mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu

Küreselleşme ve Sendikalar

Selim Yılmaz - Çalışma Grubu - 14 Haziran 2003

http://www.inadina.com web sitesinden alınmıştır

 

Kapitalist sistem, 1929’da doruğa ulaşan ve talep yetersizliğinden kaynaklanan krizini;  1930’lardan itibaren serbest piyasa ekonomisinden, ithal ikameci ve devletin sosyal harcama yaptığı ekonomik sisteme (Keynesyen) geçerek 1970’lere kadar geçici olarak çözdü. Üstelik 1945-1970 arası dönemi de kendisi için altın çağ olarak da tanımladı. Ancak kapitalist sistem 1970’lere gelindiğinde stok maliyetlerinin artması ve rekabetten kaynaklanan yeni bir krize girdi.

 

Fordist üretim biçimi kapitalist sistemin1929 krizi öncesi ve sonrasındaki en yaygın ve 20 yüzyıla damgasını vuran üretim biçimiydi. Fordist üretim biçiminde herhangi bir metanın üretimi için entegre tesis veya fabrika, hammadde ve yoğun emeğe ihtiyaç vardı. Sermaye yığınsal üretiminden kaynaklanan stoklarını yarattığı istihdam sonucunda oluşan talep ile çözemediği için, 1930’lardan itibaren özelliklede 2. paylaşım savaşından sonra ulus devletlere istihdam ve talep yaratma işlevini de yükledi. Sermaye bu yöntemle hem talep sorununu, hem altyapı sorunlarını ve hem de üretim maliyeti yüksek hammadde ya da ara mal ihtiyaçlarını karşıladı. Kapitalist Sistem, krizlerini aşmada kullandığı yöntemleri, yeni yönelim ve uygulamaları ile başta devlet olmak üzere tüm toplumsal yapıları sistemin ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırmakta ve dönüştürmektedir. İnsanlar arasındaki ilişkilerde ister toplumsal ister bireysel olsun bu yeni yapılanmaya göre biçimlendirilmektedir. Bu yüzden 1970’lerin başında girdiği krizini aşmak için onlarca yılda oluşturduğu sosyal devleti, bu krizden çıkışının en önemli kaynağı olarak değerlendirdi ve yeni liberalizm sürecinde devletin sosyal boyutunu budayarak piyasa devletine dönüştürmekte tereddüt etmedi. Aslında kapitalist sistemin temel felsefesinde devletin piyasaya uygun yapılanması gerekli ve zorunludur. Sosyal devlet yapılanması bu düşünceye tamamen terstir. Ancak kapitalist sistemin devamlılığını sağlamak ve dönemsel ihtiyaçlarını  karşılamak için geçici olarak sosyal devlet uygulamasına geçilmektedir. Bütün bu dönüşüm süreçlerinin temelinde ise Artı Değerin daha fazlasına el koyma yatmaktadır.

 

Sermayenin fordist üretim biçimi emekçilerin on binlercesinin aynı fabrika ve tesis çatısı altında bir arada çalışmalarına ve ortak bir yaşamı paylaşmalarını sağladı. On binlerce emekçinin aynı vardiya saatlerinde işe başlaması, aynı yemekhanelerde ve aynı zamanda yemek yemesi, aynı alanlarda dinlenmesi, aynı zamanlarda yıllık izne çıkılması gibi bir çok alandaki birliktelik, sorunları da aynılaştırdı ve ortaklaştırdı. Üretim sürecindeki bu ortaklaşma emekçilerin sendikalarda örgütlenmelerini kolaylaştırdı ve sınıfsal bilince ulaşma olanaklarını da arttırdı. Ancak bu gelişmeler sermayenin kabul edebileceği gibi değildi ve çıkarları açısından tehlike oluşturuyordu. İşte bu yüzden Uzak Asya’da başlatılan Post-Fordist (Esnek) üretim biçimi tüm dünyadaki kapitalistler tarafından yeni bir model olarak hızla kabul gördü ve adım adım uygulanmaya başlandı. Fordist üretim biçiminde her hangi bir metanın üretimi için gerekli olan büyük üretim tesisleri ve on binlerce işçi yerine, Post Fordist üretim biçiminde parçalı üretim tesisleri, taşeron işletmeler ve bunun sonucunda da az sayıda işçiyi bir arada barındıran merkez ve çevre işletmeler ortaya çıktı. Post Fordist üretim biçiminde ana üretim tesisi dışına çıkarılan üretimlerin ülke sınırları dışına taşınması ise küreselleşme söylemini yaratan en önemli unsur olmuştur. Bir başka anlatımla kapitalistler ana üretim merkezlerinde -teknolojik gelişme olanaklarına rağmen- giderek azalan karlarını arttırmak için emekçileri ve işi parçalayarak, üretimin büyük bölümünü merkez dışına çıkarıp, tüm ülkeye ve dünyaya yayarak krizini açmaya çalışmaktadır. Sermaye bütün bu gelişmeleri tanımlarken adına küreselleşme, yeni dünya düzeni gibi kulağa hoş gelen kavramlar kullansa da bu onun emperyalizm olduğu gerçeğini değiştirmez.

