1990’ların
başında Doğu Asya ülkeleri mali ve sermaye piyasalarını serbestleştirdi. Bunu, daha
çok sermaye çekmeye ihtiyaçları olduğu için değil (tasarruf oranları yüzde 30 ya
da daha fazlaydı) uluslararası baskılar ve özellikle ABD Hazinesi’nin baskısıyla
yapmak zorunda kaldılar. Bu değişiklikler, uzun vadeli yatırım yapmaya gelen
sermayeden farklı olarak; günlük, haftalık ya da aylık azami kâr peşinde koşan
kısa vadeli sermayenin bu ülkeleri istila etmesine yol açtı.
Asya krizi
niye çıktı?
Geçen sonbaharda
Dünya Ticaret Örgütü (WTO)’nün Seattle toplantısına gelen göstericiler, gelecek
hafta Uluslararası Para Fonu (IMF) Washington DC’deki toplantısına da gene
gelecekler. IMF’nin küstah olduğunu ve yardım etmesi gereken kalkınmakta olan
ülkeleri dinlemediğini, demokratik hesap vermekten uzak gizli işler çevirdiğini
iktisadi “çözüm!” diye önerdiklerinin işleri daha da kötüleştirdiğini,
iktisadi yavaşlamayı durgunluğa durgunluğu krize dönüştürdüğünü
haykıracaklar.
Söylediklerinde önemli bir doğruluk payı var. Ben, 1996’dan geçen kasıma kadar,
son yarım yüzyılın en ağır küresel krizi sırasında Dünya Bankası’nda
başiktisatçıydım. IMF’nin, ABD Hazine Bakanlığı’yla birlikte küresel kriz
karşısındaki tavrından dehşete düştüm.
Küresel iktisadi kriz, 2 Temmuz 1997’de Tayland’da başladı. Doğu Asya ülkeleri 30
yıldır mucizevi bir dönem geçmişti: Gelirleri hızla yükselmiş, sağlık
koşulları iyileşmiş ve yoksulluk çok hızla azalmıştı. Okur-yazarlık
yaygınlaştırılmakla kalmamış, bu ülkelerin birçoğu uluslararası bilim ve
matematik sınavlarında ABD’yi geride bırakmıştı. Bazılarında ise 30 yıl içinde
hiç iktisadi yavaşlama görülmemişti.
Felaketin tohumları atıldı
Ama felaketin tohumları atılmaktaydı. 1990’ların başında Doğu Asya ülkeleri mali
ve sermaye piyasalarını serbestleştirdi. Bunu, daha çok sermaye çekmeye ihtiyaçları
olduğu için değil (tasarruf oranları yüzde 30 ya da daha fazlaydı) uluslararası
baskılar ve özellikle ABD Hazinesi’nin baskısıyla yapmak zorunda kaldılar. Bu
değişiklikler, uzun vadeli yatırım yapmaya gelen sermayeden farklı olarak; günlük,
haftalık ya da aylık azami kar peşinde koşan kısa vadeli sermayenin bu ülkeleri
istila etmesine yol açtı. Tayland’da kısa vadeli sermaye girişi, gayri menkul
fiyatlarında bir patlamaya neden oldu. Amerikalılar dahil, bütün dünyadaki insanlar,
gayri menkul fiyatlarıyla şişen her balonun, er geç kıyıcı sonuçlarla
patlayacağını öğrenmişlerdi. Sermaye aniden geldiği gibi aniden çıkar. Herkes,
aynı anda parasını kurtarmaya çalışırken çok büyük iktisadi sorunlar doğar.
1980’lerdeki Latin Amerika’da mali kriz çıkmış, büyük kamu açıkları ve
gevşek para politikası müthiş bir enflasyona yol açmıştı. IMF, doğru olarak
sıkı bir maliye (denk bütçe) ve para politikası önermiş ve bunu yardım almanın
önkoşulu yapmıştı, IMF, 1997’de Tayland’a da aynı talepleri dayatmıştı. IMF
yöneticilerine göre bu sıkı politika Tayland ekonomisine yeniden güven duyulmasını
sağlayacaktı. Kriz diğer Doğu Asya ülkelerine yayıldığı ve bu politikanın
başarısızlığının kanıtları çoğaldığı halde, IMF gözünü kırpmadan,
yardım için kapısını çalan her ülkeye aynı ilacı verdi.
