Bunun da ötesinde, maden işletmeciliğinin yapıldığı yoksul ülkelerin ekonomik kazançlarının, adaletsiz paylaşım sonucunda son derece azalıyor olması bu konuda ilk tartışmaları başlattı. Bu adaletsizliğin doğal kaynak sömürüsünü ölümsüzleştireceği ve uluslararası refah düzeyi eşitsizliğini derinleştireceğinden endişe duyuluyordu. Bu korkuların haklı olduğu ilerleyen yıllarda anlaşılacaktı. 1920'lerde, Şili'de Bakır Madeni işleten Kennecott, yatırımlarından yılda %30-40 kazanırken; Şili Hükümetine ödediği vergi, kazancın sadece %12'siydi. Araştırmacı Girvan'ın tahminlerine göre, 1935-1969 yılları arasında maden üretimi yapan yabancı şirketler, Şili'de elde ettiği karın %91'ini kendi ülkelerine taşımış, %9'u ise yatırım yenileme çalışması için Şili'de bırakmışlardı. Araştırmacı olan Frank ve Diaz tarafından yapılan bir çalışmanın sonuçlarına göre ise, 1910-1970 yılları arasında Şili'de madencilik yapan Amerikan Şirketleri, söz konusu dönemde toplam olarak sadece 104 milyon$ yatırım yaptıkları halde, Amerika'ya transfer ettikleri meblağ 10 milyar 800 milyon $'ı bulmuştu. Bunun anlamı yatırdıklarının 100 katından fazla bir kaynağı Şili dışına çıkarmış olmalarıdır.

 

Peru'da da durum pek farklı değildi. Resmi kaynaklardan alınan bilgilere göre Peru'da maden işletmeciliği yapan Amerikan şirketlerinin 1950-1970 yılları arasında ülkelerine transfer ettikleri meblağ 790 milyon $ iken,1980'li yıllarda da 669 milyon $ olmuştu. Oysa bu Şirketlerin söz konusu dönemde Peru'ya yaptıkları net yatırım tutarı sadece 284 milyon $ düzeyindeydi.

 

Zambia'da ise, bağımsızlıktan 10 yıl önce, ülkedeki 2 yabancı maden şirketi, Rhodesia Selection Trust ve Anglo-American 260 milyon pound'u ülke dışına çıkardılar. Zambia bakır madenlerinden tek kazançlı çıkan çok uluslu şirketler değildi. İngiliz Hazinesi de 1923-1964 yılları arasında 40 milyon pound vergi toplamış ve bunun sadece 5 milyon pound'unu yeni yatırım için harcamıştı. Hatta toplam madencilik gelirlerinin 160 milyon pound'u da,  bağımsızlıktan 30 yıl önce British South Africa CO. isimli başka bir yabancı şirket için kullanılmıştı. Bu rakamlarda hata payları olabileceği düşünülse bile, kesin olan birşey varsa o'da,1960'lı yılların sonlarına kadar, geri kalmış ülkelerde çıkarılan madenlerden elde edilen net kazancın en az %70'inin ulusötesi şirketlerce ülke dışına taşındığıdır. Burada sorgulanmak istenen asıl konu; bu ülkelerde yapılan iş için ödenen bedelin az olmasından çok, bunun haksız ve adaletsiz bir sömürü olmasıydı. Şirketler, yaptıkları savunmalarında, sermayelerini, teknik malzemelerini ve kaynağa hak ettiği değeri veren teknolojik bilgi birikimlerini riske ettiklerini, kaynak sahibi ülke hükümetlerinin ise, sırtlarını kendilerine kalan jeolojik mirasın rantına dayayarak, oturdukları yerde hak etmedikleri bir geliri topladıklarını ileri sürüyorlardı. Ancak, sermaye birikimi ve “ kaynağa hak ettiği değeri verdiği ileri sürülen teknolojik yeterlik”in nasıl oluştuğu (!!!) : altın rezervine sahip ülke Hükümetlerinin “sus payı” şeklinde bırakılan değerleri hangi sosyal sınıflara (burjuvazi?), ne adlar altında aktardığı; bu ülkelerden transfer edilen altın ya da altın karşılığı parasal değerlerden hangi çıkar gruplarının, ne tip rantlar elde ettiği ve zengin ellerde dolaşan altın külçelerinin dünya emekçileri üzerinde ne kadar muazzam bir hegemonik baskı yarattığı gibi temel soruların cevaplarını bu cümlelerde bulabilmek mümkün olamıyor. Diğer yandan, altın ve benzeri doğal kaynakların jeolojik birer miras olduğu tanımlaması tümüyle doğru bir saptama olduğu halde, tüm insanlığa ait olması gereken böylesi mirasın kapitalize edilerek, metalaştırılması ve sermaye sınıfı tarafından insanlığın daha fazla sömürülmesi amacıyla kullanılıyor olması yalnızca kapitalist sisteme has bir çelişkiyi ortaya koyuyor.  

 

Ulusötesi şirketlere yöneltilen bir diğer şikayet de, piyasa hakimiyetlerini kullanarak fiyatları maniple (kendi pozisyonlarına göre fiyat iniş ve çıkışlarında etkili olmak) etmeleriydi. Fiyatlar bu şirketlerin arzusu veya ilişkide bulundukları tüketici konumdaki Hükümetlerin  ihtiyaçları doğrultusunda kolaylıkla maniple edilebiliyordu. Araştırmacı Girvan, 2.Dünya Savaşı sırasında Amerikan Bakır Madencilik Şirketlerinin, Amerikan Hükümeti ile, Şili'ye 500 milyon $'a malolan bir anlaşma imzalayarak; bakır fiyatlarını piyasa fiyatının altında bir noktada dondurduğunu ileri sürmektedir. Madencilik faaliyetinin temeli ise, üretici firmaların vergi ve diğer resmi kesintilerden kar etmesini sağlayacak bir fiyat belirlemesini gerektirmektedir. 1950-1960 yıllarında, Birleşik Devletlere Bakır madeni satan Şili ve Peru Şirketleri için Londra Metal Borsası düşük bir fiyat uygulaması başlattı. Amaç bu şirketlerin vergi ve kur kazançlarına ortak olmaktı.

