mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu


Serbest Ticaret Döngüsü ve İtalya'da politik ve sendikal mücadele

Massimo Cassinelli-Istitudo di Studi sul Capitalismo - Temmuz 2002

 

1-      İtalyan sendikaları, işveren örgütleri ve Hükümet bürokratları arasında işsizlik ödentisi, vergiler, emeklilik sistemi, sendika sözleşmelerinin tipleri ve emek piyasalarının esnekleşmesiyle ilgili tartışma son dönemde giderek genişliyor.

 

Merkez sağdaki Berlusconi Hükümeti bu sorunların bazılarına çözüm görüntüsünde ve özellikle de işçi haklarını tanımlayan, işten çıkarmanın kurallarını düzenleyen 18 no.lu İş yasasının kısmen değiştirilmesini amaçlayan, Parlamentodan geçirilmeden onaylanan (Fast Track Authority) bazı hukuki düzenlemeler getirdi. Bu yönetmeliklerden bir tanesi, örneğin, hakimlere, işten çıkarılan işçilerin işe yeniden alınması yönünde karar alabilme hakkı tanıyor. Fakat bu örnekte gerekse diğerlerinde, hakimin aksi yönde karar alıp, işvereni haklı bulabilmesi gibi işveren tarafında keyfiyeti getiren bu düzenlemelerin işçi lehine sonuçlanma oranı yıl ortalamasında %10’a bile ulaşamamakta. Ayrıca 18 no.lu iş yasasına getirilen yeni düzenlemeler bütün sektörleri kapsamıyor ve yalnızca 15’ten daha fazla istihdam olan işyerleri için geçerli sayılıyor. Tüm bu gerçekliklere rağmen, bu yasa değişikliği çatışmanın sembolü haline dönüştü. 

 

Daha önceki merkez-sol hükümetler de iş yasalarını serbest ticaret döngüsünün gereklerine uygun hale getirme amacıyla bir dizi değişikliği zaten yapmışlardı. Bu değişikliklerin tümü açıkça işverenlerin yararına düzenlenmiş, bilhassa gençler üzerinde olmak üzere istihdam ilişkilerinde belirsizliğin iyice artmasına yol açmıştı. Bir yığın polemik ve karşılıklı atışma arasında sendikalar bu politikalara destek vermeyi tercih etmişlerdi. İtalya’daki en örgütlü ve geleneksel olarak sol eğilimli Sendika Konfederasyonu olan CGIL’in muhalif kanadı, konfederasyonu, Hükümete yakın olmakla suçlamışlardı. 13 Mayıs 2001’de yapılan genel seçim sonucunda merkez-sağ koalisyon kazandı ve AB’nin belirlediği, daha önce sol hükümet tarafından yürünen yolun devamını, hiçbir politika değişikliği yapmaksızın yürüme görevini devraldı. Yeni yasal düzenlemeler için Ocak 2002’de görüşmelere başlayan Berlusconi Hükümetinin açık amacı, sendikal cepheyi parçalamaktı, fakat bu girişim şimdilik başarısızlıkla noktalandı.

 

Ocak ayında kendi olağan kongresini toplayan CGIL, sol’daki partilerin yeni parlamento aritmetiğindeki konumsal değikliğini müteakiben bir kez daha hükümete muhalif konumdaydı. Tek başına kalsa bile Hükümet karşıtı gösteriler yapacağı tehdidini kullanan Konfederasyonu, peşinden belli çekinceleri olan ılımlı diğer iki konfederasyonu CISL ve UIL’i de sürükledi. Bazı belirsizlikler ve Hükümetin bir dizi beceriksiz manevraları, taleplerini “işyerlerinin korunması” ve “18 no.lu iş yasasında önerilen yeni değişiklikler paketinin geri çekilmesi” ile sınırlayan CGIL’in eylemini iyice kolaylaştırdı.

