| mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu |
SELİM YILMAZ - Ekonomist/SMMM
KİMDAKSİ
- Kimya Madenciliğine Karşı Sivil İnisiyatif
|
KÜRESELLEŞME ? Kapitalist sistemin son
aşaması olan Küreselleşme tanımlamasının derinine indiğimizde, bunun, yalnızca sermayenin Küreselleşmesi anlamına geldiğini
görüyoruz. İlk anda kulağa çok hoş, toplumsal ve insancıl gibi gelen bu terimin
ortaya çıkış nedeni bile gerçeği anlamak için yeterli olabiliyor. Para birimlerinde
ülkeler arası farklılıklarının olması ve ekonomik, sosyal, politik gelişmeler
doğrultusunda döviz değerlerinin hızla değişmesi, Şirket karlılıklarını olumsuz
yönde etkilemeye başlaması, bir de gelişmekte olan ülkelerin birer “ucuz emek
cenneti” ve “çevre standartlarının düşük” olma özellikleri eklendiğinde
sermeyenin sınır tanıma engelini ortadan kaldırması kolaylaşmıştır. Yabancı
sermayeyi ülkelerine çekebilmek için her türlü tavizi vermeye hazır, en az
gelişmiş 3.dünya ülkeleri (LDCs) ile gelişmekte olduğu iddia edilen ülkelerin
hükümetleri de zengin doğal kaynakları, ucuz emek, çeşitli yatırım ve vergi
teşviklerinden oluşan menüyü gümüş bir tepsi içersinde Ulus Ötesi Şirketlere
sunmaktadırlar. Üretimini aynı anda dünyanın çeşitli bölgelerinde yaparak, farklı
maliyetler yakalayan ulusötesi şirketler satışta da sınır tanımadıkları için
karlarını daha kolay maksimize edebilmektedirler. Ulusötesi şirketler, gelişmiş
ülkelerin belirledikleri üretim sınırlamaları ya da çevresel koşullardan
kaynaklanan engelleri de son yıllardaki küresel oluşum(DTÖ) ve anlaşmalar(MAI, GATS,
TRIPS, TRIMS v.b.) ile bölgesel konsorsiyumlar(AB, APEC, NAFTA v.b.) üzerinden kolayca
aşabilme gücüne erişmişlerdir. Dünyada madencilik üzerine faaliyet gösteren
ulusötesi şirketleri de bu kapsamda değerlendirmek gerekmektedir. Madenciliğin tarihsel sürecindeki çarpıcı
örneklere kısa bir bakış: Madenciliğin Tarihsel
sürecine bakıldığında, Şili örneği, ulusötesi sermayenin sömürü boyutları
hakkında yeterli dersi veriyor. 1870'li yıllarda, dünya bakır madeninin %60 arzını
elinde bulunduran aktif bir bakır madenine sahip olan Şili'li yoksul madencilerin
zenginlik rüyası, 20.yy’ın birinci yarısında Amerikan Şirketleri'nin ele geçirme
operasyonları ile son buldu. Diğer yandan, Ulusal değerlerin devlet elinde toplanarak
yoksul insanların yararına kullanılması düşüncesinin hakim olduğu birçok ülkede,
milli rezervlerin yabancılar tarafından işletilmesi, yükselen milliyetçi duyguların
da etkisi ile, kabul edilemiyordu. Bunun da ötesinde, maden işletmeciliğinin
yapıldığı yoksul ülkelerin ekonomik kazançlarının, adaletsiz paylaşım sonucunda
son derece azalıyor olması bu konuda ilk tartışmaları başlattı. Bu adaletsizliğin
doğal kaynak sömürüsünü ölümsüzleştireceği ve uluslararası refah düzeyi
eşitsizliğini derinleştireceğinden endişe duyuluyordu. Bu korkuların haklı olduğu
ilerleyen yıllarda anlaşılacaktı. 1920'lerde, Şili'de Bakır Madeni işleten
Kennecott, yatırımlarından yılda %30-40 kazanırken; Şili Hükümetine ödediği
vergi, kazancın sadece %12'siydi. Araştırmacı Girvan'ın tahminlerine göre, 1935-1969
yılları arasında maden üretimi yapan yabancı şirketler, Şili'de elde ettiği karın
%91'ini kendi ülkelerine taşımış, %9'u ise yatırım yenileme çalışması için
Şili'de bırakmışlardı. Araştırmacı olan Frank ve Diaz tarafından yapılan bir
çalışmanın sonuçlarına göre ise, 1910-1970 yılları arasında Şili'de madencilik
yapan Amerikan Şirketleri, söz konusu dönemde toplam olarak sadece 104 milyon$
yatırım yaptıkları halde, Amerika'ya transfer ettikleri meblağ 10 milyar 800 milyon
$'ı bulmuştu. Bunun anlamı yatırdıklarının 100 katından fazla bir kaynağı Şili
dışına çıkarmış olmalarıdır. Peru'da da durum pek
farklı değildi. Resmi kaynaklardan alınan bilgilere göre Peru'da maden işletmeciliği
yapan Amerikan şirketlerinin 1950-1970 yılları arasında ülkelerine transfer ettikleri
meblağ 790 milyon $ iken,1980'li yıllarda da 669 milyon $ olmuştu. Oysa bu Şirketlerin
söz konusu dönemde Peru'ya yaptıkları net yatırım tutarı sadece 284 milyon $
düzeyindeydi. Zambia'da ise,
bağımsızlıktan 10 yıl önce, ülkedeki 2 yabancı maden şirketi, Rhodesia Selection
Trust ve Anglo-American 260 milyon pound'u ülke dışına çıkardılar. Zambia bakır
madenlerinden tek kazançlı çıkan çok uluslu şirketler değildi. İngiliz Hazinesi de
1923-1964 yılları arasında 40 milyon pound vergi toplamış ve bunun sadece 5 milyon
pound'unu yeni yatırım için harcamıştı. Hatta toplam madencilik gelirlerinin 160
milyon pound'u da, bağımsızlıktan 30 yıl
önce British South Africa CO. isimli başka bir yabancı şirket için kullanılmıştı.
Bu rakamlarda hata payları olabileceği düşünülse bile, kesin olan birşey varsa
o'da,1960'lı yılların sonlarına kadar, geri kalmış ülkelerde çıkarılan
madenlerden elde edilen net kazancın en az %70'inin ulusötesi şirketlerce ülke
dışına taşındığıdır. Burada sorgulanmak istenen asıl konu; bu ülkelerde
yapılan iş için ödenen bedelin az olmasından çok, bunun haksız ve adaletsiz bir
sömürü olmasıydı. Şirketler, yaptıkları savunmalarında, sermayelerini, teknik
malzemelerini ve kaynağa hak ettiği değeri veren teknolojik bilgi birikimlerini riske
ettiklerini, kaynak sahibi ülke hükümetlerinin ise, sırtlarını kendilerine kalan jeolojik
mirasın rantına dayayarak, oturdukları yerde hak etmedikleri bir geliri
topladıklarını ileri sürüyorlardı. Ancak, sermaye birikimi ve “ kaynağa hak
ettiği değeri verdiği ileri sürülen teknolojik yeterlik”in nasıl oluştuğu (!!!)