Çok uluslu Maden Şirketlerine karşı çıkılmasının 3. sebebi de uygun olmayan teknolojilerle çalışıyor olmalarıydı. Madencilikle yaratılabilen kazançlı istihdam imkanları, ileri ülkelerin çıkarlarına uygun olarak geliştirilen büyük çaplı üretim teknikleri ve sermaye yoğun yatırımlarla kısıtlandı. Çokuluslu maden şirketlerinin, 3. dünya ülkelerinde güçlükle sağlanan istihdam dengelerini alt üst ettiği ileri sürülmekteydi.(Scherwish,1979)

 

1973 yılında yayımlanan, ''Dünya kalkınmasında çok uluslu şirketler '' konulu bir B.M. raporunda üçüncü dünya ülkelerinde 1970 yılı itibarıyle yapılmış bulunan toplam yabancı sermaye yatırımının 40 milyar $'ı bulmasına rağmen, bu yatırımların yarattığı istihdamın toplam işgücünün sadece %3'üne denk düşen, 2 milyon işçi ile sınırlı kaldığı belirtilmekteydi. Bu da her işçi başına 20.000 $'lık sermaye yatırımı gerektiği anlamına gelmekteydi. İstihdam imkanlarının daha da sınırlı olması ve teknolojik gelişmelerin etkisi ile, bugün gereken yatırım miktarı özellikle madencilik alanında, muhtemelen 4-5 kat daha da fazladır. 1980 yılında Araştırmacı Mezger tarafından yapılan bir araştırmaya göre, Bakır madenciliğindeki 1 kişilik istihdamın sermaye yatırım karşılığı 250.000 $ civarındaydı. Bu bilgilerden de anlaşılacağı üzere; mevcut teknolojilerle yapılan madencilik faaliyetlerinin az gelişmiş ülkelerin istihdam faaliyetine katkıda bulunması mümkün görünmemektedir. Bunun da ötesinde halihazırda kullanılan açık madencilik işlemlerinin, yaratılan kirlilik sonrası göçler nedeniyle mevcut istihdamı bile giderek düşürdüğü bir gerçektir.

 

Buna karşın, yüksek teknoloji yatırımlarının kalifiye işgücüne ihtiyaç duyduğu ve bu durumun da özellikle Güney Afrika'daki beyaz azınlığın işine yaradığı tüm dünyada bilinmektedir. Güney Afrika'da zenci yığınlar çok düşük ücretlerle istihdam edilirken; ekonominin diğer sektörlerine de transfer edilebilen ve kariyer gerektiren çok sınırlı iş imkanları da beyaz azınlık tarafından kullanılmaktadır.

 

Teknoloji ile ilgili bir diğer konu da ''Teknolojik Bağımlılık''dır. Birçok araştırmacı ve yazarın düşüncesine göre teknolojik buluşlar, uluslararası kapitalizmin üretim süreci üzerindeki kontrolünün devamını sağlayan mekanizmalardır. Bu sistemler, geri kalmış ülkelerin teknoloji ithali yolu ile sürekli bağımlı kalmasına sebep olmaktadır. Tanzer'in 1980 yılında çıkan kitabında “A.B.D. için, maden faaliyeti yapılan ülkenin yönetimi, teknoloji üzerindeki kontrol, ABD’nin gücünü arttıran bir özelliğe sahiptir ve bu yolda harcanacak her çaba da bu kontrolün devamlılığına katkıda bulunmaktadır.”

While Sutcliffe'e göre ise;

''Teknoloji daima metropolitanın tekelinde olmuştur. Gelişmemiş bölgelerde tam bir endüstriyel yapı oluşturmak mümkün olamamaktadır. Çünkü bu bölgelerin halklarının aynı anda hem endüstriye, hem de en karmaşık, yüksek teknolojiye sahip olma şansları bulunmamaktadır. (Sutcliffe,1972)

 

Fakat, Sutcliffe’in tespitini biraz açmakta yarar var: Bugün gelinen noktada, ulusötesi şirketlerin az gelişmiş ülkelere de küçümsenmeyecek oranda teknoloji transferi yaptıkları görülmektedir. Ancak, teknolojiye sahip olmak ile, teknolojiyi (sahip olanın denetimi ve güdümü altında) kullanmak aynı şey değildir. Kısacası, yabancı şirketler az gelişmiş ülkelere yaptıkları doğrudan yatırımlarda teknolojik departmanları adeta kilit altında tutmakta ve bu teknolojiyi emeğini satarak kullanmak zorunda olanlar ise ilelebet sadece “kullanıcı” olarak kalmakta, bağımlılık süreci de devam etmektedir. 

Bu bağımlılığın oluşmasında 3 ana faktör olduğu ileri sürülmektedir.

1) Üst düzey madencilik, eritme ve rafine etme işlemleri, az gelişmiş ülkelere önemli ölçüde sermaye malı ve teknoloji ithalini gerektirmektedir. Bu ülkelerdeki yatırım gücünden yoksun firmalar, bu çok pahalı ithalatın üstesinden gelememektedir. Ve yabancı mühendislik firmalarının, çokuluslu maden şirketleri ile ortak veya bağlantılı çalışması son derece yaygındır. Teknolojilerin sürekli yenilenmesi ve daha karmaşık hale getirilmesi sürdüğü taktirde, az gelişmiş ülkelerin bu mühendislik şirketlerini değil satın alması, hayal etmesi bile imkansızlaşmaktır.

2) Daha karmaşık teknolojiler, daha büyük sermaye yatırımını gerektirmektedir ve bu ithalat çok uluslu şirket tarafından sağlandığında bu kez işletmenin ekonomik rantının büyük bölümü yurt dışına aktarılmaktadır. Halbuki, iç sermaye yatırımı için başvurulacak alternatifler ve uluslararası finans kurumlarından borçlanma maliyet avantajı sağlayabilir. Bu nedenle de teknolojik bağımlılığın, sermaye bağımlılığını da beraberinde getirdiği ve bu ülkelerin kendi madenciliğini kendilerinin yapmasına izin verilmediği sürece bağımlılığın devam edeceğini söylemek mümkündür.

3) Teknolojik değişimler, çok uluslu şirketlere kaynaklar üzerindeki kontrollerinin devamlılığını sağlamakta ve az gelişmiş ülkelerle yaptıkları pazarlıkta daha güçlü olmalarını sağlamaktadır. Dünyanın ''emin'' bölgelerindeki yeni maden kaynaklarının tamamen veya zaman zaman marjinal rezervlerin ayrıştırılmasına izin veren ''Risk azaltıcı teknikler'', azgelişmiş ülkelerin, çok uluslu şirketlerin parmağının ucunda oynatılabilmesi için hazırlanan bir komplo olarak değerlendirilmektedir. Oysa az gelişmiş ülkenin hareket kabiliyetini sınırlamak için bu tip bir komploya gerek yoktur. Gerçekte, bütün devletler, çok uluslu şirketlerin hakim olduğu bir finans sistemi içersinde çalışmak zorundadırlar aksi taktirde ya kendi kendine yeterlik sistemi ya da kabuğuna çekilme yolunu tercih etmek durumunda kalacaklardır. Her iki yol da az gelişmiş ülkelerin kalkınma hedeflerini  karşılamamaktadır.

 

Çok uluslu şirketlerin, geri kalmış ekonomilere, ihtiyaç duydukları kalkınmayı sağlamayacakları görüşünü kuvvetlendiren 4. faktör ise, onlar açısından son derece hayati olan tasarruf ve yatırımların çok uluslu şirketlerin varlığı ile azalıyor olmasıdır. Çok uluslu şirketler yoksul toplumların zengin azınlığının Avrupa veya Amerikan tüketim biçimlerini taklit etmesine yol açmakta; bu da tasarrufu azalttığı için, yerli yatırım sermayesine ayrılan pay da doğal olarak düşmektedir. Bunun da ötesinde, arzu edilen her ürünün ithal edilmesi, tüketim oranlarını yükseltmekte, böylece iç piyasa ve yatırımlar başarısızlıkla yüzyüze kalmaktadır. Hirschman'da (1971) birçokları gibi, yabancı sermaye akınının, ülke içindeki yönetim ve teknolojik buluşlara zarar verdiğini ve ülkenin kendi kendine gelişmesine engel olduğunu belirtmiştir. Çok uluslu şirketlerin bulunduğu birçok ülkede önemli bir kontrol kriteri bulunmaktadır. Geri kalmış ülkelerin eksiklik ve yetersizlikleri, bu şirketleri;  iletişim, tüketim modelleri, kentsel büyüme, taşımacılık ve bunlar gibi daha birçok temel konuda, özel kar maksimizasyonu yöntemlerinin ürün bazında  rahatlıkla kullanıldığı sosyal kararlarda, söz sahibi konumuna getirmektedir.

 

Bütün bu olgular, sermaye kesimince yeterli bulunmamış ve hegemonyalarının sınırlarını genişletmek, sömürüyü yaygınlaştırmak ve karlarını daha da arttırmak için ''Küreselleşme''yi toplumlara iyi bir gelişme olarak empoze etme adımını atmışlardır.         

     

DEĞİŞİM ARACI OLARAK ''ALTIN''

 

15. ve 18. yüzyıllar arasına rastlayan dönem, Merkantilist felsefenin hakim görüş olarak Avrupa'da kendini hissettirdiği bir zaman dilimidir. Bu düşünce biçimi, doğru dengelere ulaşabilmede devletin ekonomi üzerindeki kontrolünün kaçınılmaz olduğunu savunmuştur. Buna bağlı olarak da ulusların zengin olabilmelerinin yolu daha fazla altın rezervine sahip olmak, yani çok çalışıp, çok üreterek ihracatı arttırırken, ithalat gereksinimini en alt düzeyde tutmak olmuştur. Yine aynı görüşün sebep olduğu bir başka durum da; o dönem Avrupasının ülkeleri arasında giderek kızışan, altın'a dayalı ekonomik savaşlar olmuştur. Ülkeden ülkeye farklılık gösteren ekonomi politikaları sonuçta İspanya'nın ülkeye daha fazla altın stoklayabilme adına Amazon ormanlarının içlerine kadar girmesine, Fransızların ise, ülkedeki sınai üretimi arttırarak, ihracat yolu ile Avrupa'daki altın'ı kendi ülkelerine çekmelerine sebep olmuştur. Bu sistemde altın'a dayalı zenginlik bir devlet politikası olarak belirlendiğinden, sömürgecilik ve savaşlar kaçınılmaz hale gelmiştir.

 

Merkantilizme bir tepki olarak 18. yy.da doğan Klasik düşünce; ekonomiyi kendi dengelerine (?) terketmeyi savunmuş ve devlet müdahalesine karşı çıkmıştır. Klasik düşüncenin yaratıcısı olarak kabul edilen Adam Smith, Devlet'den gelecek müdahalelerin, ülkeleri serbest piyasanın nimetlerinden uzaklaştırarak, fakirleştireceği savını ileri sürmüştür. Altın'ın bu sistem içindeki işlevi ise bir değişim aracı olmak ve paranın fonksiyonlarını yüklenmek olmuştur. Sistemde, para arzı doğrudan doğruya altın miktarı esas alınarak belirlenmiştir. Bu durum klasik sistemde de altın'ın ne denli önemli olduğunu göstermektedir. Bu felsefenin savunucuları, daha da ileri giderek tüm ülkelerin, altın'ı uluslararası para birimi olarak kabul etmeleri halinde uzun dönemde iç ve dış dengeye ulaşılabileceğini iddia etmişlerdir. ABD $'ının dünya ekonomilerine hakim bir para birimi durumuna gelmesinin ilk temelleri, klasik düşünceyi savunan fikir adamlarının altın'ı tüm ekonomiler açısından tek bir kriter olarak belirlemesi ile başlamıştır.

 

Keynes'yen felsefede altının fiyat değişimi ile ödemeler dengesi açıklarının kapatılamayacağı, bunun yanısıra faiz ve gelir değişimlerinin de dikkate alınması gereği savunulmuştur. Bu sistem, ülkelerin Merkez Bankalarının sisteme riayet etmelerini öngörmüştür. Buna karşın Merkez Bankaları buna tam olarak uymamışlardır.Yani, altın kaybeden ülkenin Merkez Bankası, para arzını hemen kısacak ve bunu yapmaması durumunda da fiyat değişiklikleri hemen gerçekleşmeyecektir. Ayrıca, Keynes altın'ın para olarak kullanımına da karşı çıkmakta ve altın'ın paranın tüm fonksiyonlarını içermediğini savunmaktaydı. Keynes'in altın için yaptığı ''Barbar bir eski kıymetli meta'' tanımı ekonomi literatürüne geçmiştir. Keynes'yen teori, altın'a dayalı bir ekonomik model yerine, içerde ''güdümlü bir para'' dışarıda ise ''takas'' sistemine işlerlik kazandırılmasını savunmuştur. Bu plan çerçevesinde zamanla altın yerine ''Bankor'' denilen ve altın'a konvertibilitesi mümkün olmayan bir para birimi öngörülmüştür.

 

Keynes'in bu planı, 1944 yılında A.B.D.nin New Hampshire eyaletinin Bretton Woods kasabasında, 44 ülkenin katılımı ile yapılan uluslararası toplantıya sunulmuş ise de, II. Dünya savaşından en az yara alarak çıkan tek ülke konumunda olan Amerika'nın sunduğu White Planı karşısında direnememiştir. Bu planın kabul edilmeyişinin en büyük nedeninin ekonomik olduğunu söylemek ise hata olmayacaktır. Savaş sonrası ekonomileri iflas noktasına gelen Avrupa ülkeleri, İngiltere'nin görüşünü temsil eden Keynes planını desteklemek istemiş, ancak tek kurtarıcı konumundaki A.B.D’nin olağanüstü hacimdeki altın stoklarının(o dönemde dünyadaki mevcut altının %40’ından fazlası) bu plan sonucunda büyük kayba uğrayacağı görüşünden hareketle altın'ın hakimiyetine son verecek olan bu planın uygulanması kabul edilmemiştir. Bretton Woods'da oluşturulan bu yeni sisteme ise ''Altın Kambiyo Sistemi'' denmiş ve altının toplumlar üzerindeki bu hakimiyet biçimi de (1958 ve 1969’da iki büyük sendeleme geçirse de)1971 yılına kadar sürmüştür. Altın Kambiyo sisteminde altın paranın piyasada tedavülü söz konusu değildir. Ama buna rağmen para birimleri ile altın ilişkisi ortadan kaldırılmamıştır. Sadece tek bir para biriminin değeri altına endekslenmiş ve 1 Ons Altın(Yaklaşık 31 gr) 35 $ ABD Dolarına sabitlenmiştir. ABD Merkez Bankası çıkardığı Dolarlar için toplam aktifinin %25'ini altın rezervi olarak bulundurmayı kabul etmiş ve Dolara tam bir altın konvertibilitesi tanınmıştır. Diğer ülkeler, bu sisteme göre paralarının altın veya Dolar cinsinden bir paritesini belirleyerek bunu da, Bretton Woods'da yaratılan iki kurumdan biri olan IMF (Uluslararası Para Fonu)'e bildireceklerdir. Bu plana göre altın ve dolar IMF kapsamında bir dünya parası olarak tüm toplumlara kabul ettirilmiştir.

 

IMF'e üye olan her ülke belli bir kota dahilinde sisteme alınmakta ve belirlenen kotasının %25'i altın olarak, kalan kısmı da ulusal para cinsleri üzerinden karşılayabilmektedir. Yani her üye ülke, kendi kotasının %25'i kadar bir miktarı, altın olarak bulmak ve Fon'a teslim etmek zorundadır. Bu uygumalar sonucunda 2000 yılı sonu itibari ile IMF’in 3200 tondan fazla bir altın stoku oluşmuştur.

 

“Altın Kambiyo Sistemi” olarak da bilinen 1944 tarihli White Planı, ABD'de atıl kalan sermayenin değerlendirilmesi ve elde biriken rezervlerin Avrupa ülkelerine borç verilmek sureti ile ülkedeki durgunluğun giderilmesi hedeflerinin yanısıra, Avrupa ülkelerinin ekonomik toparlanmalarını da hızlandıracak ve güçlü Amerikan sermayesinin kaçınılmaz ihtiyacı olan yeni tüketim toplumlarının oluşturulması amacına da son derece uygun düşmüştür. White planı ile birlikte kurulan IMF(International Monetery Found-Uluslararası Para Fonu) ve DB(World Bank-Dünya Bankası) ile DB alt kurumları IBRD(International Bank for Reconstruction and Development-Uluslararası Yeniden İnşa ve Kalkınma Bankası) ve IFC(International Finance Corporation-Uluslararası Finans Sirketi) isimli finans ve kredi kurumları ile sistemi güvence altına almak içinde MİGA(Multilateral Investment Guarantee Agency- Çok Taraflı yatırımlar için Garanti Ajansı) isimli aslında bir çeşit sigorta şirketi ile ICSID(International Centre for Settlement of Investment Disputes-Uluslararası Yatırım Uyuşmazlıkları İçin Çözüm Merkezi) Uluslararası Tahkim merkezi oluşturuldu. Tüm bu kurum ve oluşumlar dünyadaki emperyalist eğilimi, savaşlara gerek duymaksızın arttırmış ve sömürü için şart olan sömürülecek toplumlar, bu kurumlarca belli koşullarla verilen yem krediler aracılığı ile hem on yıllarca bağımlı yaşamaya hem de siyasi kararlarının diğer ülkelerce belirlenmesi koşullarına mahkum edilmişlerdir. IMF yardımları ile ülkelerin ekonomik düzlüğe çıktıklarına ilişkin görüşü savunanların, - 50 yıldan bu yana IMF yardımı alarak, bugün gelişmiş ülke statüsüne ulaşmış bir ülke var mı?- şeklindeki bir soruya verebilecek cevaplarının olmadığı bugün daha da netleşmiştir.

2. Paylaşım Savaşı sonrası Avrupasının bu kısır döngüye dahil olmayışının en önemli sebepleri, bu ülkelerin sanayii devrimi sürecini tamamlamış olmaları, yani savaşa rağmen bir sanayii alt yapısının varoluşu, Bretton Woods dişlisinin birer parçası olmaları ve kuşkusuz sınırlarını orta Avrupa içlerine kadar genişleten Sosyalist sistemin varlığıydı. Ayrıca, IMF-DB ve ABD üçlüsünün gücünü pekiştirmek ve daha büyük bir güç oluşturmak için ortak hareket etme teklifinde bulunduğu Avrupa sermayesi, 1950'li yılların ikinci yarısında biraz da yeni ortağının önermesi ile Avrupa Ekonomik Topluluğunun temellerini attı.

