mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu


Bir iktisatçının itirafları ............... Joseph Stiglitz

Evrensel Gazetesi - Yazı Dizisi - 2-3 Mayıs 2001

 

 

1990’ların başında Doğu Asya ülkeleri mali ve sermaye piyasalarını serbestleştirdi. Bunu, daha çok sermaye çekmeye ihtiyaçları olduğu için değil (tasarruf oranları yüzde 30 ya da daha fazlaydı) uluslararası baskılar ve özellikle ABD Hazinesi’nin baskısıyla yapmak zorunda kaldılar. Bu değişiklikler, uzun vadeli yatırım yapmaya gelen sermayeden farklı olarak; günlük, haftalık ya da aylık azami kâr peşinde koşan kısa vadeli sermayenin bu ülkeleri istila etmesine yol açtı.


Asya krizi niye çıktı?
Geçen sonbaharda Dünya Ticaret Örgütü (WTO)’nün Seattle toplantısına gelen göstericiler, gelecek hafta Uluslararası Para Fonu (IMF) Washington DC’deki toplantısına da gene gelecekler. IMF’nin küstah olduğunu ve yardım etmesi gereken kalkınmakta olan ülkeleri dinlemediğini, demokratik hesap vermekten uzak gizli işler çevirdiğini iktisadi “çözüm!” diye önerdiklerinin işleri daha da kötüleştirdiğini, iktisadi yavaşlamayı durgunluğa durgunluğu krize dönüştürdüğünü haykıracaklar.
Söylediklerinde önemli bir doğruluk payı var. Ben, 1996’dan geçen kasıma kadar, son yarım yüzyılın en ağır küresel krizi sırasında Dünya Bankası’nda başiktisatçıydım. IMF’nin, ABD Hazine Bakanlığı’yla birlikte küresel kriz karşısındaki tavrından dehşete düştüm.
Küresel iktisadi kriz, 2 Temmuz 1997’de Tayland’da başladı. Doğu Asya ülkeleri 30 yıldır mucizevi bir dönem geçmişti: Gelirleri hızla yükselmiş, sağlık koşulları iyileşmiş ve yoksulluk çok hızla azalmıştı. Okur-yazarlık yaygınlaştırılmakla kalmamış, bu ülkelerin birçoğu uluslararası bilim ve matematik sınavlarında ABD’yi geride bırakmıştı. Bazılarında ise 30 yıl içinde hiç iktisadi yavaşlama görülmemişti.
Felaketin tohumları atıldı
Ama felaketin tohumları atılmaktaydı. 1990’ların başında Doğu Asya ülkeleri mali ve sermaye piyasalarını serbestleştirdi. Bunu, daha çok sermaye çekmeye ihtiyaçları olduğu için değil (tasarruf oranları yüzde 30 ya da daha fazlaydı) uluslararası baskılar ve özellikle ABD Hazinesi’nin baskısıyla yapmak zorunda kaldılar. Bu değişiklikler, uzun vadeli yatırım yapmaya gelen sermayeden farklı olarak; günlük, haftalık ya da aylık azami kar peşinde koşan kısa vadeli sermayenin bu ülkeleri istila etmesine yol açtı. Tayland’da kısa vadeli sermaye girişi, gayri menkul fiyatlarında bir patlamaya neden oldu. Amerikalılar dahil, bütün dünyadaki insanlar, gayri menkul fiyatlarıyla şişen her balonun, er geç kıyıcı sonuçlarla patlayacağını öğrenmişlerdi. Sermaye aniden geldiği gibi aniden çıkar. Herkes, aynı anda parasını kurtarmaya çalışırken çok büyük iktisadi sorunlar doğar.
1980’lerdeki Latin Amerika’da mali kriz çıkmış, büyük kamu açıkları ve gevşek para politikası müthiş bir enflasyona yol açmıştı. IMF, doğru olarak sıkı bir maliye (denk bütçe) ve para politikası önermiş ve bunu yardım almanın önkoşulu yapmıştı, IMF, 1997’de Tayland’a da aynı talepleri dayatmıştı. IMF yöneticilerine göre bu sıkı politika Tayland ekonomisine yeniden güven duyulmasını sağlayacaktı. Kriz diğer Doğu Asya ülkelerine yayıldığı ve bu politikanın başarısızlığının kanıtları çoğaldığı halde, IMF gözünü kırpmadan, yardım için kapısını çalan her ülkeye aynı ilacı verdi.
Bunun yanlış olduğunu düşündüm. Her şeyden önce, Latin Amerika ülkelerinden farklı olarak, Doğu Asya ülkelerinde bütçe fazlalığı vardı. Ayrıca Doğu Asya ülkeleri zaten sıkı para politikası uyguluyordu. Enflasyon düşüktü ve düşmeye devam ediyordu. (Örneğin, Güney Kore’de enflasyon yüzde 4’tü.) Problemi yaratan, Latin Amerika’daki gibi har vurup, harman savuran hükümetler değil, özel setördü, yani gayri-menkul spekülasyonu yapan bankacılar ve diğer borçlananlardı.
Bu koşullarda sıkı tasarruf önlemlerinin, Doğu Asya ülke ekonomilerini iyileştirmesi bir yana, bunları hızla iktisadi yavaşlamaya ve hatta krize sürükleyeceğinden korkuyordum. Yüksek faiz oranları zaten borçlu Doğu Asya firmalarını iflasa sürükleyebilirdi. Hükümet harcamalarının kısılması ise ekonomiyi daha da küçültecekti.
Fischer’i uyardım