 

Bu yeni üretim biçimi ile ana fabrikalar ağırlıkla montaj işlerinin, ambalajların, ürün geliştirme faaliyetlerinin yapıldığı tesisler haline dönüştü ve bunlar sermayenin tekelindeki teknolojik gelişme olanakları ile birleşince de ana fabrikalardaki işçi sayısının on binlerden, binlere ve hatta yüzlere inmesi sonucunu doğurdu. Tüm bu gelişmeler Fordist üretim biçiminin sağladığı olanaklarla örgütlenmeleri çok kolay olan sendikal yapıların hızla üye sayılarının düşmesine ve güç olarak zayıflamalarına yol açtı. Sendikaların bu gerilemeyi yaşamalarının nedeni, üretimdeki değişimler olmakla birlikte, yönetimlerinin bu süreci kavrayamamalarından ve merkez üretim tesisinin dışına çıkan işçileri örgütleyememelerinden ya da örgütleyebilecek çabayı gösterememelerinden kaynaklandığı da ortadadır. Sendikalar, sermayenin yeniden yapılanmasına karşı merkezde kalan ve çevreye çıkarılan işçileri örgütleyebilecek yöntemleri bulamadı ya da bulmak için gerekli refleksi gösteremediler. Bu yüzden örgütlenmelerini sermayenin giderek küçülttüğü merkezde korumaya çalıştılar ve hemen hemen bütün toplu sözleşmelerde ağırlıkla ekonomik taleplerini yükselttiler. Sendika Yönetimleri çevreye çıkarılan işçi sayısının merkezde kalanların onlarca katı büyüklüğüne ulaştığını ve bu alandaki işçilerin örgütlenmesinin yaşamsal önemde olduğunu fark edemediler, etmediler ya da bunu başaracak örgütlenme anlayışından yoksundular.

 