Kuşkusuz, dünyada IMF'e yakasını kaptırmamayı başarmış uluslar da var. Ancak, sistem bunun da çaresini bularak, ulusötesi finans spekülasyonu yöntemi ile bu ülkeleri de bir bir ağına düşürüyor. Bunun en yakın örneği ise, yıllardan beri kendi ayakları üzerinde duran ekonomiler olarak dünyaya nam salan Uzak Doğu Ülkeleri'nde bir kaç yıl önce yaşanan, ve IMF'den çok büyük kredi almak gibi korkunç bir bedele mal olan Finansal Krizdir. Ucuz işgücü ve oransal olarak daha kısa ömürlü ürün yapısı dolayısıyla düşük maliyetli üretim yapabilen ve dünya pazarlarından önemli pay almaya başlayan Uzak Asya sermayesi ile başka türlü başa çıkamayacağını gören ABD ve Avrupa Kökenli ulusötesi sermaye güçleri, bu ülkelerin Finans Piyasalarında hükmedecek güce eriştiği anda topluca satışa geçerek bu ülkelerin sadece finans piyasalarını çökertmek ile kalmayıp; onları IMF'e avuç açarak ve IMF reçetelerini uygulayarak ekonomilerini daha da çıkmaza sokacak bir konuma getirdi. Bu kriz ortamında, birçok Banka, Aracı Kurum ve Finans Şirketi iflas ederken, bölgedeki yüzlerce sanayii kuruluşu da aynı sebeple konkodatoya giderek binlerce insanın işsiz, ailelerinin ise aç kalmasına sebep oldu. Kriz sonrası devreye giren IMF stand-by anlaşmaları ise, tıpkı ülkemizi olduğu gibi, bu ülke halklarının yaşam haklarını da ipotek altına almışlardır. Ayrıca Asya krizini yaratanların İMF Stand-by anlaşmalarından sonra bölgenin önemli sanayi kuruluşlarını satın almaları da unutulmamalıdır.         

 

“ALTIN'' GERÇEKTEN BİR İHTİYAÇ MI?

 

Ekonomi bilimi ''ihtiyaç'' kavramını, zorunlu, yani yaşamın devam ettirilmesi için şart olan ve zorunlu olmayan ya da kısaca lüks olarak tanımlayabileceğimiz iki ayrı olgu şeklinde ele almıştır. Kuşkusuz, bu ayırımdan yola çıkarak, insan veya toplum yaşamını tehlikeye sokan ve zorunlu ihtiyaç kaynaklarını tüketmeye yönelik, lüks ihtiyaçları giderme çabaları bu iki kavramın da dışında kalmaktadır. Üretimi için toprak, temiz su, temiz hava ve doğal bitki örtüsünün tahrip edilmesi zorunlu olan ve orta ve uzun vadede bölgedeki yaşamı sona erdirecek olan ALTIN’IN  bir ihtiyaç olarak kabul edilmesi imkansızdır.

 

Mevcut sistem çarklarının işleyişi bakımından Altının bir zenginlik, bir varlık olduğunu kabul etmek zorundayız. Ama öyle bir varlık düşünün ki, giderek yoksul ve aç insan sayısı artan dünyamızda zengini daha zengin, güçlüyü daha güçlü yaparken; sömürülen halkların bir çığ gibi büyümesine ve bu arada söz konusu varlığın üretildiği bölgelerde de doğa ve insanın katledilmesine sebep olsun. Kapitalist bir sömürü düzeninde altın’ı bir ihtiyaç, bir zenginlik olarak tanımlayanlar acaba şu çelişkilere nasıl cevap verirlerdi:

- Dünyanın en çok altın üretilen ülkeleri arasında bulunan Afrika ülkeleri neden aynı zamanda en yoksul ülkelerdir?,

- Ya da başka bir deyişle'' Altıncı Şirketlerin kasaları, yoksul toplumların zenginliğidir'' demek mümkün müdür?

- Dünyamızda onbinlerce ton altın stoğu bulunduğu halde, gelir dağılımındaki uçurum neden her geçen gün derinleşmekte ve insanlık neden hızla açlığa doğru sürüklenmektedir?,

- Büyük bölümü yalnızca birkaç yüz kişinin(ya da ailenin) elinde hapsolan, paylaşılmayan ve çeşitli yollarla sömürüyü teşvik eden bir değeri, Varlık olarak tanımlamak ne derece doğrudur?,

 

WORLD GOLD COUNSİL-(DÜNYA ALTIN KONSEYİ) AMACI VE ÇALIŞMALARI:

 

Altın madeninin külçe fiyatı, Dünya Altın Külçe Piyasalarının merkezi durumunda olan Londra Borsasında belirlenmektedir. Bu Borsa'da gerçekleşen günlük külçe arz ve talebi, altının günlük değerini oluşturmaktadır. Ancak bu arz ve talebi etkileyen pek çok unsur vardır. Dünya altın üretimindeki artış veya elinde büyük miktarda altın bulunduran devletlerin altın satışını gerektiren stratejik kararları, arzı arttırarak fiyat düşüşüne sebep olurken; talebin, dünyadaki politik istikrar ve huzur düzeyinin artmasına bağlı olarak daralması da fiyatı yine düşürmektedir. Altın Madencilik Şirketlerinin elinde çok büyük altın stoğu bulunması ve bu mevcudun, yeni üretimlerle, her geçen gün daha da büyüyor olması, söz konusu fiyat düşmelerinden  en çok bu kesimin etkilenmesine sebep olmaktadır. Bu zararı önlemenin bir kaç yolu vardır. Örneğin üretime ara vererek arzın daraltılması ve bu şekilde fiyatın yükselmesi sağlanabilir. Ancak; madencilik faaliyeti sırasında, ürettikleri kimyayı da satmak suretiyle karlarını katlayan Madencilik Şirketlerinin bu çifte kazançtan vazgeçmeleri beklenemez. O halde bir yandan üretim/arz devam ederken, fiyatı arttırıcı bir yöntem bulmaları gerekecektir. Bu yöntem de, arz olarak borsalara geri dönmeyecek olan Mücevher tüketiminin teşvik edilmesidir. İşte bu amaçla toplam 12 ülkeden, 66 altın üreticisi şirket, merkezi Cenevre'de bulunan Dünya Altın Konseyi’ni(World Gold Council) kurmuşlardır. WGC'nin 1994 yılında İstanbul'da düzenlediği bir Panelde, Ortadoğu Bölge Müdürü Pedro A.Bertran, Konseyin İsviçre Hukukuna bağlı olarak kurulduğunu ve kar amacı gütmeyen bir kurum olduğunu (adeta toplum yararına kurulmuş bir vakıf) belirtmiştir. Şimdi, Bay Bertran'ın açıklamalarına sadık kalarak bu Konseyin hangi amaçlarla kurulduğuna bir bakalım. ''Konsey, yaklaşık 27.8 milyon ons'luk altın üretimini, başka bir deyişle Batı altın üretiminin %50'sini temsil etmektedir. Bizlerin amacı, piyasa bilgileri sunarak, ürün bilgisi, takı tasarımları, pazarlama, yönetim yardımı, özel yayınlar içeren teknik yardım ve promosyon sağlayarak altın’a olan talebi desteklemektir.''      