 

Sol kanattaki pek çok sendikal grup, CGIL liderliğinin sol’a doğru kaymasının siyasi gerekçelerini tam kavramamış ve yalnızca uzun süreceğini zannettikleri bir çatışma için alanlara gelmişlerdi. Bu sendika grupları, CGIL’in reformist Genel Sekreteri Sergio Cofferati’nin tek başına kalsa bile ülke çapında bir genel grev çağrısı yapmaya istekli olduğuna inanmakta güçlük çekiyorlardı. Bu kafa karışıklığı ve sürpriz, son derece taktiksel, basit bir görüşten kaynaklanıyordu: buna göre, her zaman çatışmayı teşvik eden bir taban vardı ve bu taban daima frenlenen ve konfederasyon yönetimi tarafından hayal kırıklığına uğratılan bir kitleydi. Sağ ile sol, yumuşak ile sert arasındaki rollerin bu, rahatlatıcı biçimdeki paylaşımı çağımızdaki reformizm, oportunizm ve kafalardaki, referans olabilecek hatlara yönelen  siyasi farklılaşmanın gerçek sosyal kökenlerinin kavranmasını engellemektedir. Bunlar, karşı karşıya kalınan sorunlara, uluslar arası bir bilinçle yaklaşmadan çözülebilecek meseleler de değildir.

 

2-      Dünyada ve Avrupa’da esen serbest piyasa rüzgarları İtalya’daki müzakerelerin de sınırlarını ve temasını belirleyici özelliktedir. Avrupa Komisyonunun direktifleri, emek piyasalarının çok daha fazla esnekleşmesi hedefine kilitlenmiş durumdadır.

 

Berlusconi’nin aldığı tavır, - siyasi kimliği yelpazenin hangi tarafından olursa olsun- kıtanın diğer başkentlerinde de farklı Hükümetler tarafından alınan tavırla birebir aynıdır. Mart ayında Barselona’da yapılan ve BAB-Blair-Aznar-Berlusconi üçlüsü adı verilen AB Zirvesi, Avrupa kamu oyuna, bugün verimlilik mukayeselerinde ABD’nin oldukça gerisinde olan ve ciddi bir işsizlik yaşayan Birlik içindeki “Sosyal Avrupa” çağrılarına karşı emek piyasalarında esnekleşmenin destanı olarak sunuldu. Daha çok Jospin tarafından dillendirilen, Schroeder’in pek içten olmayan desteğini alan Sosyal Avrupa söyleminden zaten  önemli oranda geri adım atılmıştı. Fransızların tutumunun yumuşaması yüzünden, elektrik piyasalarında öngörülenin çok ötesinde liberalizasyon getiren bir uzlaşma anlaşması imzalanmıştı. 2005 yılı için planlanan Avrupa Borsalarının entegrasyonu projesi, 2003’ten başlayarak Borsa dışındaki Finans piyasalarının Avrupa çapında bütünleştirilecek olması ve 2005 yılından itibaren de emeklilik sistemlerinin birleştirilmesi ile birlikte AB entegrasyon sürecinin çok daha büyük etkilerinin olacağı artık net olarak görülebilen bir saptama. Amerikan GPS’ine karşı onaylanan GALILEO Uydu Planı, Avrupa’nın “yumuşak güç” maskesi gerisindeki iki yüzlü tavrını ortaya koyan ve azımsanmayacak ölçüde verimli ticari ve askeri sonuçları getiren bir proje olmaya adaydır.