: altın rezervine sahip ülke Hükümetlerinin “sus payı” şeklinde bırakılan
değerleri hangi sosyal sınıflara (burjuvazi?), ne adlar altında aktardığı; bu
ülkelerden transfer edilen altın ya da altın karşılığı parasal değerlerden hangi
çıkar gruplarının, ne tip rantlar elde ettiği ve zengin ellerde dolaşan altın
külçelerinin dünya emekçileri üzerinde ne kadar muazzam bir hegemonik baskı
yarattığı gibi temel soruların cevaplarını bu cümlelerde bulabilmek mümkün
olamıyor. Diğer yandan, altın ve benzeri doğal kaynakların jeolojik birer miras
olduğu tanımlaması tümüyle doğru bir saptama olduğu halde, tüm insanlığa ait
olması gereken böylesi mirasın kapitalize edilerek, metalaştırılması ve sermaye
sınıfı tarafından insanlığın daha fazla sömürülmesi amacıyla kullanılıyor
olması yalnızca kapitalist sisteme has bir çelişkiyi ortaya koyuyor. Ulusötesi şirketlere
yöneltilen bir diğer şikayet de, piyasa hakimiyetlerini kullanarak fiyatları maniple
(kendi pozisyonlarına göre fiyat iniş ve çıkışlarında etkili olmak) etmeleriydi.
Fiyatlar bu şirketlerin arzusu veya ilişkide bulundukları tüketici konumdaki
Hükümetlerin ihtiyaçları doğrultusunda
kolaylıkla maniple edilebiliyordu. Araştırmacı Girvan, 2.Dünya Savaşı sırasında
Amerikan Bakır Madencilik Şirketlerinin, Amerikan Hükümeti ile, Şili'ye 500 milyon
$'a malolan bir anlaşma imzalayarak; bakır fiyatlarını piyasa fiyatının altında bir
noktada dondurduğunu ileri sürmektedir. Madencilik faaliyetinin temeli ise, üretici
firmaların vergi ve diğer resmi kesintilerden kar etmesini sağlayacak bir fiyat
belirlemesini gerektirmektedir. 1950-1960 yıllarında, Birleşik Devletlere Bakır madeni
satan Şili ve Peru Şirketleri için Londra Metal Borsası düşük bir fiyat uygulaması
başlattı. Amaç bu şirketlerin vergi ve kur kazançlarına ortak olmaktı. Çok uluslu Maden
Şirketlerine karşı çıkılmasının 3. sebebi de uygun olmayan teknolojilerle
çalışıyor olmalarıydı. Madencilikle yaratılabilen kazançlı istihdam imkanları,
ileri ülkelerin çıkarlarına uygun olarak geliştirilen büyük çaplı üretim
teknikleri ve sermaye yoğun yatırımlarla kısıtlandı. Çokuluslu maden
şirketlerinin, 3. dünya ülkelerinde güçlükle sağlanan istihdam dengelerini alt üst
ettiği ileri sürülmekteydi.(Scherwish,1979) 1973 yılında
yayımlanan, ''Dünya kalkınmasında çok uluslu şirketler '' konulu bir B.M. raporunda
üçüncü dünya ülkelerinde 1970 yılı itibarıyle yapılmış bulunan toplam yabancı
sermaye yatırımının 40 milyar $'ı bulmasına rağmen, bu yatırımların yarattığı
istihdamın toplam işgücünün sadece %3'üne denk düşen, 2 milyon işçi ile
sınırlı kaldığı belirtilmekteydi. Bu da her işçi başına 20.000 $'lık sermaye
yatırımı gerektiği anlamına gelmekteydi. İstihdam imkanlarının daha da sınırlı
olması ve teknolojik gelişmelerin etkisi ile, bugün gereken yatırım miktarı
özellikle madencilik alanında, muhtemelen 4-5 kat daha da fazladır. 1980 yılında
Araştırmacı Mezger tarafından yapılan bir araştırmaya göre, Bakır
madenciliğindeki 1 kişilik istihdamın sermaye yatırım karşılığı 250.000 $
civarındaydı. Bu bilgilerden de anlaşılacağı üzere; mevcut teknolojilerle yapılan
madencilik faaliyetlerinin az gelişmiş ülkelerin istihdam faaliyetine katkıda
bulunması mümkün görünmemektedir. Bunun da ötesinde halihazırda kullanılan açık
madencilik işlemlerinin, yaratılan kirlilik sonrası göçler nedeniyle mevcut
istihdamı bile giderek düşürdüğü bir gerçektir. Buna karşın, yüksek
teknoloji yatırımlarının kalifiye işgücüne ihtiyaç duyduğu ve bu durumun da
özellikle Güney Afrika'daki beyaz azınlığın işine yaradığı tüm dünyada
bilinmektedir. Güney Afrika'da zenci yığınlar çok düşük ücretlerle istihdam
edilirken; ekonominin diğer sektörlerine de transfer edilebilen ve kariyer gerektiren
çok sınırlı iş imkanları da beyaz azınlık tarafından kullanılmaktadır. Teknoloji ile ilgili bir
diğer konu da ''Teknolojik Bağımlılık''dır. Birçok araştırmacı ve yazarın
düşüncesine göre teknolojik buluşlar, uluslararası kapitalizmin üretim süreci
üzerindeki kontrolünün devamını sağlayan mekanizmalardır. Bu sistemler, geri
kalmış ülkelerin teknoloji ithali yolu ile sürekli bağımlı kalmasına sebep
olmaktadır. Tanzer'in 1980 yılında çıkan kitabında “A.B.D. için, maden
faaliyeti yapılan ülkenin yönetimi, teknoloji üzerindeki kontrol, ABD’nin gücünü
arttıran bir özelliğe sahiptir ve bu yolda harcanacak her çaba da bu kontrolün
devamlılığına katkıda bulunmaktadır.” While Sutcliffe'e göre ise; ''Teknoloji daima metropolitanın tekelinde olmuştur.
Gelişmemiş bölgelerde tam bir endüstriyel yapı oluşturmak mümkün olamamaktadır.