Bu politikanın değişmesi için uğraşmaya başladım. Stanley Fischer ile konuştum. Kendisi daha önce MİT’in (Massachutts İnstitue of technology) tanınmış bir iktisat profesörü ve Dünya Bankası eski başiktisatçısıydı. Şimdi de IMF’nin başkan yardımcısı. Dünya Bankası’nda, IMF ile ilişkisi olabilecek ya da onu etkileyebilecek, meslektaşlarımla görüştüm ve IMF bürokrasisini harekete geçirmek için ellerinden geleni yapmalarını önerdim.
Dünya Bankası’ndaki meslektaşlarımı analizlerim konusunda ikna etmem kolay oldu ama IMF’nin görüşünün değişmesi neredeyse imkansızdı. IMF’nin üst görevlileriyle konuştuğumda -örneğin, onlara yüksek faizlerin iflaslara yol açacağını ve Doğu Asya ülkelerine güven duyulmasını daha da zorlaştıracağını söylediğimde- önce direndiler. Daha sonra etkili bir biçimde karşı görüşler öne süremeyince, bu kez başka bir yanıtın arkasına sığındılar: IMF yönetim kurulundan gelen baskıları bir anlayabilseymişim. Bu kurul gelişmiş sanayi ülkelerinin maliye bakanlarınca atanan kişilerden oluşuyor ve IMF kredilerini onaylıyordu. Demek istedikleri açıktı. Kurulun eğilimi daha katı politikalardan yanaydı, IMF üst düzey uzmanlarıysa bu politikaları daha ılımlı hale getirmeye çalışıyordu.Yönetici başkanlar olan arkadaşların, asıl kendilerinin, çok büyük bir baskı altında olduğunu söylüyordu. Çıldırtıcı bir durumdu bu. IMF’nin ataletine bir son vermek yana, her şeyin kapalı kapıların arkasında olup bitmesi, kimlerin gerçekten değişimin önündeki engeller olduğunu bilmek, imkansızdı. IMF kadroları, yöneticileri mi sıkıştırıyordu yoksa yöneticiler mi uzmanları sıkıştırıyordu? Bunu hala bilmiyorum.
Tabii, IMF’deki herkes bana eğer politikalarının gerçekten ekonomileri aşırı daraltıcı olduğu görülürse, esnek olacaklarına dair güvence veriyordu. Eğer Doğu Asya ülkeleri, gerekenden daha büyük bir deprasyona girerse, politikalarını tersine çevireceklerdi. Bu yanıtlar beni iliklerime kadar ürpertti. İktisatçıların üniversitelerde ilk öğrettikleri konulardan biri politika zamanlamasındaki geçikmelerin önemidir. Para politikasındaki bir değişikliğin (faizlerin düşmesi ya da yükselmesi) etkenlerinin görülebilmesi için 12-18 ay gerekir. Ben, Beyaz Saray’da iktisat danışmaları konseyinin başkanıyken, güncel politika önerileri yapabilmek için, bütün gücümüzle, ekonominin gelecekte ne durumda olacağını tahmin etmeye çalışıyorduk.... şaşırmamalıydım. IMF işini, dışındakilerin sorduğıu sorulara aldırmadan yürütmeyi sever. Teorik olarak IMF, yardım etttiği ülkelerdeki demokratik kurumları destekler. Oysa, pratikte, politikalar dayatarak, demokratik süreçler izayıflatır. Tabii “resmi olarak” IMF hiçbir şey dayatmaz. O, yardım alma koşullarını “müzakere eder.” Ama bu müzakerelerde bütüng üç bir taraftadır -IMF’nin tarafında - IMF geniş çaplı bir fikir birliği yaratılması, parlamentolar ya da sivil toplumla bir mutabakat sağlanması için gerekli olan zamanı ise nadiren tanır. Bazen de IMF, sözde açıklık tavrını tamamen bir kenara itip, gizli anlaşmaların müzakeresini yapar.
Özel görevli iktisatçılar gönderilir
IMF bir ülkeye yardım etmeye karar verince, oraya özel görevi “misyonu” olan iktisatçılar gönderir. Bu iktisatçıların genellikle, o ülkeyle ilgili geniş bilgi ve tecrübeleri yoktur; kırsal kesimdeki köylerden çok, beş yıldızlı oteller hakkında doğrudan doğruya bilgi sahibidirler. Çok sıkı çalışırlar, gece yarılarına kadar rakamlara bakarlar.. Günler ya da en fazla haftalar içinde, ülkenin ihtiyaçlarını göz önünde bulunduran, tutarlı bir program yapmaları istenir. Söylemeye gerek yok ki, biraz rakamlarla bouşarak, bütün ulus için bir kalkınma stratejisi oluşturmak nadiren mümkündür. Daha da kötüsü rakamlarla boğuşmak her zaman iyi değildir. IMF’nin kullandığı matematiksel modeller çoğunlukla ya defoludur ya da demode. Eleştirmenler, IMF’yi ekonomilere sşablonlar uyguladığı için suçlarken haklıdırlar. Ülke ekiplerinin, daha ülkeyi görmeden, rapor taslaklarını hazırladığı bilinir. Bir talihsiz olaya ilişkin şu hikayeyi duymuştum: Bir ülke ekibi, başka bir ülke için hazırlanan raporu önce olduğu gibi kopyalıyor sonra da bunu başka bir ülke için de kullanıyor. Bu yöntemleri sürüp gidebilirdi, ama bir keresinde bilgisayarda “bul ve yerine koy” komutu tam işlemeyince, bazı yerlerde kopya edilen ilk ülkenin ismi kalmış!