 

Barselona Zirvesine çağrılan üye devletlerden emek piyasalarının esnekleşmesi ve yatırım, üretim ve ticaret rejimlerinde daha yüksek düzeyde liberalizasyon süreçlerini hızlandırmak için ortak eylemlerde bulunmaları istendi ve bu talebi destekleme amacıyla kullanılan argümanların başında AB verimlilik düzeylerinin ABD’nden geri olması geliyordu. Zirvede, Hükümetlerden, istihdam sözleşmelerine esas olan hükümleri revize etmeleri ve eğer gerekirse maliyet konusunu yani toplu sözleşme sistemleri ve ücretleri bir kez daha tartışmaya açmaları istendi. Emeklilik yaşı açısından mevcut yaş sınırına yavaş yavaş 5 yıl daha eklenmesi talep edildi. Tüm bunlar yakın gelecekte yaşanacak çok ciddi sorunlar anlamına geliyordu. Bu bağlamda, İtalyan basınına ve kamu oyuna egemen olan 18 no.lu iş yasası üzerindeki tartışma, Avrupa Birliği düzeyinde seferberliği zorunlu kılan ve bir kez daha geç kalmış olan kapsamlı bir sınıf yüzleşmesinin önünü kesmek için kullanılan bir tıkaçtan başka bir şey değildir.

 

Barselona Zirvesinin hemen öncesinde Blair’in İtalya’ya, Berlusconi’ye yaptığı resmi ziyaret, İngiltere İşçi Partisince yükseltilen “sosyalizm için üçüncü yol” aldatmacasını da önemli ölçüde yıpratmıştır. İngiliz başbakanı Berlusconi ile tam bir uyum içinde çalışacağını deklare ettiğinde, pek çok kişi alaycı bir tonda “Üçüncü yol, Arcore[1]’de son buluyor” demekten kendini alamadı. Talihsiz Jospin’in “çoğulcu sol”u sonuç alınması zaten güç olan bir parlamenter sistemin hileleri, dolapları arasında eridi gitti. Fransız solunun büyük bir çoğunluğu, Karl Marx’ın  “Parlementer Kretenizmi”nin o ünlü kötüye kullanılışını bir kez daha doğrulayarak Le Pen’e karşı Chirac’ı tercih etti. İtalyan Parlamentosunun sol’u, gelecekte de kendilerinin de Berlusconi gibi sağ hükümetlere oy vermek zorunda kalabileceği düşüncesiyle adeta korkudan titredi ve herhangi bir sağ saplantı yerine kendi “yalancımız” daha iyidir tesellisiyle kendini avuttu. Sendikalardaki sol gruplar, kişileri ve hükümetleri bazen sağda bazen de solda bloklaştıran bir orta sınıf parlamenter sisteminin garip dalgalanmalarına kanmamalı ve kıta üzerindeki kızıl boynuzları ya da mavi bayrakları durdurmak zorundadır. Bu farklı kimlik gerisine gizlenen politikaların hepsi  aslında aynı hedefin peşindedir: Kapitalist sistemi korumak ve AB’ni emperyalist bir güç olarak dünya sahnesinde güçlendirmek. 

 

3-      Yerel ölçekte düzenlenen grevler, ulusal ölçekte bir gösteri yürüyüşü ve ülke çapında bir genel grevin ardından, hala yürürlükte olan 18 no.lu İş Yasası üzerindeki çatışmanın sendikal dinamiklerini inşa etmek için hala çok geç kalınmış değildir.

 

Hükümet, 18 no.lu İş Yasasında yapılacak değişikliklerden geri adım atmayı reddetti ve bu karar CGIL’i ne tür olursa olsun bundan sonra hiçbir müzakereye katılmama ve 23 Mart günü Roma’da kitlesel bir gösteri yapmak üzere çağrıda bulunma noktasına getirdi. Diğer iki ılımlı konfederasyon UIL ve CISL Hükümetle yaptıkları görüşmeleri bırakmak, müzakere masasını terk etmek istemiyorlardı ve 23 Mart gösterilerine katılmadılar. Roma’daki gösteriler uzun yıllardan beri özlenen fakat bir türlü yakalanamayan bir başarı ile sonuçlandı. Katılım son derece yüksek oldu. Roma’daki büyük, kitlesel gösterileri 16 Nisan’da , bu kez UIL ve CISL’in de katılımıyla gerçekleşen, pek çok kent ve ilçede yaşamı felce uğratan  ülke çapındaki genel grev izledi.