Türkiye’deki sendikal örgütlenmenin son 30 yıllık gelişim süreci yukarıdaki tespitleri doğrulamaktadır. 12 Eylül 1980 darbesi yapıldığında sendikalarda örgütlü işçi sayısı 3 milyonun üzerinde ve toplam işgücünün %20’si düzeyinde iken, bugün sendikalarda örgütlü işçi sayısı 700-800 bin ve toplam işgücünün %3 - %4 düzeyinde bulunmaktadır. Bir başka anlatımla 1980’de örgütlü olan her 6 işçiden 5’i bugün örgütlü değildir. İşçi sınıfı bu zayıf örgütlüğünün bedelini, İş Kanunu değişikliğinde mevcut kazanılmış haklarının 50 yıl geriye götürülmesi sürecinde yalnızca seyrederek ödedi ve bu yasanın uygulamaları ile de yıllarca ödeyecek. 1970 yılında Sendikal örgütlülüğün özellikle DİSK için ortadan kaldırılmasına yönelik 274 ve 275 sayılı Kanunlarda yapılmak istenen değişikliğe direnen ve bu uğurda 15-16 Haziran’da kanını canını veren bir işçi sınıfı, bugün 1475 sayılı İş Kanununu tümden değiştiren 4857 sayılı İş Kanunu çıkaranlara karşı en ufak bir tepkiyi örgütleyemedi. Aslında bugün çıkarılan yasa, fiilen yaşanan bir sürecin yasalaştırılması ve yalnızca bir sonuçtur. Son 30 yıldır sermayenin merkezden çevreye yayılma sürecine müdahale edemeyen, çevredeki işçileri örgütleyemeyen, onların tüm sorunlarını ve bir anlamda onları yok sayan sendikal yapıların yaşananlar konusundaki sorumluluklarının büyüklüğünü ölçmek ise mümkün değildir. Üstelik yeni İş Kanununun temel hedeflerinin başında sendikalarda örgütlü merkezdeki çekirdek işçilerin daha esnek çalıştırılması ve örgütlülüklerinin daha da zayıflatılması geldiği halde. Yeni İş Kanununa karşı çıkış için örgütlü işçisini bile hazırlayamayan sendikal yapılardan, çevredeki işçileri ve işsizleri ya da kamuda çalışanların büyük çoğunluğunu önümüzdeki süreçte kapsamına alacak böyle bir yasaya karşı birlikte mücadeleye katmasını beklemek ne kadar doğrudur. Yıllardır dışladıkları, sorunlarını görmezden geldikleri çevre işçi ve işsizlerden, yine uzun süre kendilerinden saymadıkları ve zaman zaman rakip gördükleri kamu çalışanlarının desteğini alabilmek için oluşturdukları ortak bir zemin yoksa, yeni İş Kanununa karşı ortak mücadele yürütebilmeleri mümkün müdür?

 

Dünyadaki ICFTU, ETUC gibi uluslar arası kuruluşların daha başında sermayenin bu yeni yapılanmasına uyum sağlaması, sermayenin küresel ya da bölgesel oluşumlarının gündemleri ile neredeyse tıpatıp aynı gündemli toplantı ve eğitimler düzenlemeleri, bu sürece karşı -eksikliği olsa da- sınıfsal tavır geliştiren yeni sendikal oluşumları dışlamaları, sermayeye beklediğinden çok daha büyük olanaklar sağladı. Dünya Sendikal hareketi süreci yeni yeni kavramaya başlasa da bürokratik yapılanmasından dolayı bugüne kadar ciddi bir karşıtlık oluşturamadı. Ancak tek tek ülkelerde özellikle son yıllarda sürece ciddi karşıtlıklar oluşturma çabasında olan sendika sayısının artmakta olduğu gözlemlenmekle birlikte, bunların karşıtlıkları genellikle ulusal ya da AB sendikal hareketinde olduğu gibi bölgesel çıkarları koruma temelinde olmaktadır. Bu yüzden sürece müdahale edebilecek sınıfsal perspektifli dinamiklerin sayı ve güçlerinin artmasını beklemekten ya da dünya işçi sınıfının bu dinamikleri geliştirmekten başka seçeneği olmadığını bir an önce kavraması gerekmektedir. Dünya ve Türkiye’deki Sendikaların Post-Fordist üretim biçiminde yalnızca merkezdeki çekirdek işçileri örgütleme anlayışını terk edip, tüm işçi ve işsizleri örgütleme yönünde çalışması ve örgütlenmenin yeni bir biçimini yaratması zorunluluk haline gelmiştir. Bunun yöntemi Avrupa’daki bazı sendikaların yaptığı gibi işçileri sendika üyesi yapmak veya üye olarak tutabilmek için transistörlü radyo dağıtmak, hisse senedi portföylerini yönetmek ya da Türkiye’deki bazı sendikaların yaptığı gibi kredi kartı pazarlaması yapmak olmamalıdır. Bugünkü açmazından kurtulması için İşçi Sınıfının gerçek gücünün ve tarihsel birikimin farkına varması yeterli olacaktır. Yeter ki mevcut sendikal yapılar işçi sınıfının temel örgütlerinin başında geldiklerini hatırlasınlar, onların sınıf bilincine ulaşmaları ve örgütlenmelerinin önünde engel oluşturmasınlar.

 

Selim Yılmaz SMMM-Ekonomist

MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu