mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu

 

Sıra Kamu Çalışanlarının ARTI DEĞERİN'de

 

Selim Yılmaz - Kızılcık Dergisi - 30 Haziran 2003

 

Son yıllarda Türkiye ve Dünya gündeminin en önemli gündem maddelerinden biri olan, ağırlıkla kamu mülkiyetinin sermayeye devri kapsamında yoğun tartışmalara ve ayrışmalara yol açan, “kamusal alan” tartışmasının detayına geçmeden önce bu gelişmelerin arka planını kısa da olsa irdelemekte yarar var. Kamusal alanların sermayeye devri ya da kamusal alanlarda çalışanların iş güvencesinin ortadan kaldırılması temelinde yapılan tartışmalar özünde kapitalist gelişim sürecinin bir aşaması ve sonucudur. Bu yüzden kapitalist sistemin özellikle son 30 yıllık gelişim sürecinin çeşitli açılardan analiz edilmesi önemlidir.

 

Sorunu yalnızca kamusal alanın sermayeye devri ya da sonuçları bakımından daha önemli olan kamuda çalışanların çalışma koşullarının kötüleştirilmesi olarak değerlendirmek sistemin bütünündeki gelişmeleri gözden kaçırmamıza yol açabilir. Bu nedenle konunun kamu yararı ve kamu emekçilerinin iş güvencesinin ortadan kaldırılması gibi kazanılmış haklar ve emeğin kazanımları çerçevesinde tartışılması önemlidir.

 

Türkiye’de başta memur sendikaları ve meslek odaları olmak üzere son dönemdeki tartışmaların kaynağı, Kamu Yönetimi Temel Kanunu, Devlet Personel Rejimi Yasa Tasarısı ve Yerel Yönetimler Yasa taslağı ya da kısaca “üç’lü paket” denilen bir hazırlıktır. Bu üç tasarı uzun zamandır tartışılmakta olduğu halde, bu kez artık yumurta kapıya gelmiş gibi görünmektedir. Zira üç’lü paketin Meclise inmesi gün meselesidir. Üç’lü paket neler getiriyor gibi bir soru ortaya atıldığında liberal sağ ve liberal sol’dan şöyle sesler yükselmektedir: “Yerel olan demokratiktir, merkezi olan ise anti-demokratik... Bu yüzden bu tasarılar desteklenmelidir.” Soruyu biraz değiştirip, üç’lü paket neler götürüyor diye sorduğumuzda ise bu kez ulusal sol başta olmak üzere çeşitli siyasi yapılardan “Merkezi olan üniter ve sosyaldir, yerel olan ise anti-sosyal... Devletin bütünlüklü yapısı bozuluyor. Doğu bölgelerinde, seçim kazanan Kürt partiler yerel yönetimlere tanınan imkanlarla tehlikeli ölçüde gelişebilir...Bu sürece engel olunmalıdır.” sesleri yükseliyor.

 

Bu ikinci feryattan başlayacak olursak, kapitalist devletin üniter ya da ademi merkeziyetçi bir anlayışta yapılanması arasında işçi sınıfı açısından bir fark var mı, olabilir mi sorusunun sorulmasının yerinde olacağı söylenebilir. Öyle ya, bugüne kadar tamamen üniter ve merkeziyetçi bir devlet yapımız vardı da bu bize, emekçi kitlelere ne kazandırdı? Ya da, “halihazırda atılmakta olan adımlar acaba Devlet’in o, üniter yapısını mı hedef alıyor yoksa kamuda çalışan yüz binlerce memuru, piyasa koşullarına terk ederek tıpkı sanayide de yaşandığı gibi hizmet sektöründe de bir yedek işgücü ordusu yaratarak sermayenin kar oranlarını arttırmayı mı” diye sorduğumuzda eğer cevabımız “kesinlikle ikincisi” oluyorsa bu sorunun kapitalist gelişim süreci ve daha da önemlisi emek-sermaye çatışması ekseninde ele alınması da kaçınılmazdır. Zira sınıfsal boyutu eksik yürütülen tartışmalar ve verilen mücadelelerle, demokratik hakların ve emeğin kazanımlarının korunamadığı, korunmasının ya da kalıcı kılınabilmesinin mümkün olmadığını süreç göstermiştir. 

 

Dünya Ekonomisi;

Kapitalist sisteme yön verenler, sistemin 1970’lerin başında girdiği krizini aşmak ve kendini sürdürülebilir kılmak için özünde yalnızca artı değerin daha fazlasına el koyma olan bir dizi yeni uygulama, deneme, yönelimlerde bulundu ve bulunmaktadır. Bunların başında meta üretiminde Fordist üretim biçiminden, Post-Fordizm’e (Esneklik, Kalite Çemberleri, Kalite Yönetimi gibi) geçiş gelmektedir. Üretimdeki bu değişime uygun alarak spekülatif paranın serbest dolaşımı, ağırlıkla kamunun elinde olan hizmet alanlarının liberalize edilmesi, tarımda yığınsal üretim biçimlerine kadar sermaye her alanı karlarını arttırmak ve krizini aşmak için yeniden tanımlayıp şekillendirmektedir. Sermayenin tüm dünya ölçeğinde yürüttüğü yeniden yapılandırma ya da şekillendirme faaliyetleri kapsamına ulus devletler, kamusal alanlar, üretim ilişkileri, toplumsal yaşam, kültür ve diğer bütün alanlar girmekte, sermaye kendi ihtiyaçlarına uygun olarak dünyayı yeniden organize etmekte ve tüm alanlara müdahale etmektedir. Felsefi temelini post-modernist düşüncenin oluşturduğu bu yeniden organizasyonun hedefi, sermaye ve bileşenlerinin karları ve tüm hareketleri için sınırsız, sorunsuz ve sorumluluğu olmayan bir dünya yaratmak ve diğer toplumsal sınıf ve katmanların ise bu durumu kabul etmeleri ve mutlak olarak itaat etmelerini sağlamaktır. Sermaye bu amacını gerçekleştirmek için açık ya da gizli yollardan kontrol ettiği, DTÖ, IMF, DB, gibi ekonomik, parasal, NATO gibi askeri, BM gibi siyasi, İLO gibi çalışma örgütlerini ve AB, APEC, NAFTA gibi bölgesel oluşumlarını ve bilinen, bilinmeyen bir dizi kuruluşun gücünü sonuna kadar kullanmaktadır. 

 

70’li yılların başında derinleşmeye başlayan krizin aşılmasına yönelik ilk genel tedbirler GATT-Tarifeler ve Ticaret Genel Anlaşması kapsamında yapılan ve 1973’ten 1979’a kadar süren Tokyo Raundu görüşmelerinde dillendirilmiş, oluşturulmuş ve ülkelere tavsiye edilmiştir. GATT imzalandığı 1947 yılından 1973 yılına kadar yalnızca mal ticaretine ait gümrük tarifeleri ve dış ticarete ilişkin düzenlemeler üzerinden ülkelerin gümrük yasa ve tarifelerinin ortaklaştırılması için yapılan anlaşmalar ile yürütülmüştür. GATT kapsamında yapılan Tokyo Raundunun önemi, kamusal alanların özelleştirilmesi ya da sermayeye aktarılmasının, tarımın, hizmetlerin, fikri mülkiyet haklarının da (telif ve patent) sonraki raundlarda anlaşma kapsamına alınması gerektiği konusundaki sermaye taleplerinin açıkça dile getirildiği ve tavsiye kararlarının alındığı raund olmasından gelmektedir.

 

Türkiye, Tokyo raundunun tavsiyelerine uyan ülkelerden biri olacağını 24 Ocak 1980 ekonomik kararlarını alarak, toplumsal muhalefetin yükselmesi üzerine de ülke insanlarına ve emekçilerine 12 Eylül darbesini de yaşatarak, sonrasında da çeşitli alanlardaki liberalizasyon adımlarını atarak ortaya koydu. 80’li yıllara kadar yalnızca özel sektöre kredi veren ve kaynak aktaran Dünya Bankası, başta Türkiye olmak üzere çeşitli ülkelere kamusal alanlarını sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırmaları için yapısal uyum proje kredileri vererek süreci hızlandırdı. DB kredileri ile bir yandan kamunun idari yapısının değiştirilmesi, diğer yandan da kamunun elinde bulunan ekonomik faaliyet alanlarının sermayeye devri için hazırlanması ve sonrasında da tek tek özelleştirilmesi süreci başlatıldı ve bilindiği gibi bu süreç devam etmektedir.

 

Ancak özelleştirmelerin yaşandığı tüm ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de kamusal alanların sermayeye devri konusu ulusal varlık ya da toplumsal çıkar temelinde tartışılarak sınıflı bir toplum olan kapitalist sistemde asolanın emeğin artı değerine el koyma olduğu unutuldu ya da böyle bir sorunun olmadığı yanılsaması yaratıldı. Oysa özelleştirmelerin temel hedefi birikmiş artı değere ve yeni oluşacak artı değerin daha fazlasına el koymaktır. Bu yüzden 1994 yılında DT֒nü kuran anlaşmalardan biri olarak imzalanan ve ilk çok taraflı anlaşma özelliğine sahip GATS Anlaşması özelleştirmeyi şart koşmuyor, ama hizmeti veren kamu bile olsa bunu serbest piyasa koşullarında gerçekleştirmesini zorunlu kılıyor. GATS Anlaşmasının 2000 yılı başından buyana sürdürülen genişletilme ve derinleştirme müzakereleri 2004 yılı sonunda tamamlanacak ve 2005 yılından itibaren yeni GATS Anlaşması yürürlüğe girecektir.