Konsey'in, Altın talebini destekleme hedefini, geri kalmış ülkelerde yoğunlaştırma çabası içersinde olduğunu da şu cümlelerden anlıyoruz.''Amacımız en kısa zamanda Körfeze yayılmak, Hindistan'da iki yeni ofis kurmak,(Sözü edilen 2 ofiste kurularak Hindistandaki ofis sayısı bugün 4 olmuştur.)Türkiye Ofisini daha da güçlendirerek, Orta Asya'daki Türk Cumhuriyetlere uzanmak.'' Bu konuşmadan, Dünya Altın Konseyi'nin Ülkemizi ve diğer geri kalmış Orta Doğu Ülkelerini çok sevdiğini, tek amacının ise bizleri zenginleştirmek olduğunu çıkarmak ise büyük bir saflık olacaktır. Şimdi bu Kurumu TV’deki herhangi bir reklam gibi düşünelim. Bilindiği gibi, sadece markalı ürünlerin reklamı yapılır ve amaç da satış hacmini, dolayısı ile de karı arttırmaktır. Bu Kurumun markası, birbirleri ile çok grift ilişkiler içersinde bulunan ''Altın Madencilik Şirketleridir''. Altın, eğer, zorunlu bir ihtiyaç olsaydı, tüketimi için reklam yapmak yerine, daha tasarruflu kullanımı için çaba sarf edilmesi gerekmezmiydi? Sözgelimi ''Dünya Oksijen Konseyi'' ya da ''Dünya Temiz Su Konseyi'' olarak bilinen ve amacı; dünyadaki oksijen ve temiz su tüketimini teşvik etmek olan herhangi bir Konsey bulunmamaktadır. Çünkü, bu ürünler dünyadaki kıt kaynaklar olup; ihtiyacı bile tam karşılayamamakta, daha da önemlisi onlarsız bir yaşam söz konusu olamamaktadır.Yine reklam örneğine geri dönecek olursak;

1)Reklam, üretici tarafından ve satışı + karı arttırmak amacı ile yapılır.

2)Hiçbir reklamda toplumsal yarar gibi bir endişe yoktur, bize birileri tarafından düşünüldüğümüzü hissettiren reklamlarda bile, diğer rakip firmalara üstünlük sağlayarak kendi satışını hızlandırma amacı güdülmektedir. Bunun tersi olabilseydi, firmaların daha ucuz ve daha kaliteli ürün yarışına girdiklerini görebilirdik.

 

Konseyin aktardığı bilgilere göre, Türkiye'nin de içinde yer aldığı, Orta Doğu ve Türki Cumhuriyetlerden oluşan bölgenin mücevher-altın tüketimi, toplam Avrupa mücevher-altın tüketiminin 3 katı düzeyindedir.Yapılan ince hesaplar burada açıkça ortaya çıkmaktadır. Az gelişmiş dünyanın kadınları mücevher altını alıp; yastık altına koyacak, böylece külçe piyasasındaki arz sabit tutularak fiyatın yükselmesi sağlanacak. Bu yöntemle, Avrupa Para Birliği'ne üyelik koşulu olarak getirilen ve üye olmak isteyen Hükümetlerin Bütçe açıklarının, GSMH'larının %3'ü düzeyine indirilmesi gibi, Merkez Bankalarının yoğun altın satışına sebep olabilecek stratejik kararların negatif etkileri de bertaraf edilmiş olacak. Çünkü, mücevher, altın’da bir çeşit ''son kullanım''dır. Özellikle Türkiye gibi ülkelerde satın alınan takılar, ancak çok zorda kalındığında paraya dönüştürülmekte, bunun dışında ise, ya kasalarda bekletilmekte, ya da kadınlarımızı süslemektedir. Ayrıca son yıllarda, altın'ın iyi bir yatırım aracı olmadığı ama, çok iyi bir süs eşyası olduğu yolunda yoğun bir kampanya yürütülmekte, geri kalmış ülkelerin kadınları da bu oyuna alet edilmektedir. Yine aynı Konsey medyayı kullanarak, altının mücevher olarak kullanılmasının tarihini inceleyen programlara ve TV yarışmalarına sponsorluk yapmakta ve bu arada birbirinden şık altın takıları da ekrana getirerek reklamlarına devam etmektedir.Aslında, genel beklenti önümüzdeki yıllarda altın fiyatının düşmesidir. Dünyadaki Yatırım Fonları'nın hareketsiz altın stoklarından sağladıkları getiriyi yetersiz bulmaları, Avrupa Para Birliği'nin %3'lük bütçe kriteri ve önümüzdeki yıllarda  dünya altın üretiminde meydana gelmesi beklenen artış, altın fiyatını aşağıya çekecek unsurlardır. Ancak, Dünya Altın Konseyi'nin, bu süreci tersine çevirme amaçlı çabalarının sonuçlarını ya da altın üreticilerinin ve spekülatörlerinin neler yapabileceğini önümüzdeki yıllarda göreceğiz.

 

DÜNYA ALTIN FİYATLARININ DİĞER BELİRLEYİCİLERİ:

 

Dünya Altın fiyatlarının sadece altın arz-talebine bağlı olmayıp; ekonomik-sosyal ve politik belirsizlikler ve savaşlardan da etkilendiğini belirtmiştik. Örneğin, Sovyetler Birliği'nin Afganistan'ı işgali sırasında, altının Ons'u 360$'dan, 850$'a kadar fırlamış; Nisan 1980'de ise 500$’ın altına inmiştir.1980 Eylül'ünde, İran-Irak savaşının başlaması ile fiyatlar yeniden 700$'ı bulmuş; 1982 Haziran'ında tekrar 300$ düzeyine gerilemiş, 1991 Körfez Savaşında 400$’ı bulmuş, 1999 G8 Köln Zirvesinde en yoksul ülkelerin borçlarının azaltılması için IMF altınlarının bir bölümünün satışı kararı ile bir haftada %20 değer yitirerek 250$’ın altına düşmüştür. (IMF’nin bu kararı sonrasında başta G7 üyesi İngiltere, Hollanda ve İsviçre Merkez Bankaları önemli miktarda altın satışı gerçekleştirdiler.) Bu örnekler altın fiyatlarındaki yükselişlerin arka planında kanın, gözyaşının ve sömürünün olduğunu ortaya koyuyor. Aslında Altını üreten ve spekülasyonunu yapan şirketler, barışı , huzuru, ekonomik istikrarı sevmezler. Çünkü onların kazançlarının kaynağı, savaşlar, ekonomik istikrarsızlık ve sosyal huzursuzluklardır.