Bunun yanlış olduğunu düşündüm. Her şeyden önce, Latin Amerika ülkelerinden
farklı olarak, Doğu Asya ülkelerinde bütçe fazlalığı vardı. Ayrıca Doğu Asya
ülkeleri zaten sıkı para politikası uyguluyordu. Enflasyon düşüktü ve düşmeye
devam ediyordu. (Örneğin, Güney Kore’de enflasyon yüzde 4’tü.) Problemi yaratan,
Latin Amerika’daki gibi har vurup, harman savuran hükümetler değil, özel setördü,
yani gayri-menkul spekülasyonu yapan bankacılar ve diğer borçlananlardı.
Bu
koşullarda sıkı tasarruf önlemlerinin, Doğu Asya ülke ekonomilerini iyileştirmesi
bir yana, bunları hızla iktisadi yavaşlamaya ve hatta krize sürükleyeceğinden
korkuyordum. Yüksek faiz oranları zaten borçlu Doğu Asya firmalarını iflasa
sürükleyebilirdi. Hükümet harcamalarının kısılması ise ekonomiyi daha da
küçültecekti.
Fischer’i uyardım
Bu politikanın değişmesi için uğraşmaya başladım. Stanley Fischer ile konuştum.
Kendisi daha önce MİT’in (Massachutts İnstitue of technology) tanınmış bir iktisat
profesörü ve Dünya Bankası eski başiktisatçısıydı. Şimdi de IMF’nin başkan
yardımcısı. Dünya Bankası’nda, IMF ile ilişkisi olabilecek ya da onu
etkileyebilecek, meslektaşlarımla görüştüm ve IMF bürokrasisini harekete geçirmek
için ellerinden geleni yapmalarını önerdim.
Dünya
Bankası’ndaki meslektaşlarımı analizlerim konusunda ikna etmem kolay oldu ama
IMF’nin görüşünün değişmesi neredeyse imkansızdı. IMF’nin üst
görevlileriyle konuştuğumda -örneğin, onlara yüksek faizlerin iflaslara yol
açacağını ve Doğu Asya ülkelerine güven duyulmasını daha da zorlaştıracağını
söylediğimde- önce direndiler. Daha sonra etkili bir biçimde karşı görüşler öne
süremeyince, bu kez başka bir yanıtın arkasına sığındılar: IMF yönetim
kurulundan gelen baskıları bir anlayabilseymişim. Bu kurul gelişmiş sanayi
ülkelerinin maliye bakanlarınca atanan kişilerden oluşuyor ve IMF kredilerini
onaylıyordu. Demek istedikleri açıktı. Kurulun eğilimi daha katı politikalardan
yanaydı, IMF üst düzey uzmanlarıysa bu politikaları daha ılımlı hale getirmeye
çalışıyordu.Yönetici başkanlar olan arkadaşların, asıl kendilerinin, çok büyük
bir baskı altında olduğunu söylüyordu. Çıldırtıcı bir durumdu bu. IMF’nin
ataletine bir son vermek yana, her şeyin kapalı kapıların arkasında olup bitmesi,
kimlerin gerçekten değişimin önündeki engeller olduğunu bilmek, imkansızdı. IMF
kadroları, yöneticileri mi sıkıştırıyordu yoksa yöneticiler mi uzmanları
sıkıştırıyordu? Bunu hala bilmiyorum.
Tabii, IMF’deki herkes bana eğer politikalarının gerçekten ekonomileri aşırı
daraltıcı olduğu görülürse, esnek olacaklarına dair güvence veriyordu. Eğer Doğu
Asya ülkeleri, gerekenden daha büyük bir deprasyona girerse, politikalarını tersine
çevireceklerdi. Bu yanıtlar beni iliklerime kadar ürpertti. İktisatçıların
üniversitelerde ilk öğrettikleri konulardan biri politika zamanlamasındaki
geçikmelerin önemidir. Para politikasındaki bir değişikliğin (faizlerin düşmesi ya
da yükselmesi) etkenlerinin görülebilmesi için 12-18 ay gerekir. Ben, Beyaz Saray’da
iktisat danışmaları konseyinin başkanıyken, güncel politika önerileri yapabilmek
için, bütün gücümüzle, ekonominin gelecekte ne durumda olacağını tahmin etmeye
çalışıyorduk.... şaşırmamalıydım. IMF işini, dışındakilerin sorduğıu
sorulara aldırmadan yürütmeyi sever. Teorik olarak IMF, yardım etttiği ülkelerdeki
demokratik kurumları destekler. Oysa, pratikte, politikalar dayatarak, demokratik
süreçler izayıflatır. Tabii “resmi olarak” IMF hiçbir şey dayatmaz. O, yardım
alma koşullarını “müzakere eder.” Ama bu müzakerelerde bütüng üç bir
taraftadır -IMF’nin tarafında - IMF geniş çaplı bir fikir birliği yaratılması,
parlamentolar ya da sivil toplumla bir mutabakat sağlanması için gerekli olan zamanı
ise nadiren tanır. Bazen de IMF, sözde açıklık tavrını tamamen bir kenara itip,
gizli anlaşmaların müzakeresini yapar.
Özel görevli iktisatçılar gönderilir
IMF bir ülkeye yardım etmeye karar verince, oraya özel görevi “misyonu” olan
iktisatçılar gönderir. Bu iktisatçıların genellikle, o ülkeyle ilgili geniş bilgi
ve tecrübeleri yoktur; kırsal kesimdeki köylerden çok, beş yıldızlı oteller
hakkında doğrudan doğruya bilgi sahibidirler. Çok sıkı çalışırlar, gece
yarılarına kadar rakamlara bakarlar.. Günler ya da en fazla haftalar içinde, ülkenin
ihtiyaçlarını göz önünde bulunduran, tutarlı bir program yapmaları istenir.
Söylemeye gerek yok ki, biraz rakamlarla bouşarak, bütün ulus için bir kalkınma
stratejisi oluşturmak nadiren mümkündür. Daha da kötüsü rakamlarla boğuşmak her
zaman iyi değildir. IMF’nin kullandığı matematiksel modeller çoğunlukla ya
defoludur ya da demode. Eleştirmenler, IMF’yi ekonomilere sşablonlar uyguladığı
için suçlarken haklıdırlar. Ülke ekiplerinin, daha ülkeyi görmeden, rapor
taslaklarını hazırladığı bilinir. Bir talihsiz olaya ilişkin şu hikayeyi
duymuştum: Bir ülke ekibi, başka bir ülke için hazırlanan raporu önce olduğu gibi
kopyalıyor sonra da bunu başka bir ülke için de kullanıyor. Bu yöntemleri sürüp
gidebilirdi, ama bir keresinde bilgisayarda “bul ve yerine koy” komutu tam
işlemeyince, bazı yerlerde kopya edilen ilk ülkenin ismi kalmış!
Soğuk savaşın sona
ermesinden beri, dünyanın en ücra köşelerine piyasa denilen ‘Kutsal Kitap’ı
götürmekle görevlendirilen insanlara muazzam yetkiler verildi. Bu iktisatçılar,
bürokratlar ve memurlar ABD ve diğer gelişmiş sanayi ülkeleri adına hareket ediyor
ama öyle bir dil kullanıyorlar ki, çok az sayıda sıradan yurttaş ve siyasetle
uğraşan kişi, bu dili çevirme (tercüme etme) zahmetine girmektedir. İktisat
politikası bugün, ABD ile dünya ilişkisinin çok önemli bir aracıdır.
Asya krizi
niye çıktı?
IMF uzmanları,
ziyaret ettikleri ülkenin iktisatçılarından daha parlak, daha eğitimli ve daha az
siyasal dürtüleri olduğuna inanırlar. Oysa, IMF kadrosu genellikle birinci sınıf
üniversitelerin, üçüncü sınıf öğrencilerinden oluşur.
Zamanla tedirginliğim artıyordu. IMF’ye göre bütün istenilen Doğu Asya
ülkelerinin ekonomik yavaşlama dönemlerinde bütçe denkliğini sağlamasından
ibaretti. Bu ülkede Clinton yönetimi Kongre’ye karşı denk bütçeye ilişkin yasa
değişikliğini önlemek için büyük bir mücadeleye girmemiş miydi? Ve yönetimin
temel savı, iktisadi yavaşlama dönemlerinde bütçenin biraz açık vermesine yol açan
harcamaların artırılması zorunluluğu değil miydi? Bu benim ve pek çok başka
iktisatçının 60 yıldır öğrencilerimize öğrettiğimiz şeydi. Samimi olarak eğer
bir sınavda “Tayland ekonomisini yavaşlarken mali politikası ne olmalı?” sorusuna
bir öğrenci IMF’nin cevabını verseydi, F notu alırdı.
IMF
Endonezya’yı karıştırdı
Kriz Endonezya’ya sıçrayınca kaygılarım daha da arttı. Dünya Bankası’nda
yapılan yeni araştırmalar, krizlerin özellikle ırk ayrımlarının güçlü olduğu
ülkelerde her türlü toplumsal ve siyasal karmaşayı tetikleyebileceğini
gösteriyordu. 1997’nin sonlarına doğru Kuala Lumpur’da Maliye Bakanları ve Merkez
Bankası Başkanları’yla yapılan bir toplantıda, Dünya Bankası’nca da incelenmiş
olan dikkatle hazırlanmış bir tebliğ sundum; aşırı sıkı ve ekonomiyi daraltıcı
para ve mali politikaların, Endonezya’da siyasal ve toplumsal karmaşaya yol
açabileceğini belirttim. IMF, yine aynı tavrını korudu. IMF Başkanı Michel
Camdessus, kamuoyuna açıkladığı şeyi bir kez daha tekrar etti: Meksika’da olduğu
gibi, Doğu Asya da bu krizden çıkacaktı. Ayrıca kısa vadede çok acı çeken Meksika
bu deneyden güçlenerek çıkmıştı.
Ama bu anlamsız bir benzetmeydi. Meksika krizden, IMF onu mali yapısını
güçlendirmeye zorladığı için çıkamadı; krizden yıllarca sonra da mali yapısı
zayıflığını sürdürdü. ABD’deki iktisadi canlanma ve NAFTA sayesinde Meksika,
ABD’ye ihracatını önemli ölçüde artırabildiği için krizden çıkabildi. Oysa
tam tersine, Endonezya’nın ticaretinde önemli olan Japonya o zaman da şimdiki gibi
durgunluk içindeydi. Dahası, Endonezya, Meksika’ya göre, tarihsel kökleri olan ırk
çatışmaları nedeniyle siyasal ve toplumsal patlamalara daha yakındı. Bu
çatışmaların yeniden alevlenmesi durumunda büyük bir sermaye kaçışı olacaktı.
(Sermaye akışkanlığını engelleyici şeyler IMF’ce gevşetilmişti.) Ama bütün bu
görüşler ve savlar dikkate alınmadı; IMF bildiği yolda yürümeye devam etti;
hükümet harcamalarının azaltılmasını talep etti. Ekonominin daraltılmakta olduğu
bir dönemde, her zamandan daha önemli olan, yiyecek ve yakıt gibi temel ihtiyaç
mallarına uygulanan sübvansiyonlar (destekler) kaldırıldı.
Ocak 1998’de işler öylesine çığrından çıkmıştı ki, Dünya Bankası’nın
Doğu Asya’dan Sorumlu Başkan Yardımcısı Jean Michel Severino Asya’daki iktisadi
felaketi tanımlamak için o çok korkulan iki sözcüğü, “ekonomik gerileme” ve
“deprasyon” kullanmak zorunda kaldı. Hazine Başkan Yardımcısı Lawrence Summers,
işleri olduğundan daha kötü gösterdiği iddiasıyla Severino’ya karşı çıktı.
Ama olan biteni tanımlayacak başka sözcük kalmış mıydı? Krizden etkilenen
ülkelerin kiminde üretim yüzde 16’dan daha çok düşmüştü. Endonezya iş
dünyasının yarısı ya iflas etmiş ya da buna çok yakın bir durumdaydı. Bu nedenle,
ülke düşük kur politikasının avantajını kullanarak ihracaat olanaklarından bile
yararlanamadı. İşsizlik en az on kat artarak fırladı, gerçek ücretler tepetaklak
olup hızla düştü ve bütün bunlar hiçbir güvenlik sisteminin olmadığı ülkelerde
yaşandı. IMF, Doğu Asya ülkelerine güven duyulmasını sağlayamadığı gibi,
bölgenin toplumsal dokusunu da zedeledi. Daha sonra 1998’in ilkbaharında ve yazında,
kriz Doğu Asya ülkelerinin ötesine, patlamaya en çok hazır ülkelerden birine,
Rusya’ya sıçradı.
Asıl problem gizlilik
“Nasıl oluyor da akıllı, hatta parlak
insanlar bu kadar berbat politikalar üretebiliyor?” sorusuyla sık sık
karşılaşmaktayım. Bir neden bu akıllı insanlar, akıllı bir iktisat kullanmıyor.
Washington iktisatçılarının, tekrar tekrar ne kadar demode ve gerçekle bağdaşmayan
modeller kullanmaları, içimi karartıyor. Örneğin, Doğu Asya krizinin merkezinde
iflaslar ve ödeme güçlükleri gibi mikroekonomiye ait olgular yattığı halde, krizi
analiz etmek için kullanılan makroekonomik modellerin, mikro temelleri yoktu;
dolayısıyla iflaslar hiç hesaba katılmadı.
Ama kötü iktisat, gerçek problemin sadece bir yönüdür, asıl problem gizliliktir.
Parlak insanların, kendilerini dışarıdan gelen eleştiri ve önerilere kapadığı
durumlarda, bunların aptalca şeyler yapma ihtimali daha fazladır. Eğer hükümet
işlerinde tek bir şey öğrendiysem, o da uzmanlık konularının çok önemli olduğu
alanlarda, açıklık ve şefaflığın son derece gerekli olduğudur. Eğer IMF ve Hazine
daha çok görüşü dikkate alsaydı, yanlışlar daha önce ve daha açık bir biçimde
ortaya çıkardı. Reagan’ın iktisat danışmanları konseyi başkanı Martin Feldstein
ve Reagan’ın Dışişleri Bakanı George Schultz’un sağdan yaptığı eleştiriler
Jeff Schs, Paul Krugman ve benim yaptığım eleştirilere eklenmiş ve IMF politikaları
mahkûm edilmişti. Ama IMF, politikalarının kesinlikle kınanamayacağına inanıyordu;
ayrıca dikkatini çekebileceğimiz hiçbir kurumsal yapı yoktu. Bu nedenle
eleştirilerimiz pek bir işe yaramadı. Daha da korkutucu olanı, kendi içlerindeki
doğrudan demokratik hesap verme konumunda olan eleştirmenleri de bilgi vermeyerek
tamamen karanlıkta bıraktılar. Hazine Bakanlığı, kendi iktisadi analizlerinden ve
tedavi yöntemlerinden o kadar mağrurdur ki, bu bilgilere sıkı çok sıkı bir denetim
uygular ve hatta başkanının bile ne göreceğini kontrol eder.
Amerikan basınında açık tartışmalar, şu anda çok az ilgi çeken, önemli soruları
gündeme getirebilirdi: IMF ve Hazine dünya iktisadi istikrarsızlığından ne kadar
sorumludur? (1993’te Hazine Kore’de liberalizasyonun hızlandırılması konusunda,
iktisat danışmanları konseyinin muhalefetine rağmen, Beyaz Saray’da ki iç savaşı
kazandı ama Kore ve dünya bunun bedelini çok pahalı ödedi.) Acaba IMF’nin Doğu
Asya ülkelerine yönelttiği sert eleştiriler, kendi kusurlarını örtmek için
dikkatlerin başka tarafa yönlendirilmesi miydi? En önemlisi, ABD ve IMF bu
politikaları, Doğu Asya’ya yardımcı olacağını düşünerek mi dayattılar, yoksa
bunların ABD ve gelişmiş, sanayileşmiş dünyanın mali çıkarlarına yarayacağına
inandıkları için mi uyguladılar? Eğer biz politikalarımızın Doğu Asya’ya
yardımcı olduğunu düşünüyorsak, bunun kanıtları nerede? Bu tartışmaların
içinde yer alan bir kişi olarak bu kanıtları görmem gerekirdi. Ama ortada kanıt
yoktu.
Piyasa denilen ‘kutsal kitap’
Soğuk savaşın sona ermesinden beri, dünyanın en ücra köşelerine piyasa denilen
‘Kutsal Kitap’ı götürmekle görevlendirilen insanlara muazzam yetkiler verildi. Bu
iktisatçılar, bürokratlar ve memurlar ABD ve diğer gelişmiş sanayi ülkeleri adına
hareket ediyor ama öyle bir dil kullanıyorlar ki, çok az sayıda sıradan yurttaş ve
siyasetle uğraşan kişi, bu dili çevirme (tercüme etme) zahmetine girmektedir.
İktisat politikası bugün, ABD ile dünya ilişkisinin çok önemli bir aracıdır. Ama
ne yazık ki dünyanın en güçlü demokrasisinde, uluslararası iktisat politikası
kültürü, demokratik değildir.
İşte, gelecek hafta göstericilerin IMF’ye karşı haykıracakları budur. Tabii bu
çok karmaşık meseleleri tartışmak için caddeler en iyi mekânlar değildir. Bazı
göstericiler de IMF memurları gibi açık tartışmalarla fazla ilgili değil.
Protestocuların her söylediği de doğru değil. Ama dünya ekonomisini ellerine
bıraktığımız IMF ve Hazine’deki kişiler, bir diyalog başlatmazlarsa,
eleştirileri ciddiye almazlarsa, her şey çok çok yanlış bir biçimde sürecektir.
Ben bunun olduğunu gördüm.
Ç.Grubun Yorum: Yukarıdaki makale ile, adeta Bretton Woods ikizleri olarak anılan IMF ve
Dünya Bankası arasında herhangi bir bağlantı olmadığının; ya da IMF ve ikizi
DB’nin DTÖ, ICC, OECD, NAFTA, APEC v.b kısaca dünya sermayesinden tamamen bağımsız
olduğu vurgusunun yapılmak istendiği görülüyor. Kapitalist sistemi sorgulamayan ve
suçu sistemin kurumlarına yükleyen böylesi anlayışlar ise sitemizde “Zengin Kuzey Güneyi mi yoksa sermaye tüm
emeği mi sömürüyor” başlığı ile yayınladığımız Kapitalizm üzerine
Çalışmalar Enstitüsüne ait yazıda da belirtildiği gibi aslında kapitalist sistemi
kurtarmaya yöneliktir.Ve görünen o dur ki , grubumuzca 3 yıl kadar önce çeşitli
olgular sonucunda öngörülmüş olan, IMF ve Dünya Bankasının fonksiyonlarının
ortaklaştırılması hedefinden vaz geçilmemiştir. Bu nedenle, özellikle son bir
yıldır DB ayrı tutulmaya çalışılırken, bir yandan da masummuş gibi gösterilmeye
çalışılmakta, böylece belli tepki gruplarının sistemi sorgulaması da
engellenebilmektedir. |