 

Tepkili, coşkulu grevin arka planında “tüm taraflar için iyi olacak bir uzlaşma”nın zemini yaratılmaya çalışılıyordu. Hükümet içinde bazı sesler 18 no.lu iş yasası meselesinin geniş ve kapsamlı bir müzakere gündeminin en sonuna bırakılması ve sendikalarla görüşülecek bir şeyler olup olmadığına bakılmasını öneriyordu. CISL ve bazı sosyal demokrat gruplardan gelen alternatif öneride de çalışma yasasındaki mevcut hükümlerin ılımlılaştırılması öneriliyordu. İtalyan İşveren Sendikaları Konfederasyonunun Başkan Yardımcısı Tronchetti Provera, 18 no.lu yasa etrafında çeşitli konuların görüşüleceği oldukça geniş gündemli bir tartışma başlatılması arzusundaydı ve bu görüşmelerde mutlaka sendikalardan da görüş alınması gibi bir önyargı oluşmaması gerektiğinin altını sıkça çiziyordu. Sonuçta öyle bir noktaya gelindi ki, bütün taraflar, Hükümetin emek piyasalarını tümden revize etme amacıyla hazırlattığı ve 18 no.lu iş yasasının yalnızca bu bütün içinde küçücük bir parçayı oluşturduğu “Beyaz Rapor” üzerindeki görüşmelerin yeniden başlamasını istiyordu.

 

İtalyan İşveren Konfederasyonu Başkanı Antonio D’Amato, doğrudan hükümetten yana bir tavır içine girdi ve CGIL’e hiçbir taviz verilmemesi için ciddi baskı uygulamaya başladı. İşveren Konfederasyonunun diğer etkin üyeleri de daha önemli pek çok konu ortada dururken bir de 18 no.lu yasanın askıya alınmasının önemli aksamalara neden olacağını iddia etmekteydiler. Tüm endişeler, FİAT grubunda D’Amato’ya yönelik ısrarlı tepkiler  üzerinde toplanıyordu. Zira, D’Amato konfederal seçimlerde Turin (FIAT’ın bölgesi) den aday olan birine karşı seçimi kazanmıştı. Büyük gruplar bu gelişmelerden çok sıkılmışlardı çünkü ne zaman ekonomik bir çalkantı dönemi yaşansa binlerce, onbinlerce işçinin işten çıkarılması yüzünden sendikalarla boğaz boğaza gelen onlar oluyordu. Ülkedeki tüm verimli sanayi sektörleri, -ülke içindeki emek piyasalarında istikrar olmadığı için- meseleye ilgi duymadılar çünkü KOBİ’lerin önemli bir bölümü eleman sıkıntısı çekiyordu. 

 

18 no.lu İş Yasasına yönelik eğilim, büyük montanlı paraların dolaşıma sokulması, devlet mülkiyetiyle ve bankacılık sistemiyle hala sıkı bağların olması gibi meselelerde orta sınıf arasında gerek Hükümetle olan ilişkileri ve gerekse diğer sorunlarla ilgili olarak bölünmelere de neden oldu. CGIL hali hazırda bu farklılıklardan nemalanmaya çalışıyor.

Fakat Nisan ayı ortasında Parma’da yapılan yıllık konferansta İşveren Örgütleri Konfederasyonu tahminlerin çok ötesinde bir uzlaşma düzeyine ulaşmış ve sendikalara karşı daha açık olmaya karar vermiş  bir görüntü sergiledi.  Yine de izlenen bu yaklaşım, örgüt içindeki konumunu güçlendirmiş olan D’Amato’nun aleyhine değildi. Hatta Berlusconi, Parma’da konferans sırasında yaptığı katkıyla önemli bir başarı da elde etti.

 

Genel grev sonrasındaki dönem, CGIL açısından belli sorunlar getirdi: Öncelikle, eylem ve ülke çapında gösteri düzenlemenin konfederasyona maliyeti çok yüksek olduğu için yakın zamanda benzer eylemler düzenlenmesi mümkün gibi görünmemektedir. Tek tek sektörler ve işyerleri açısından daha uzun süreli, daha iyi eklemlenmiş, sırası geldiğinde daha kolayca genelleştirilebilecek planlanması gerekecektir, fakat CISL ve UIL’in de desteğinin sağlanıp, sağlanmayacağı konusu belirsizliğini sürdürmektedir. Üstelik, emek uyuşmazlıklarının pek çoğunda son aylarda belirginleşen gerileme eğilimi, bu alandaki zaafiyetin belirleyicisi olmuştur. Eğer işçilerin sözleşme koşullarına yönelik bir saldırı gerçekleşecek olursa, bu, aynı zamanda izlenecek yolun kendisi olacaktır: Çünkü bu saldırı Avrupa çapında bir saldırıdır ve 18 no.lu İş Yasası tartışması eğilimler ve  beklentilerin ötesinde bir şey değildir.

 

Bu yasa korunmak zorundadır, fakat işçiler yasaların yalnızca sınıflar arası güç ilişkilerinin ürünü olduğunu bilmek zorundadır. 1970 yılında İşçi Hakları Tüzüğü meclisten geçirildiğinde Hükümetin amacı, İtalyan İşçi Sınıfı hareketinin mücadelelerle elde ettiği kazanımları ve işçi örgütlerini frenleyebilmekti. Çalışan işçi sayısının 15’in altında olduğu işyerlerinin 18 no.lu yasa kapsamından çıkarılması, işçi sınıfı hareketinin , kırmızı bantlı, parlamento partileriyle sıkı ilişkileri bulunan ve proleteryanın en alt katmanlarını temsil eden sendikalar yerine küçük işletmelerin oylarıyla ilgilenen sendikaların kontrolü altında  gerilediğini ortaya koymuştur.

 

4- “18 no.lu yasa korkusu” ve bu yasanın gelecekte hükümete karşı alınacak tavır sonucunda alabileceği biçim, solun kendi içinde ve sürecin gerçek politik anlamını ortaya koyacak bir yeniden dengelenme sürecinde belirlenecektir.

 

Hükümet, CGIL’i siyaset yapmakla suçlamaktadır: Bu suçlama yalnızca anlaşılmaz bir bahanedir ve toplumla ilgili bütün hareketler politiktir, bir şekilde ucu sınıflara, sınıfsal çıkarlara ve dengelere dokunur. Hükümetin, sendikaları, yalnızca talepte bulunan ve mali konularla ilgilenen örgütlere indirgeme çabasının hiçbir anlamı yoktur. Leninist konsepte göre, gerçekte, -dışarıdan da gelse- siyasi bir anlayışın bulunmaması halinde sendikalar işçilerin en temel çıkarlarını bile koruyamazlar.

 

Son haftalarda sol’un çeşitli blokları tarafından düzenlenen protestolar geçen yılki seçim, yenilgiyle sonuçlandığı için karşılıklı aşağılamalara sahne olmuştur. Farklı grupların ortaklaştığı noktalar; yalnızca Hükümetin başı konumunda olan Berlusconi’ye yönelik kişisel saldırılar; Berlusconi’yi Avrupa’da bir anomali gibi gösterme çabaları ve Parlamentodaki çoğunluğuna rağmen onu istifaya zorlamak biçiminde kendini gösteriyor. Tabii bunların hiç biri başarılamadı ve Berlusconi Avrupa’dan izole edilemedi ve bu yüzdendir ki yaşanan hayal kırıklığı oldukça yüksek oranda ve genelleşmiş durumda. Ne yazıktır ki sol sendikalar içindeki bazı gruplar da kapitalizmin kişisel ilişkiler içersinde değil, toplumsal ilişkiler içersinde olduğunu unutarak bu politik mücadelenin kişiselleştirilmesi sözcülüğünü yürütmekteler. Kapitalizm, sınırsız ve halkları her şekilde kötüye kullanan muazzam bir çıkarlar ağıdır.