 

Türkiye gündeminde bulunan, Kamu Yönetimi Temel Kanunu, Yerel Yönetimler Kanunu ve Personel Rejimi Kanun taslaklarının mevcut GATS Anlaşması hükümlerine ve yeni müzakere sürecine uygun olarak hazırlanan uyum yasaları olduğu Kamu Yönetimi Temel Kanunu Taslağının amaç maddesinde yer alan “rekabetçi piyasa koşullarının oluşturulması” ve bu yasa taslakta yer alan “Kamu kurum ve kuruluşları piyasada rekabet koşulları içinde üretilen mal ve hizmetleri üretemez ve piyasada haksız rekabet oluşturamaz” temel ilkelerinde açıkça ifadesini bulmaktadır. Bugün hazırlanan yasaların 80’lerin başından itibaren yürütülen özelleştirme faaliyetleri ve eğitim, sağlık, enerji, telekomünikasyon, posta gibi hizmet alanlarında yaratılan ve desteklenen özel sektör girişimlerinin piyasada rekabet koşullarında üretilen mal ve hizmetleri kamunun üretemez duruma gelmesini sağlamak ve uygun ortamı yaratmaya yönelik olduğu ortaya çıkmaktadır. Kamu Yönetimi Temel Kanunu Taslağında “... çalışanların ve değişik kademelerdeki yöneticilerin hizmet içi eğitim ihtiyaçları prensip olarak doğrudan piyasadan ve/veya üniversitelerden karşılanır”  ifadesi yer almaktadır. İşte AKP Hükümetinin uygulayacağını açıkladığı, özel okullara öğrenci gönderme projesi ve sosyal güvenlik kuruluşlarının kendi sağlık birimleri ya da kamu hastanelerinden yararlanan mensuplarını özel şirketlerin sağlık kuruluşlarına yönlendirmeleri bu gelişmelere uygun olarak yapılan kaynak aktarma operasyonlarıdır.

 

Yine aynı yasa taslağında “Merkezi Yönetim, Yerel Yönetimlere, kendi koşul ve özelliklerine göre, öz gelirlerini geliştirme olanağı tanır” hükmü yer almaktadır. Bu hüküm ile yerel yönetimler kar amaçlı işletmeler haline getiriliyor ve Kar’ın kaynağı da tabii ki Emek oluyor. Ayrıca yerel yönetimlerin bu alanları taşeronlaştırması ya da özelleştirmesi için zemin hazırlanıyor, ulusal ve uluslar arası finans kuruluşlarının müşterisi durumuna getirilmek ve yereldeki kamusal varlıkların kolay yoldan sermayeye devri sağlanmak istenmektedir.

 

Gerçekten de Yerel Yönetimler Yasa Taslağında “Mahalli idare hizmetlerinden yararlananları, hizmetin bedelini ödemeleri esastır.” hükmü yer almaktadır. Bu hüküm ile mahalli idarelere devredilecek başta Eğitim ve Sağlık olmak üzere tüm kamusal hizmetlerin  paralı ve parası olmayanın cehalete veya ölüme mahkum olacağı, T.C.Anayasasında yer alan “sosyal devlet” ilkesinin geçersiz kalacağı ortadadır. Sağlık alanındaki tek istisna ise “Ulusal düzeyde koruyucu sağlık, aile planlaması ve koruyucu hekimlik hizmetleri,”’dir. Aslında bu alanın istisna kapsamında ya da merkezi yönetimin görevleri arasında sayılmasının nedeni şimdilik kar alanı olarak değerlendirilmemesinden kaynaklanmaktadır.

 

Yerel Yönetimler Yasa Taslağında Personel İstihdamı için “Mahalli İdarelerde sözleşmeli personel çalıştırılması esastır” hükmü yer almaktadır. Bu hüküm ile yalnızca Eğitim ve Sağlıkta (Bakanlıklarda çalışanlar hariç) 600 - 700 bin civarındaki 657 Sayılı Devlet Memurları Kanununa tabi kamu çalışanı sözleşmeli personel yapılacak ve yeni İş Kanunu hükümlerine tabi olacaklardır. Bu da kamu çalışanlarının başta iş güvencesi olmak üzere sosyal kazanımlarını ortadan kaldıracaktır. İşte GATS Anlaşması ve Türkiye’de “üçlü” paket olarak çıkarılma hazırlıkları yapılan Kamu Yönetimi Temel Kanunu, Yerel Yönetimler Kanunu ve Personel Rejimi Yasasının temelini bu hüküm oluşturmaktadır. Bu hükümle, tüm hizmet alanlarında (sanayide olduğu gibi) yaratılmaya başlanan yedek iş gücünün kamu çalışanlarını da kapsaması hedeflenmiştir. Bununla Kamu Yönetimi Temel Kanunun amaç maddesindeki “rekabetçi piyasa koşullarının oluşturulması” ve 2.maddesindeki Kamu kurum ve kuruluşları piyasada rekabet koşulları içinde üretilen mal ve hizmetleri üretemez ve piyasada haksız rekabet oluşturamaz” hükümlerinin gerekleri de yerine getirilmiş olmaktadır.

 

Kamu Yönetimi Temel Kanununda “... performansa dayalı yönetime temel teşkil edecek bir yaklaşım içinde,”  ve yine yasada “...performans değerlendirmesine müsait,”  tanımlamaları yapılmaktadır. Bu tanımlamalardan tüm kamu çalışanları için iş kolları ya da birimleri bazında belirlenecek performans kriterlerine göre yıllık olarak değerlendirmeler yapılacağı, ücretleri ve iş sözleşmelerinin uzatılıp uzatılmayacağının belirleneceği anlaşılmaktadır. 15 Mart 2003 tarihinde yürürlüğe giren İş Güvencesi Yasasının eki olarak “bilim kurulu” tarafından hazırlanan İş Akdinin Fesih için geçerli nedenler(Performans Kriterleri) 3 ana grupta toplanmıştır;

İşçinin Yeterliliği:

-         Ortalama olarak benzer işi görenlerden daha az verimli çalışma,

-         Gösterdiği niteliklerden beklenenden daha düşük performansa sahip olma,

-         İşe yoğunlaşmanın giderek azalması,

-         İşe yatkın olmama,

-         Öğrenme ve kendini yetiştirme yetersizliği,

-         Sık sık hastalanma,

-         Uyum yeterliliğinin azlığı,

-         Çalışamaz duruma getirmemekle birlikte işini gerektiği şekilde yapmasını devamlı olarak etkileyen hastalık

İşçinin davranışlarından kaynaklanan nedenler:

-         İşverene zarar vermek ya da zararın tekrarı tedirginliğini yaratmak, 

-         İşyerinde rahatsızlık yaratacak şekilde çalışma arkadaşlarından borç para istemek,

-         Arkadaşlarını işverene karşı kışkırtmak,

-         İşini uyarılara rağmen eksik, kötü veya yetersiz olarak yapmak,

-         İş akışını ve iş ortamını olumsuz etkileyecek bir biçimde diğer kişilerle ilişkilere girmek,

-         İşin akışını durduracak şekilde uzun telefon görüşmeleri yapmak,

-         Sık sık işe geç gelmek,

-         İşini aksatarak iş yerinde dolaşmak

İşletmenin, işyerinin ve işin gerekleri: Bu kriterler işverenlerin insiyatifinde.

Bu kriterlerin ana başlıkları TBBM kabul edilen 4857 sayılı İş Kanunun 18. maddesine de aynı şekli ile yer almaktadır. Üçlü paketin yasalaşması halinde, kamu çalışanları da bu kanun kapsamına alınacak ve sayılan iddialar ileri sürülerek işten çıkarma, düşük ücret ya da düşük oranlı ücret zamları gibi bir dizi saldırı, kamu çalışanları için de gündeme gelecektir.

 

Sonuç olarak;

 

Kamudaki yeniden yapılanmanın hedefi yalnızca ulusal varlıkların sermayeye devri ve toplumsal çıkarların ortadan kaldırılması değildir. Sermayenin temel hedefi, hizmetler alanında da yedek işgücü yaratarak bu yolla hizmet emekçilerinin ücretlerini düşürmek, yaratılan artı değerin daha fazlasına el koyarak krizini aşmaktır. Bu yüzden yapılan tartışmalar ve örgütlenecek mücadeleler, sınıfsal perspektifli, artı değer sömürüsüne karşı ve sistemin bütününe yönelik olmak zorundadır. Bu süreci yalnızca merkezi yönetimi zayıflatan ve üniter yapısını törpüleyen, daha demokratik ve katılımcılığı yüksek yerelleşmeyi sağlayacak bir gelişme olarak değerlendirip politika üretmek Türkiye emekçilerinin ve siyasi yapılarının en büyük yanılgısı olacaktır.