Çünkü bu bölgelerin halklarının aynı anda hem endüstriye, hem de en karmaşık,
yüksek teknolojiye sahip olma şansları bulunmamaktadır. (Sutcliffe,1972) Fakat, Sutcliffe’in
tespitini biraz açmakta yarar var: Bugün gelinen noktada, ulusötesi şirketlerin az
gelişmiş ülkelere de küçümsenmeyecek oranda teknoloji transferi yaptıkları
görülmektedir. Ancak, teknolojiye sahip olmak ile, teknolojiyi (sahip olanın denetimi
ve güdümü altında) kullanmak aynı şey değildir. Kısacası, yabancı şirketler az
gelişmiş ülkelere yaptıkları doğrudan yatırımlarda teknolojik departmanları adeta
kilit altında tutmakta ve bu teknolojiyi emeğini satarak kullanmak zorunda olanlar ise
ilelebet sadece “kullanıcı” olarak kalmakta, bağımlılık süreci de devam
etmektedir. Bu bağımlılığın
oluşmasında 3 ana faktör olduğu ileri sürülmektedir. 1) Üst düzey
madencilik, eritme ve rafine etme işlemleri, az gelişmiş ülkelere önemli ölçüde
sermaye malı ve teknoloji ithalini gerektirmektedir. Bu ülkelerdeki yatırım gücünden
yoksun firmalar, bu çok pahalı ithalatın üstesinden gelememektedir. Ve yabancı
mühendislik firmalarının, çokuluslu maden şirketleri ile ortak veya bağlantılı
çalışması son derece yaygındır. Teknolojilerin sürekli yenilenmesi ve daha
karmaşık hale getirilmesi sürdüğü taktirde, az gelişmiş ülkelerin bu mühendislik
şirketlerini değil satın alması, hayal etmesi bile imkansızlaşmaktır. 2) Daha karmaşık
teknolojiler, daha büyük sermaye yatırımını gerektirmektedir ve bu ithalat çok
uluslu şirket tarafından sağlandığında bu kez işletmenin ekonomik rantının
büyük bölümü yurt dışına aktarılmaktadır. Halbuki, iç sermaye yatırımı için
başvurulacak alternatifler ve uluslararası finans kurumlarından borçlanma maliyet
avantajı sağlayabilir. Bu nedenle de teknolojik bağımlılığın, sermaye
bağımlılığını da beraberinde getirdiği ve bu ülkelerin kendi madenciliğini
kendilerinin yapmasına izin verilmediği sürece bağımlılığın devam edeceğini
söylemek mümkündür. 3) Teknolojik
değişimler, çok uluslu şirketlere kaynaklar üzerindeki kontrollerinin
devamlılığını sağlamakta ve az gelişmiş ülkelerle yaptıkları pazarlıkta daha
güçlü olmalarını sağlamaktadır. Dünyanın ''emin'' bölgelerindeki yeni maden
kaynaklarının tamamen veya zaman zaman marjinal rezervlerin ayrıştırılmasına izin
veren ''Risk azaltıcı teknikler'', azgelişmiş ülkelerin, çok uluslu şirketlerin
parmağının ucunda oynatılabilmesi için hazırlanan bir komplo olarak
değerlendirilmektedir. Oysa az gelişmiş ülkenin hareket kabiliyetini sınırlamak
için bu tip bir komploya gerek yoktur. Gerçekte, bütün devletler, çok uluslu
şirketlerin hakim olduğu bir finans sistemi içersinde çalışmak zorundadırlar aksi
taktirde ya kendi kendine yeterlik sistemi ya da kabuğuna çekilme yolunu tercih etmek
durumunda kalacaklardır. Her iki yol da az gelişmiş ülkelerin kalkınma hedeflerini karşılamamaktadır. Çok uluslu şirketlerin,
geri kalmış ekonomilere, ihtiyaç duydukları kalkınmayı sağlamayacakları
görüşünü kuvvetlendiren 4. faktör ise, onlar açısından son derece hayati olan
tasarruf ve yatırımların çok uluslu şirketlerin varlığı ile azalıyor olmasıdır.
Çok uluslu şirketler yoksul toplumların zengin azınlığının Avrupa veya Amerikan
tüketim biçimlerini taklit etmesine yol açmakta; bu da tasarrufu azalttığı için,
yerli yatırım sermayesine ayrılan pay da doğal olarak düşmektedir. Bunun da
ötesinde, arzu edilen her ürünün ithal edilmesi, tüketim oranlarını yükseltmekte,
böylece iç piyasa ve yatırımlar başarısızlıkla yüzyüze kalmaktadır.
Hirschman'da (1971) birçokları gibi, yabancı sermaye akınının, ülke içindeki
yönetim ve teknolojik buluşlara zarar verdiğini ve ülkenin kendi kendine gelişmesine
engel olduğunu belirtmiştir. Çok uluslu şirketlerin bulunduğu birçok ülkede önemli
bir kontrol kriteri bulunmaktadır. Geri kalmış ülkelerin eksiklik ve yetersizlikleri,
bu şirketleri; iletişim, tüketim
modelleri, kentsel büyüme, taşımacılık ve bunlar gibi daha birçok temel konuda,
özel kar maksimizasyonu yöntemlerinin ürün bazında
rahatlıkla kullanıldığı sosyal kararlarda, söz sahibi konumuna getirmektedir. Bütün bu olgular,
sermaye kesimince yeterli bulunmamış ve hegemonyalarının sınırlarını genişletmek,
sömürüyü yaygınlaştırmak ve karlarını daha da arttırmak için
''Küreselleşme''yi toplumlara iyi bir gelişme olarak empoze etme adımını
atmışlardır.
DEĞİŞİM ARACI OLARAK ''ALTIN'' 15. ve 18. yüzyıllar
arasına rastlayan dönem, Merkantilist felsefenin hakim görüş olarak Avrupa'da kendini
hissettirdiği bir zaman dilimidir. Bu düşünce biçimi, doğru dengelere ulaşabilmede
devletin ekonomi üzerindeki kontrolünün kaçınılmaz olduğunu savunmuştur. Buna
bağlı olarak da ulusların zengin olabilmelerinin yolu daha fazla altın rezervine sahip
olmak, yani çok çalışıp, çok üreterek ihracatı arttırırken, ithalat
gereksinimini en alt düzeyde tutmak olmuştur. Yine aynı görüşün sebep olduğu bir
başka durum da; o dönem Avrupasının ülkeleri arasında giderek kızışan, altın'a
dayalı ekonomik savaşlar olmuştur. Ülkeden ülkeye farklılık gösteren ekonomi
politikaları sonuçta İspanya'nın ülkeye daha fazla altın stoklayabilme adına Amazon
ormanlarının içlerine kadar girmesine, Fransızların ise, ülkedeki sınai üretimi
arttırarak, ihracat yolu ile Avrupa'daki altın'ı kendi ülkelerine çekmelerine sebep
olmuştur. Bu sistemde altın'a dayalı zenginlik bir devlet politikası olarak
belirlendiğinden, sömürgecilik ve savaşlar kaçınılmaz hale gelmiştir. Merkantilizme bir tepki
olarak 18. yy.da doğan Klasik düşünce; ekonomiyi kendi dengelerine (?) terketmeyi
savunmuş ve devlet müdahalesine karşı çıkmıştır. Klasik düşüncenin
yaratıcısı olarak kabul edilen Adam Smith, Devlet'den gelecek müdahalelerin, ülkeleri
serbest piyasanın nimetlerinden uzaklaştırarak, fakirleştireceği savını ileri
sürmüştür. Altın'ın bu sistem içindeki işlevi ise bir değişim aracı olmak ve
paranın fonksiyonlarını yüklenmek olmuştur. Sistemde, para arzı doğrudan doğruya
altın miktarı esas alınarak belirlenmiştir. Bu durum klasik sistemde de altın'ın ne
denli önemli olduğunu göstermektedir. Bu felsefenin savunucuları, daha da ileri
giderek tüm ülkelerin, altın'ı uluslararası para birimi olarak kabul etmeleri halinde
uzun dönemde iç ve dış dengeye ulaşılabileceğini iddia etmişlerdir. ABD $'ının
dünya ekonomilerine hakim bir para birimi durumuna gelmesinin ilk temelleri, klasik
düşünceyi savunan fikir adamlarının altın'ı tüm ekonomiler açısından tek bir
kriter olarak belirlemesi ile başlamıştır. Keynes'yen felsefede
altının fiyat değişimi ile ödemeler dengesi açıklarının kapatılamayacağı,
bunun yanısıra faiz ve gelir değişimlerinin de dikkate alınması gereği
savunulmuştur. Bu sistem, ülkelerin Merkez Bankalarının sisteme riayet etmelerini
öngörmüştür. Buna karşın Merkez Bankaları buna tam olarak uymamışlardır.Yani,
altın kaybeden ülkenin Merkez Bankası, para arzını hemen kısacak ve bunu yapmaması
durumunda da fiyat değişiklikleri hemen gerçekleşmeyecektir. Ayrıca, Keynes
altın'ın para olarak kullanımına da karşı çıkmakta ve altın'ın paranın tüm
fonksiyonlarını içermediğini savunmaktaydı. Keynes'in altın için yaptığı ''Barbar
bir eski kıymetli meta'' tanımı ekonomi literatürüne geçmiştir. Keynes'yen
teori, altın'a dayalı bir ekonomik model yerine, içerde ''güdümlü bir para''
dışarıda ise ''takas'' sistemine işlerlik kazandırılmasını savunmuştur. Bu plan
çerçevesinde zamanla altın yerine ''Bankor'' denilen ve altın'a konvertibilitesi
mümkün olmayan bir para birimi öngörülmüştür. Keynes'in bu planı, 1944
yılında A.B.D.nin New Hampshire eyaletinin Bretton Woods kasabasında, 44 ülkenin
katılımı ile yapılan uluslararası toplantıya sunulmuş ise de, II. Dünya
savaşından en az yara alarak çıkan tek ülke konumunda olan Amerika'nın sunduğu
White Planı karşısında direnememiştir. Bu planın kabul edilmeyişinin en büyük
nedeninin ekonomik olduğunu söylemek ise hata olmayacaktır. Savaş sonrası ekonomileri
iflas noktasına gelen Avrupa ülkeleri, İngiltere'nin görüşünü temsil eden Keynes
planını desteklemek istemiş, ancak tek kurtarıcı konumundaki A.B.D’nin
olağanüstü hacimdeki altın stoklarının(o dönemde dünyadaki mevcut altının
%40’ından fazlası) bu plan sonucunda büyük kayba uğrayacağı görüşünden
hareketle altın'ın hakimiyetine son verecek olan bu planın uygulanması kabul
edilmemiştir. Bretton Woods'da oluşturulan bu yeni sisteme ise ''Altın Kambiyo
Sistemi'' denmiş ve altının toplumlar üzerindeki bu hakimiyet biçimi de (1958
ve 1969’da iki büyük sendeleme geçirse de)1971 yılına kadar sürmüştür.
Altın Kambiyo sisteminde altın paranın piyasada tedavülü söz konusu değildir. Ama
buna rağmen para birimleri ile altın ilişkisi ortadan kaldırılmamıştır. Sadece tek
bir para biriminin değeri altına endekslenmiş ve 1 Ons Altın(Yaklaşık 31 gr) 35 $
ABD Dolarına sabitlenmiştir. ABD Merkez Bankası çıkardığı Dolarlar için toplam
aktifinin %25'ini altın rezervi olarak bulundurmayı kabul etmiş ve Dolara tam bir
altın konvertibilitesi tanınmıştır. Diğer ülkeler, bu sisteme göre paralarının
altın veya Dolar cinsinden bir paritesini belirleyerek bunu da, Bretton Woods'da
yaratılan iki kurumdan biri olan IMF (Uluslararası Para Fonu)'e bildireceklerdir. Bu
plana göre altın ve dolar IMF kapsamında bir dünya parası olarak tüm toplumlara
kabul ettirilmiştir. IMF'e üye olan her ülke
belli bir kota dahilinde sisteme alınmakta ve belirlenen kotasının %25'i altın olarak,
kalan kısmı da ulusal para cinsleri üzerinden karşılayabilmektedir. Yani her üye
ülke, kendi kotasının %25'i kadar bir miktarı, altın olarak bulmak ve Fon'a teslim
etmek zorundadır. Bu uygumalar sonucunda 2000 yılı sonu itibari ile IMF’in 3200
tondan fazla bir altın stoku oluşmuştur. “Altın Kambiyo
Sistemi” olarak da bilinen 1944 tarihli White Planı, ABD'de atıl kalan sermayenin
değerlendirilmesi ve elde biriken rezervlerin Avrupa ülkelerine borç verilmek sureti
ile ülkedeki durgunluğun giderilmesi hedeflerinin yanısıra, Avrupa ülkelerinin
ekonomik toparlanmalarını da hızlandıracak ve güçlü Amerikan sermayesinin
kaçınılmaz ihtiyacı olan yeni tüketim toplumlarının oluşturulması amacına da son
derece uygun düşmüştür. White planı ile birlikte kurulan IMF(International Monetery
Found-Uluslararası Para Fonu) ve DB(World Bank-Dünya
Bankası) ile DB alt kurumları IBRD(International Bank for Reconstruction
and Development-Uluslararası Yeniden İnşa ve Kalkınma Bankası) ve IFC(International Finance Corporation-Uluslararası
Finans Sirketi) isimli finans ve
kredi kurumları ile sistemi güvence altına almak içinde MİGA(Multilateral Investment
Guarantee Agency- Çok Taraflı yatırımlar için Garanti Ajansı)
isimli aslında bir çeşit sigorta şirketi ile ICSID(International Centre
for Settlement of Investment Disputes-Uluslararası Yatırım
Uyuşmazlıkları İçin Çözüm Merkezi) Uluslararası Tahkim merkezi oluşturuldu. Tüm
bu kurum ve oluşumlar dünyadaki emperyalist eğilimi, savaşlara gerek duymaksızın
arttırmış ve sömürü için şart olan sömürülecek toplumlar, bu kurumlarca belli
koşullarla verilen yem krediler aracılığı ile hem on yıllarca bağımlı yaşamaya
hem de siyasi kararlarının diğer ülkelerce belirlenmesi koşullarına mahkum
edilmişlerdir. IMF yardımları ile ülkelerin ekonomik düzlüğe çıktıklarına
ilişkin görüşü savunanların, - 50 yıldan bu yana IMF yardımı alarak, bugün
gelişmiş ülke statüsüne ulaşmış bir ülke var mı?- şeklindeki bir soruya
verebilecek cevaplarının olmadığı bugün daha da netleşmiştir. 2. Paylaşım Savaşı
sonrası Avrupasının bu kısır döngüye dahil olmayışının en önemli sebepleri, bu
ülkelerin sanayii devrimi sürecini tamamlamış olmaları, yani savaşa rağmen bir
sanayii alt yapısının varoluşu, Bretton Woods dişlisinin birer parçası olmaları ve
kuşkusuz sınırlarını orta Avrupa içlerine kadar genişleten Sosyalist sistemin
varlığıydı. Ayrıca, IMF-DB ve ABD üçlüsünün gücünü pekiştirmek ve daha
büyük bir güç oluşturmak için ortak hareket etme teklifinde bulunduğu Avrupa
sermayesi, 1950'li yılların ikinci yarısında biraz da yeni ortağının önermesi ile
Avrupa Ekonomik Topluluğunun temellerini attı. Kuşkusuz, dünyada IMF'e
yakasını kaptırmamayı başarmış uluslar da var. Ancak, sistem bunun da çaresini
bularak, ulusötesi finans spekülasyonu yöntemi ile bu ülkeleri de bir bir ağına
düşürüyor. Bunun en yakın örneği ise, yıllardan beri kendi ayakları üzerinde
duran ekonomiler olarak dünyaya nam salan Uzak Doğu Ülkeleri'nde bir kaç yıl önce
yaşanan, ve IMF'den çok büyük kredi almak gibi korkunç bir bedele mal olan Finansal
Krizdir. Ucuz işgücü ve oransal olarak daha kısa ömürlü ürün yapısı
dolayısıyla düşük maliyetli üretim yapabilen ve dünya pazarlarından önemli pay
almaya başlayan Uzak Asya sermayesi ile başka türlü başa çıkamayacağını gören
ABD ve Avrupa Kökenli ulusötesi sermaye güçleri, bu ülkelerin Finans Piyasalarında
hükmedecek güce eriştiği anda topluca satışa geçerek bu ülkelerin sadece finans
piyasalarını çökertmek ile kalmayıp; onları IMF'e avuç açarak ve IMF reçetelerini
uygulayarak ekonomilerini daha da çıkmaza sokacak bir konuma getirdi. Bu kriz
ortamında, birçok Banka, Aracı Kurum ve Finans Şirketi iflas ederken, bölgedeki
yüzlerce sanayii kuruluşu da aynı sebeple konkodatoya giderek binlerce insanın işsiz,
ailelerinin ise aç kalmasına sebep oldu. Kriz sonrası devreye giren IMF stand-by
anlaşmaları ise, tıpkı ülkemizi olduğu gibi, bu ülke halklarının yaşam
haklarını da ipotek altına almışlardır. Ayrıca Asya krizini yaratanların İMF
Stand-by anlaşmalarından sonra bölgenin önemli sanayi kuruluşlarını satın
almaları da unutulmamalıdır.
“ALTIN'' GERÇEKTEN BİR İHTİYAÇ MI?
Ekonomi bilimi
''ihtiyaç'' kavramını, zorunlu, yani yaşamın devam ettirilmesi için şart olan ve
zorunlu olmayan ya da kısaca lüks olarak tanımlayabileceğimiz iki ayrı olgu şeklinde
ele almıştır. Kuşkusuz, bu ayırımdan yola çıkarak, insan veya toplum yaşamını
tehlikeye sokan ve zorunlu ihtiyaç kaynaklarını tüketmeye yönelik, lüks
ihtiyaçları giderme çabaları bu iki kavramın da dışında kalmaktadır. Üretimi
için toprak, temiz su, temiz hava ve doğal bitki örtüsünün tahrip edilmesi zorunlu
olan ve orta ve uzun vadede bölgedeki yaşamı sona erdirecek olan ALTIN’IN bir ihtiyaç olarak kabul edilmesi imkansızdır. Mevcut sistem
çarklarının işleyişi bakımından Altının bir zenginlik, bir varlık olduğunu
kabul etmek zorundayız. Ama öyle bir varlık düşünün ki, giderek yoksul ve aç insan
sayısı artan dünyamızda zengini daha zengin, güçlüyü daha güçlü yaparken;
sömürülen halkların bir çığ gibi büyümesine ve bu arada söz konusu varlığın
üretildiği bölgelerde de doğa ve insanın katledilmesine sebep olsun. Kapitalist bir
sömürü düzeninde altın’ı bir ihtiyaç, bir zenginlik olarak tanımlayanlar acaba
şu çelişkilere nasıl cevap verirlerdi: - Dünyanın en
çok altın üretilen ülkeleri arasında bulunan Afrika ülkeleri neden aynı zamanda en
yoksul ülkelerdir?, - Ya da başka bir
deyişle'' Altıncı Şirketlerin kasaları, yoksul toplumların zenginliğidir'' demek
mümkün müdür? - Dünyamızda onbinlerce
ton altın stoğu bulunduğu halde, gelir dağılımındaki uçurum neden her geçen gün
derinleşmekte ve insanlık neden hızla açlığa doğru sürüklenmektedir?, - Büyük bölümü
yalnızca birkaç yüz kişinin(ya da ailenin) elinde hapsolan, paylaşılmayan ve
çeşitli yollarla sömürüyü teşvik eden bir değeri, Varlık olarak tanımlamak ne
derece doğrudur?, WORLD GOLD COUNSİL-(DÜNYA ALTIN
KONSEYİ) AMACI VE ÇALIŞMALARI: Altın madeninin külçe
fiyatı, Dünya Altın Külçe Piyasalarının merkezi durumunda olan Londra Borsasında
belirlenmektedir. Bu Borsa'da gerçekleşen günlük külçe arz ve talebi, altının
günlük değerini oluşturmaktadır. Ancak bu arz ve talebi etkileyen pek çok unsur
vardır. Dünya altın üretimindeki artış veya elinde büyük miktarda altın
bulunduran devletlerin altın satışını gerektiren stratejik kararları, arzı
arttırarak fiyat düşüşüne sebep olurken; talebin, dünyadaki politik istikrar ve
huzur düzeyinin artmasına bağlı olarak daralması da fiyatı yine düşürmektedir.
Altın Madencilik Şirketlerinin elinde çok büyük altın stoğu bulunması ve bu
mevcudun, yeni üretimlerle, her geçen gün daha da büyüyor olması, söz konusu fiyat
düşmelerinden en çok bu kesimin
etkilenmesine sebep olmaktadır. Bu zararı önlemenin bir kaç yolu vardır. Örneğin
üretime ara vererek arzın daraltılması ve bu şekilde fiyatın yükselmesi
sağlanabilir. Ancak; madencilik faaliyeti sırasında, ürettikleri kimyayı da satmak
suretiyle karlarını katlayan Madencilik Şirketlerinin bu çifte kazançtan
vazgeçmeleri beklenemez. O halde bir yandan üretim/arz devam ederken, fiyatı
arttırıcı bir yöntem bulmaları gerekecektir. Bu yöntem de, arz olarak borsalara geri
dönmeyecek olan Mücevher tüketiminin teşvik edilmesidir. İşte bu amaçla toplam 12
ülkeden, 66 altın üreticisi şirket, merkezi Cenevre'de bulunan Dünya Altın
Konseyi’ni(World Gold Council) kurmuşlardır. WGC'nin 1994 yılında İstanbul'da
düzenlediği bir Panelde, Ortadoğu Bölge Müdürü Pedro A.Bertran, Konseyin İsviçre
Hukukuna bağlı olarak kurulduğunu ve kar amacı gütmeyen bir kurum olduğunu (adeta
toplum yararına kurulmuş bir vakıf) belirtmiştir. Şimdi, Bay Bertran'ın
açıklamalarına sadık kalarak bu Konseyin hangi amaçlarla kurulduğuna bir bakalım. ''Konsey, yaklaşık 27.8 milyon ons'luk altın
üretimini, başka bir deyişle Batı altın üretiminin %50'sini temsil etmektedir.
Bizlerin amacı, piyasa bilgileri sunarak, ürün bilgisi, takı tasarımları, pazarlama,
yönetim yardımı, özel yayınlar içeren teknik yardım ve promosyon sağlayarak altın’a
olan talebi desteklemektir.''
Konsey'in, Altın talebini
destekleme hedefini, geri kalmış ülkelerde yoğunlaştırma çabası içersinde
olduğunu da şu cümlelerden anlıyoruz.''Amacımız
en kısa zamanda Körfeze yayılmak, Hindistan'da iki yeni ofis kurmak,(Sözü edilen 2 ofiste kurularak Hindistandaki ofis
sayısı bugün 4 olmuştur.)Türkiye
Ofisini daha da güçlendirerek, Orta Asya'daki Türk Cumhuriyetlere uzanmak.'' Bu
konuşmadan, Dünya Altın Konseyi'nin Ülkemizi ve diğer geri kalmış Orta Doğu
Ülkelerini çok sevdiğini, tek amacının ise bizleri zenginleştirmek olduğunu
çıkarmak ise büyük bir saflık olacaktır. Şimdi bu Kurumu TV’deki herhangi bir
reklam gibi düşünelim. Bilindiği gibi, sadece markalı ürünlerin reklamı yapılır
ve amaç da satış hacmini, dolayısı ile de karı arttırmaktır. Bu Kurumun markası,
birbirleri ile çok grift ilişkiler içersinde bulunan ''Altın Madencilik
Şirketleridir''. Altın, eğer, zorunlu bir ihtiyaç olsaydı, tüketimi için reklam
yapmak yerine, daha tasarruflu kullanımı için çaba sarf edilmesi gerekmezmiydi?
Sözgelimi ''Dünya Oksijen Konseyi'' ya da ''Dünya Temiz Su Konseyi'' olarak bilinen ve
amacı; dünyadaki oksijen ve temiz su tüketimini teşvik etmek olan herhangi bir Konsey
bulunmamaktadır. Çünkü, bu ürünler dünyadaki kıt kaynaklar olup; ihtiyacı bile
tam karşılayamamakta, daha da önemlisi onlarsız bir yaşam söz konusu
olamamaktadır.Yine reklam örneğine geri dönecek olursak; 1)Reklam, üretici
tarafından ve satışı + karı arttırmak amacı ile yapılır. 2)Hiçbir reklamda
toplumsal yarar gibi bir endişe yoktur, bize birileri tarafından
düşünüldüğümüzü hissettiren reklamlarda bile, diğer rakip firmalara üstünlük
sağlayarak kendi satışını hızlandırma amacı güdülmektedir. Bunun tersi
olabilseydi, firmaların daha ucuz ve daha kaliteli ürün yarışına girdiklerini
görebilirdik. Konseyin aktardığı
bilgilere göre, Türkiye'nin de içinde yer aldığı, Orta Doğu ve Türki
Cumhuriyetlerden oluşan bölgenin mücevher-altın tüketimi, toplam Avrupa
mücevher-altın tüketiminin 3 katı düzeyindedir.Yapılan ince hesaplar burada
açıkça ortaya çıkmaktadır. Az gelişmiş dünyanın kadınları mücevher altını
alıp; yastık altına koyacak, böylece külçe piyasasındaki arz sabit tutularak
fiyatın yükselmesi sağlanacak. Bu yöntemle, Avrupa Para Birliği'ne üyelik koşulu
olarak getirilen ve üye olmak isteyen Hükümetlerin Bütçe açıklarının,
GSMH'larının %3'ü düzeyine indirilmesi gibi, Merkez Bankalarının yoğun altın
satışına sebep olabilecek stratejik kararların negatif etkileri de bertaraf edilmiş
olacak. Çünkü, mücevher, altın’da bir çeşit ''son kullanım''dır. Özellikle
Türkiye gibi ülkelerde satın alınan takılar, ancak çok zorda kalındığında paraya
dönüştürülmekte, bunun dışında ise, ya kasalarda bekletilmekte, ya da
kadınlarımızı süslemektedir. Ayrıca son yıllarda, altın'ın iyi bir yatırım
aracı olmadığı ama, çok iyi bir süs eşyası olduğu yolunda yoğun bir kampanya
yürütülmekte, geri kalmış ülkelerin kadınları da bu oyuna alet edilmektedir. Yine
aynı Konsey medyayı kullanarak, altının mücevher olarak kullanılmasının tarihini
inceleyen programlara ve TV yarışmalarına sponsorluk yapmakta ve bu arada birbirinden
şık altın takıları da ekrana getirerek reklamlarına devam etmektedir.Aslında, genel
beklenti önümüzdeki yıllarda altın fiyatının düşmesidir. Dünyadaki Yatırım
Fonları'nın hareketsiz altın stoklarından sağladıkları getiriyi yetersiz
bulmaları, Avrupa Para Birliği'nin %3'lük bütçe kriteri ve önümüzdeki yıllarda dünya altın üretiminde meydana gelmesi beklenen
artış, altın fiyatını aşağıya çekecek unsurlardır. Ancak, Dünya Altın
Konseyi'nin, bu süreci tersine çevirme amaçlı çabalarının sonuçlarını ya da
altın üreticilerinin ve spekülatörlerinin neler yapabileceğini önümüzdeki
yıllarda göreceğiz. DÜNYA ALTIN FİYATLARININ DİĞER
BELİRLEYİCİLERİ: Dünya Altın
fiyatlarının sadece altın arz-talebine bağlı olmayıp; ekonomik-sosyal ve politik
belirsizlikler ve savaşlardan da etkilendiğini belirtmiştik. Örneğin, Sovyetler
Birliği'nin Afganistan'ı işgali sırasında, altının Ons'u 360$'dan, 850$'a kadar
fırlamış; Nisan 1980'de ise 500$’ın altına inmiştir.1980 Eylül'ünde, İran-Irak
savaşının başlaması ile fiyatlar yeniden 700$'ı bulmuş; 1982 Haziran'ında tekrar
300$ düzeyine gerilemiş, 1991 Körfez Savaşında 400$’ı bulmuş, 1999 G8 Köln
Zirvesinde en yoksul ülkelerin borçlarının azaltılması için IMF altınlarının bir
bölümünün satışı kararı ile bir haftada %20 değer yitirerek 250$’ın altına
düşmüştür. (IMF’nin bu kararı sonrasında başta G7 üyesi İngiltere, Hollanda
ve İsviçre Merkez Bankaları önemli miktarda altın satışı gerçekleştirdiler.)
Bu örnekler altın fiyatlarındaki yükselişlerin arka planında kanın, gözyaşının
ve sömürünün olduğunu ortaya koyuyor. Aslında Altını üreten ve spekülasyonunu
yapan şirketler, barışı , huzuru, ekonomik istikrarı sevmezler. Çünkü onların
kazançlarının kaynağı, savaşlar, ekonomik
istikrarsızlık ve sosyal huzursuzluklardır. ALTIN ŞİRKETLERİNİN ÜRETİM VE SATIŞA YÖNELİK
STRATEJİLERİ: Altın
üretimi yapan şirketler, üretimlerini genellikle fiyatın düşük olduğu dönemlerde
yaparak, hem üretimin yapıldığı Ülke Hükümeti ile yaptıkları pazarlıktan karlı
çıkmayı, hem de Finans Piyasasının kendilerine sunabileceği tüm nimetlerden sonuna
kadar yararlanmayı hedeflerler. Üretim yatırımı için büyük bir çoğunlukla altın
kredisi kullanırlar. Bu krediyi kullanmalarının sebebi de, fiyatın düşük olduğu
dönemlerde altın-kredi faizinin düşük olması nedeniyle maliyetlerini düşük tutma
çabalarıdır. Fiyatın düşük olduğu dönemde kredi olarak aldığı altını, spot
piyasada satarak paraya çevirmek istemeyen Şirket, genellikle SWAP adı verilen, takas
işlemine başvurur. Ödünç külçeleri belirli bir süre için ve muhtemelen bir döviz
cinsi ile takas eder. Elde ettiği dövizle alt yapı yatırımını tamamlar ve üretime
geçer. Fiyatların yükseldiği dönemlerde de ürettiği altını satarak, elde ettiği
döviz ile Altın-Swap işlemini bitirir. Geri aldığı altınları, daha önce kredi
olarak aldığı Kuruma iade eder. Söz konusu altın kredileri genellikle Merkez
Bankaları tarafından verilir ve kredi talebinde bulunan taraf ise genellikle Altın
Maden Şirketleri olur. Bu
Şirketlerin, henüz çıkarılmamış altını bile satmasına olanak tanıyan finansal
işlem çeşitleri de bulunmaktadır. 1990 yılı Ağustos ayında Irak'ın Kuveyt'i
işgali ile gündeme gelen Körfez Krizi sırasında 249 Ton Altın, bir sonraki yılın
üretimine mahsuben FORWARD (Bir türev piyasası enstrümanı ve gelecekte
gerçekleşecek bir satışın bugunden sözleşmesinin yapılması işlemidir.) olarak ve
krizin de etkisi ile çok yüksek bedeller üzerinden el değiştirmiştir. Batı Altın
üretiminin, aynı yıl 1749 Ton olduğu düşünülürse; sadece Forward işleme konu
olan altın miktarının bile ne kadar yüksek olduğu anlaşılacaktır. 1990 yılı
sonunda, Kuzey Amerika, Güney Afrika ve Avustralya'daki bilinen altın rezervlerinin
toplamının yaklaşık %10'una tekabül eden bir altın miktarı, kar maksimizasyonu-risk
minimizasyonu amacı ile (Hedging-Risk Minimizasyonu) ya Forward olarak satılmış, ya da
altın kredisi olarak verilmiştir. Bu satışları yapan Altın Şirketleri, 1991
yılında bekledikleri üretimin %70'ini, üretim gerçekleşmeden satabilmişlerdir. 1990
yılında yapılan bu Forward işlemlerinin hangi koşullarda gerçekleştiğini kısaca
değerlendirelim. Körfez Krizinin sonsuza kadar devam etmeyeceği herkes tarafından
bilindiği gibi, altın şirketlerinin de aralarında bulunduğu krizi yaratan egemen
dünya sermayesi tarafından da biliniyordu. Söz konusu dönemde meydana gelen aşırı
fiyat artışları da, Bölge istikrara kavuştuğunda bitecekti. Dünyadaki
Hükümetlerle sıkı ilişkiler içersinde bulunan bu Şirketler kuşkusuz, kriz
dönemlerinin ne kadar sürebileceğini tahmin etme konusunda da oldukça deneyim sahibi.
Gelişmemiş Ülkeler, savaş çıktı, yayılabilir endişesiyle, bilinçsizce altına
hücum ettiğinde, bu Şirketler büyük bir soğuk kanlılıkla yükselen fiyatlar
üzerinden sadece mevcut stoklarını eritmekle kalmadı; 1991 yılında üretilecek olan
altını bile, 1990 Ağustos-1991 Ocak döneminde ileriye dönük satış
anlaşmaları(Forward) ile sattılar. Bu anlaşmaların vade tarihi geldiğinde ise,
bölgede batılı güce dayalı da olsa istikrar sağlanmış; altın fiyatları ise
çoktan düşüşe geçmişti. Bu durumda piyasa fiyatının düşüklüğüne rağmen
sözleşme değeri üzerinden yüksek bedel ödemek zorunda kalanlar tabii ki altıncı
şirketler olmayacaktı. ALTIN'A
DAYALI KAĞIT PİYASALARI VE FİYATLAR: Altın'a dayalı ilk
Futures sözleşmesi 1972'de Winnipeg'de yapılmıştır. Halihazırda New York Mal
Borsası bu işlemde piyasaya hakim durumdadır. Altın-Futures işlemlerinde 1981 yılı
hacmi, dünya yıllık yeni altın arzının 44 katı olan 46000 Ton olarak
gerçekleşmiştir. Bu rakkam, 1989 yılında 34000 Ton olmuştur Futures, altının
belirli bir süredeki fiyat değişimi üzerine ve alıcı ile satıcı arasında oynanan
bir çeşit kumar işlemidir.
Elinde bulunduran kişi
veya Kurum'a alma veya satma hakkı tanıyan OPTİONs sözleşmeleri ise ilk kez 1972
yılında ve yine Winnipeg'de düzenlenmiştir.1991 yılında sadece Amerika ve Brezilya
Borsalarında işlem gören Options Sözleşmeleri de 6198 Ton altın'a karşılık
düzenlenmiştir.
1991 yılı itibariyle
tüm dünyadaki Futures + Options sözleşmelerinin toplamı ise 31888 Ton ile, yıllık
altın üretiminin yaklaşık 16 katına ve Dünyada bugüne kadar çıkarılmış bulunan
altının da %30'una ulaşmıştır. 2000 yıllara geldiğimizde de finans
piyasalarındaki gelişim göz önüne alındığında bu durumun pek değişmediğini ve
dünyada bilinen mevcut altın stoku olan yaklaşık 110000 tonun da en az 1/3’ü
oranında Futures+Options sözleşmelerine konu olduğunu tahmin ediyoruz. “Türev Piyasaları” ;
gerçek üretim (altın külçe ticareti) piyasalarda işlem gördüğü halde, bu
üründen bağımsız, sanal ortamda yapılan ikincil hatta üçüncül ticaretin
adıdır. Bu sanal ticaret sayesinde ürünün fiyatı, artık neredeyse doğrudan
doğruya sanal ortamda ve spekülasyon yoluyla belirlenmektedir. Örneğin, güçlü bir
sermaye grubunun piyasada tedavülde olan Futures ve Options sözleşmelerini toplamaya
başlaması halinde altın fiyatı, üretimden ve stoklardan tamamen bağımsız artma
potansiyeline sahiptir. 2000 yılı şubat ayı başında Gold Fields ltd. şirketinin bu
fiyatlarla hedge(risk minimizasyonu) yapılamaz açıklaması ve bir gün sonrasında
Placer Dome madencilik şirketinin forward satış programını askıya aldığını
açıklamasıyla altın fiyatları 2 gün içinde %10 yükselerek 290$/ons’tan
320$/ons’a yükselmiştir. Altın Piyasasında
kullanılan bir başka yöntemde altın arama ya da ön işletme ruhsatı alınan maden
sahası için hisse senedi çıkarmak. Çıkarılan hisse senetleri borsaya kote
ettirildikten sonra halka arz edilebiliyor. Bu uygulama için en çarpıcı örneklerden
biri ülkemizi çok yakından ilgilendirmektedir. Amerika’da 1996 yılında kurulan
Anotolia Minerals Development Limited Şirketi, Türkiye’de arama ruhsatı sahibi
olduğu sahaları göstererek bir Kanada’lı şirket(Yorkton Securities Inc.) üzerinden
22.140.836 adet hisse senedini 85 cent değer ile Newyork Borsasına kote ettirmiştir.
AMDL Şirketinin bu hisse senetlerinden kaç adedini sattığını bilemeyiz. Ancak
satılan bu ruhsat sahalarında(Yenipazar-Yozgat, Armutbeli-Niğde, Keban-Elazığ,
Saimbeyli-Adana, Tunceli) yaşayan insanların bundan haberlerinin olmadığını
biliyoruz. ALTIN'IN POLİTİK GÜCÜ VE DAĞILIMI: Dünyada bugüne kadar
üretilen yaklaşık olarak toplam 110.000 Ton altının, yaklaşık 35 bin tonu Altın
üreticisi Şirket ve Spekülatörlerin elinde, 40 bin ton civarındaki altının büyük
bölümü ziynet eşyası, para, madalya yapımında az bir bölümü teknolojide
kullanılmış ve yaklaşık 5 bin ton kadarlık bir bölümünün akibeti bilinmiyor.
Dünya Ülkelerinin Merkez Bankalarında stok olarak bulundurulan altın miktarını
incelediğimizde; altın üretiminden kimlerin karlı, kimlerin zararlı çıktığını
görebiliyoruz. Merkez Bankalarında bulunan 29080 Tonu'nun 2001 yılı Haziran sonu
itibarıyle (Kaynak-World Gold Council-Holdings) ülkelere göre dağılımı ise şöyle: ABD
8.137 ton Batı Almanya
3.469 “ Fransa
3.025 “ İtalya
2.452 “ İsviçre
2.353 “ Hollanda
912 “ Japonya
764 “ ECB(AB Merkez Bank) 747 “ Portekiz
607 “ İspanya
523 “ İngiltere
436 “ Taiwan
414 “ Çin
395 “ Rusya
391 “ Hindistan
358 “ Avusturya
347 “ Venezualla 323 “ Lübnan
287 “ Belçika
258 “ Filipinler
228 “ İsveç
185 “ Güney Afrika
180 “ Cezayir
174 “ Libya
144 “ Suudi Arabistan
143 “ Sigapur
127
“ Yunanistan
123 “ TÜRKİYE
116 “ Romanya
105 “ Polanya
103 “ Avusturalya
80 “ Kanada 36 “ Diğer Gelişmiş
Ülkeler(8) 190 “ Diğer Tüm Ülkeler(180) 949 “
______ TOPLAM
29.080 ton Tabloda da görüldüğü
gibi, sadece 6. sıradaki Hollanda Merkez Bankasında bulunan altın rezervi bile listede
yer almayan 180 civarındaki ülkenin resmi rezervlerine hemen hemen eşittir. Ya da bir
başka bakış açısı ile tüm ülkelerin toplam altın stoku, ilk 5
ülkenin(ABD+Almanya+Fransa+İtalya+İsviçre) altın stokunun yarısına bile
ulaşamamaktadır. Ayrıca en çok altın üretimi yapılan ülkeler içerisinde bulunan
ve dünyadaki altın üretici şirketlerinin hemen hemen yarısının merkezi konumundaki
Avustralya, Güney Afrika Cumhuriyeti ve Kanada’nın Merkez Bankalarındaki altın
stoklarının 296 ton seviyesi ile hemen hemen yalnızca Lübnan’ın altın stokları
kadar olması ile altın üretimi yapılan diğer geri kalmış ülkelerin Merkez
Bankalarındaki altın stokunun önemsiz miktarda olması altının üretilen ülkenin
değil üreten şirketlerin olduğu gerçeğini gözler önüne sermektedir. Mevcut
sistemde adil paylaşımı mümkün olmayan böyle bir değerin, sürekli olarak
güçlünün lehine üretilmesinin, bağımlılığı ve sömürüyü daha da
arttıracağına ise şüphe yoktur. Dünyada bugüne kadar
üretilmiş altının yaklaşık 1/3’ünü elinde tutan altın üreticisi şirketler ile
altının spekülasyonundan para
kazananların altını değerli kılmak için her yola başvurmaları kapitalist sistemin
doğal bir sonucudur. Finansal piyasalardaki altın ve altın'a endeksli işlemlerin
detaylarından da kolayca anlaşılabileceği gibi, altın üretimi, kapital sahibi
birkaç yüz kişinin(ya da ailenin) dışında hiç kimseye yarar sağlamayan, toplumlar
arası güç dengesini, güçsüzler aleyhine bozan, savaş, terör, sosyal patlamalar,
ekonomik istikrarsızlık dönemlerinde, elinde bulunduran kesime tek taraflı getiri
sağlayan ve üretim süreci sırasında ve takip eden yıllarda söz konusu bölgeleri
çölleştiren, toprağın tükenmez üretkenliğini bile yok eden, insanların nesiller
boyu hastalıklara maruz kalarak, ölmelerine neden olan, kısaca, asla kabul edilemez bir
üretimdir. Kaynaklar: Natural Resources
Allocation, Economics and Policy-By Judith Rees Mineral Commodity Profiles
1983 – By J.M.Lucas World Gold
Council-İstanbul Paneli Notları World Gold Council Web
Sitesi Anatolia Minerals
Development Limited Hisse Senedi Tanıtım Broşürü İstanbul Altın Borsası
Web Sitesi T.MAI ve Küreselleşme
Karşıtı Çalışma Grubu Web Sitesi
|