 

ALTIN ŞİRKETLERİNİN ÜRETİM VE SATIŞA YÖNELİK STRATEJİLERİ:

 

Altın üretimi yapan şirketler, üretimlerini genellikle fiyatın düşük olduğu dönemlerde yaparak, hem üretimin yapıldığı Ülke Hükümeti ile yaptıkları pazarlıktan karlı çıkmayı, hem de Finans Piyasasının kendilerine sunabileceği tüm nimetlerden sonuna kadar yararlanmayı hedeflerler. Üretim yatırımı için büyük bir çoğunlukla altın kredisi kullanırlar. Bu krediyi kullanmalarının sebebi de, fiyatın düşük olduğu dönemlerde altın-kredi faizinin düşük olması nedeniyle maliyetlerini düşük tutma çabalarıdır. Fiyatın düşük olduğu dönemde kredi olarak aldığı altını, spot piyasada satarak paraya çevirmek istemeyen Şirket, genellikle SWAP adı verilen, takas işlemine başvurur. Ödünç külçeleri belirli bir süre için ve muhtemelen bir döviz cinsi ile takas eder. Elde ettiği dövizle alt yapı yatırımını tamamlar ve üretime geçer. Fiyatların yükseldiği dönemlerde de ürettiği altını satarak, elde ettiği döviz ile Altın-Swap işlemini bitirir. Geri aldığı altınları, daha önce kredi olarak aldığı Kuruma iade eder. Söz konusu altın kredileri genellikle Merkez Bankaları tarafından verilir ve kredi talebinde bulunan taraf ise genellikle Altın Maden Şirketleri olur.

Bu Şirketlerin, henüz çıkarılmamış altını bile satmasına olanak tanıyan finansal işlem çeşitleri de bulunmaktadır. 1990 yılı Ağustos ayında Irak'ın Kuveyt'i işgali ile gündeme gelen Körfez Krizi sırasında 249 Ton Altın, bir sonraki yılın üretimine mahsuben FORWARD (Bir türev piyasası enstrümanı ve gelecekte gerçekleşecek bir satışın bugunden sözleşmesinin yapılması işlemidir.) olarak ve krizin de etkisi ile çok yüksek bedeller üzerinden el değiştirmiştir. Batı Altın üretiminin, aynı yıl 1749 Ton olduğu düşünülürse; sadece Forward işleme konu olan altın miktarının bile ne kadar yüksek olduğu anlaşılacaktır. 1990 yılı sonunda, Kuzey Amerika, Güney Afrika ve Avustralya'daki bilinen altın rezervlerinin toplamının yaklaşık %10'una tekabül eden bir altın miktarı, kar maksimizasyonu-risk minimizasyonu amacı ile (Hedging-Risk Minimizasyonu) ya Forward olarak satılmış, ya da altın kredisi olarak verilmiştir. Bu satışları yapan Altın Şirketleri, 1991 yılında bekledikleri üretimin %70'ini, üretim gerçekleşmeden satabilmişlerdir. 1990 yılında yapılan bu Forward işlemlerinin hangi koşullarda gerçekleştiğini kısaca değerlendirelim. Körfez Krizinin sonsuza kadar devam etmeyeceği herkes tarafından bilindiği gibi, altın şirketlerinin de aralarında bulunduğu krizi yaratan egemen dünya sermayesi tarafından da biliniyordu. Söz konusu dönemde meydana gelen aşırı fiyat artışları da, Bölge istikrara kavuştuğunda bitecekti. Dünyadaki Hükümetlerle sıkı ilişkiler içersinde bulunan bu Şirketler kuşkusuz, kriz dönemlerinin ne kadar sürebileceğini tahmin etme konusunda da oldukça deneyim sahibi. Gelişmemiş Ülkeler, savaş çıktı, yayılabilir endişesiyle, bilinçsizce altına hücum ettiğinde, bu Şirketler büyük bir soğuk kanlılıkla yükselen fiyatlar üzerinden sadece mevcut stoklarını eritmekle kalmadı; 1991 yılında üretilecek olan altını bile, 1990 Ağustos-1991 Ocak döneminde ileriye dönük satış anlaşmaları(Forward) ile sattılar. Bu anlaşmaların vade tarihi geldiğinde ise, bölgede batılı güce dayalı da olsa istikrar sağlanmış; altın fiyatları ise çoktan düşüşe geçmişti. Bu durumda piyasa fiyatının düşüklüğüne rağmen sözleşme değeri üzerinden yüksek bedel ödemek zorunda kalanlar tabii ki altıncı şirketler olmayacaktı.  

 

ALTIN'A  DAYALI  KAĞIT  PİYASALARI  VE  FİYATLAR:

 

Altın'a dayalı ilk Futures sözleşmesi 1972'de Winnipeg'de yapılmıştır. Halihazırda New York Mal Borsası bu işlemde piyasaya hakim durumdadır. Altın-Futures işlemlerinde 1981 yılı hacmi, dünya yıllık yeni altın arzının 44 katı olan 46000 Ton olarak gerçekleşmiştir. Bu rakkam, 1989 yılında 34000 Ton olmuştur Futures, altının belirli bir süredeki fiyat değişimi üzerine ve alıcı ile satıcı arasında oynanan bir çeşit kumar işlemidir.            

 

Elinde bulunduran kişi veya Kurum'a alma veya satma hakkı tanıyan OPTİONs sözleşmeleri ise ilk kez 1972 yılında ve yine Winnipeg'de düzenlenmiştir.1991 yılında sadece Amerika ve Brezilya Borsalarında işlem gören Options Sözleşmeleri de 6198 Ton altın'a karşılık düzenlenmiştir.

 

1991 yılı itibariyle tüm dünyadaki Futures + Options sözleşmelerinin toplamı ise 31888 Ton ile, yıllık altın üretiminin yaklaşık 16 katına ve Dünyada bugüne kadar çıkarılmış bulunan altının da %30'una ulaşmıştır. 2000 yıllara geldiğimizde de finans piyasalarındaki gelişim göz önüne alındığında bu durumun pek değişmediğini ve dünyada bilinen mevcut altın stoku olan yaklaşık 110000 tonun da en az 1/3’ü oranında Futures+Options sözleşmelerine konu olduğunu tahmin ediyoruz.

 

“Türev Piyasaları” ; gerçek üretim (altın külçe ticareti) piyasalarda işlem gördüğü halde, bu üründen bağımsız, sanal ortamda yapılan ikincil hatta üçüncül ticaretin adıdır. Bu sanal ticaret sayesinde ürünün fiyatı, artık neredeyse doğrudan doğruya sanal ortamda ve spekülasyon yoluyla belirlenmektedir. Örneğin, güçlü bir sermaye grubunun piyasada tedavülde olan Futures ve Options sözleşmelerini toplamaya başlaması halinde altın fiyatı, üretimden ve stoklardan tamamen bağımsız artma potansiyeline sahiptir. 2000 yılı şubat ayı başında Gold Fields ltd. şirketinin bu fiyatlarla hedge(risk minimizasyonu) yapılamaz açıklaması ve bir gün sonrasında Placer Dome madencilik şirketinin forward satış programını askıya aldığını açıklamasıyla altın fiyatları 2 gün içinde %10 yükselerek 290$/ons’tan 320$/ons’a yükselmiştir.

 

Altın Piyasasında kullanılan bir başka yöntemde altın arama ya da ön işletme ruhsatı alınan maden sahası için hisse senedi çıkarmak. Çıkarılan hisse senetleri borsaya kote ettirildikten sonra halka arz edilebiliyor. Bu uygulama için en çarpıcı örneklerden biri ülkemizi çok yakından ilgilendirmektedir. Amerika’da 1996 yılında kurulan Anotolia Minerals Development Limited Şirketi, Türkiye’de arama ruhsatı sahibi olduğu sahaları göstererek bir Kanada’lı şirket(Yorkton Securities Inc.) üzerinden 22.140.836 adet hisse senedini 85 cent değer ile Newyork Borsasına kote ettirmiştir. AMDL Şirketinin bu hisse senetlerinden kaç adedini sattığını bilemeyiz. Ancak satılan bu ruhsat sahalarında(Yenipazar-Yozgat, Armutbeli-Niğde, Keban-Elazığ, Saimbeyli-Adana, Tunceli) yaşayan insanların bundan haberlerinin olmadığını biliyoruz.

 

ALTIN'IN POLİTİK GÜCÜ VE DAĞILIMI:

 

Dünyada bugüne kadar üretilen yaklaşık olarak toplam 110.000 Ton altının, yaklaşık 35 bin tonu Altın üreticisi Şirket ve Spekülatörlerin elinde, 40 bin ton civarındaki altının büyük bölümü ziynet eşyası, para, madalya yapımında az bir bölümü teknolojide kullanılmış ve yaklaşık 5 bin ton kadarlık bir bölümünün akibeti bilinmiyor. Dünya Ülkelerinin Merkez Bankalarında stok olarak bulundurulan altın miktarını incelediğimizde; altın üretiminden kimlerin karlı, kimlerin zararlı çıktığını görebiliyoruz. Merkez Bankalarında bulunan 29080 Tonu'nun 2001 yılı Haziran sonu itibarıyle (Kaynak-World Gold Council-Holdings) ülkelere göre dağılımı ise şöyle:

ABD                                 8.137  ton

Batı Almanya                    3.469    “ 

Fransa                             3.025    “

İtalya                              2.452    “

İsviçre                             2.353    “

Hollanda                            912    “

Japonya                             764    “

ECB(AB Merkez Bank)         747    “

Portekiz                             607    “

İspanya                             523    “

İngiltere                            436     “

Taiwan                              414    “

Çin                                    395    “

Rusya                                391    “

Hindistan                           358    “

Avusturya                          347    “

Venezualla                         323    “

Lübnan                              287    “

Belçika                              258    “

Filipinler                            228    “

İsveç                                185     “

Güney Afrika                      180    “

Cezayir                              174    “

Libya                                 144    “

Suudi Arabistan                  143    “

Sigapur                              127    “

Yunanistan                         123    “

TÜRKİYE                            116    “

Romanya                            105    “

Polanya                              103    “

Avusturalya                          80     “

Kanada                                36     “

Diğer Gelişmiş Ülkeler(8)     190     “

Diğer Tüm Ülkeler(180)       949     “      

                                   ______

TOPLAM                        29.080 ton

 

Tabloda da görüldüğü gibi, sadece 6. sıradaki Hollanda Merkez Bankasında bulunan altın rezervi bile listede yer almayan 180 civarındaki ülkenin resmi rezervlerine hemen hemen eşittir. Ya da bir başka bakış açısı ile tüm ülkelerin toplam altın stoku, ilk 5 ülkenin(ABD+Almanya+Fransa+İtalya+İsviçre) altın stokunun yarısına bile ulaşamamaktadır. Ayrıca en çok altın üretimi yapılan ülkeler içerisinde bulunan ve dünyadaki altın üretici şirketlerinin hemen hemen yarısının merkezi konumundaki Avustralya, Güney Afrika Cumhuriyeti ve Kanada’nın Merkez Bankalarındaki altın stoklarının 296 ton seviyesi ile hemen hemen yalnızca Lübnan’ın altın stokları kadar olması ile altın üretimi yapılan diğer geri kalmış ülkelerin Merkez Bankalarındaki altın stokunun önemsiz miktarda olması altının üretilen ülkenin değil üreten şirketlerin olduğu gerçeğini gözler önüne sermektedir. Mevcut sistemde adil paylaşımı mümkün olmayan böyle bir değerin, sürekli olarak güçlünün lehine üretilmesinin, bağımlılığı ve sömürüyü daha da arttıracağına ise şüphe yoktur.

 

Dünyada bugüne kadar üretilmiş altının yaklaşık 1/3’ünü elinde tutan altın üreticisi şirketler ile altının  spekülasyonundan para kazananların altını değerli kılmak için her yola başvurmaları kapitalist sistemin doğal bir sonucudur. Finansal piyasalardaki altın ve altın'a endeksli işlemlerin detaylarından da kolayca anlaşılabileceği gibi, altın üretimi, kapital sahibi birkaç yüz kişinin(ya da ailenin) dışında hiç kimseye yarar sağlamayan, toplumlar arası güç dengesini, güçsüzler aleyhine bozan, savaş, terör, sosyal patlamalar, ekonomik istikrarsızlık dönemlerinde, elinde bulunduran kesime tek taraflı getiri sağlayan ve üretim süreci sırasında ve takip eden yıllarda söz konusu bölgeleri çölleştiren, toprağın tükenmez üretkenliğini bile yok eden, insanların nesiller boyu hastalıklara maruz kalarak, ölmelerine neden olan, kısaca, asla kabul edilemez bir üretimdir.

 

 

Kaynaklar:

Natural Resources Allocation, Economics and Policy-By Judith Rees 

Mineral Commodity Profiles 1983 – By J.M.Lucas

World Gold Council-İstanbul Paneli Notları

World Gold Council Web Sitesi

Anatolia Minerals Development Limited Hisse Senedi Tanıtım Broşürü

İstanbul Altın Borsası Web Sitesi

T.MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu Web Sitesi