 

Farklı sol gösteriler dört ayrı alanda şemalanabilir :

-          Entellektüeller, Üniversite öğretim üyeleri, şarkıcılar ve sanatçılardan oluşan grup, sol siyasilerce çevrelenmekte ve güç merkezlerinin çevresinde “Rejime direniş” sloganını kullanmaktadır. Günden güne güç kaybeden bu grup kendisini küskünler olarak ta isimlendirir. 

-          Ulusal konfederasyonların dışında kalan küçük sendika gruplarından oluşan bu grup farklı şeyleri protesto eder ve küreselleşme karşıtıdır.

-          Merkez Sol koalisyonun seçim sembolü olan Ulivo’ların gösteriş yapma gücü azalmış olsa da  hala okullar, sağlık birimleri ve pek çok yerel yönetimde güçlü idarecilere sahiptir. Bu grubun referans ismi her zaman Berlusconi’nin seçimde mağlup ettiği Sol Demokratların Başkanı Massimo D’Alema’dır.

-          CGIL grubu, sol tandanslı örgütlü işçilerin örgütlediği güçleri ve emekli kitleleri toplayarak üye sayısını %55’e ulaştırmıştır. Genel Sekreter Sergio Cofferati’nin konfederasyondaki bu üst düzey statüsünü terk etmeye hazır olması, geriye kalan solu kurtarabilecek ve kitlelere uzun mücadele süreçlerinde liderlik etme becerisine sahip yegane kişi olduğu gibi bir düşünceyi beslemektedir.

 

Yukarıda anlatılanlar, Roma’da 23 Mart’ta düzenlenen gösterilerle, Nisan ayındaki genel grevin geri planındaki politik senaryodur. Cofferati, yukarıda ayrıntılandırılan ve kendisini izlemeye zorlanan dört grubu tüm karşı koymalara rağmen birleştirmiştir. Ne entellektüeller ne de küreselleşme karşıtları Konfederasyonun doğal olarak muhafazakar olarak değerlendirilen çizgisini izlemekten mutlu değildir. Fakat bundan sadece 20 yıl önce, Berlin Duvarının yıkılmasından kısa bir süre önce  bu dört grup, İtalyan Komünist Partisinin çatısı altında bir arada yaşamaktaydı. Cofferati’nin etrafında örülen bu birlik bu kadar uzun sürecek gibi görünmüyor.

 

Birkaç yıl önce, 18 no.lu İş Yasasında yapılmak istenen değişiklikle ilgili olarak ortaya referandum yapılması gibi bir öneri atıldı. Pek çok sendika bu öneriyi bugün tekrar gündeme getirmiş durumda ve Berlusconi’ye karşı mücadeleyi genişletmede olumlu bir araç gibi lanse etmekte. Parlamenter sistemin bir alt-ürünü olan referandum sömürücüler ve parazitler de dahil olmak üzere tüm yurttaşları ücretli işçilerin konumlarıyla ilgili bir karar almaları için görevlendirmektir. Ayrıca, geçmiş deneyimler bize “bir referandum fırsatı” ile ilgili olarak, başvurulan o “tüm vatandaşlar” kitlesinin işçiler aleyhine kararlar verdiklerini de göstermiştir.

 

Cofferati etrafında inşa edilen politik eylem, hala parçalanmış konumunu sürdüren solun yeniden bulmacadaki yerine konmasını amaçlayan bir girişimdir. Bu tip beklentiler soldaki sendikalar arasında bile artış halindedir. Fakat, ister sol ister başka bir ideolojiden gelsin kapitalist sistem içinde bütün iktidarlar geçmişte orta sınıfın çıkarlarını ve yine orta sınıfın talebi doğrultusunda AB’ne katılma tercihini yani yaşlı kıtanın emperyalist projesini desteklemişlerdi.


[1] Arcore: Berlusconi’nin Milano’nun dışındaki villasının adı