 

Soğuk savaşın sona ermesinden beri, dünyanın en ücra köşelerine piyasa denilen ‘Kutsal Kitap’ı götürmekle görevlendirilen insanlara muazzam yetkiler verildi. Bu iktisatçılar, bürokratlar ve memurlar ABD ve diğer gelişmiş sanayi ülkeleri adına hareket ediyor ama öyle bir dil kullanıyorlar ki, çok az sayıda sıradan yurttaş ve siyasetle uğraşan kişi, bu dili çevirme (tercüme etme) zahmetine girmektedir. İktisat politikası bugün, ABD ile dünya ilişkisinin çok önemli bir aracıdır.


Asya krizi niye çıktı?
IMF uzmanları, ziyaret ettikleri ülkenin iktisatçılarından daha parlak, daha eğitimli ve daha az siyasal dürtüleri olduğuna inanırlar. Oysa, IMF kadrosu genellikle birinci sınıf üniversitelerin, üçüncü sınıf öğrencilerinden oluşur.
Zamanla tedirginliğim artıyordu. IMF’ye göre bütün istenilen Doğu Asya ülkelerinin ekonomik yavaşlama dönemlerinde bütçe denkliğini sağlamasından ibaretti. Bu ülkede Clinton yönetimi Kongre’ye karşı denk bütçeye ilişkin yasa değişikliğini önlemek için büyük bir mücadeleye girmemiş miydi? Ve yönetimin temel savı, iktisadi yavaşlama dönemlerinde bütçenin biraz açık vermesine yol açan harcamaların artırılması zorunluluğu değil miydi? Bu benim ve pek çok başka iktisatçının 60 yıldır öğrencilerimize öğrettiğimiz şeydi. Samimi olarak eğer bir sınavda “Tayland ekonomisini yavaşlarken mali politikası ne olmalı?” sorusuna bir öğrenci IMF’nin cevabını verseydi, F notu alırdı.
IMF Endonezya’yı karıştırdı
Kriz Endonezya’ya sıçrayınca kaygılarım daha da arttı. Dünya Bankası’nda yapılan yeni araştırmalar, krizlerin özellikle ırk ayrımlarının güçlü olduğu ülkelerde her türlü toplumsal ve siyasal karmaşayı tetikleyebileceğini gösteriyordu. 1997’nin sonlarına doğru Kuala Lumpur’da Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları’yla yapılan bir toplantıda, Dünya Bankası’nca da incelenmiş olan dikkatle hazırlanmış bir tebliğ sundum; aşırı sıkı ve ekonomiyi daraltıcı para ve mali politikaların, Endonezya’da siyasal ve toplumsal karmaşaya yol açabileceğini belirttim. IMF, yine aynı tavrını korudu. IMF Başkanı Michel Camdessus, kamuoyuna açıkladığı şeyi bir kez daha tekrar etti: Meksika’da olduğu gibi, Doğu Asya da bu krizden çıkacaktı. Ayrıca kısa vadede çok acı çeken Meksika bu deneyden güçlenerek çıkmıştı.
Ama bu anlamsız bir benzetmeydi. Meksika krizden, IMF onu mali yapısını güçlendirmeye zorladığı için çıkamadı; krizden yıllarca sonra da mali yapısı zayıflığını sürdürdü. ABD’deki iktisadi canlanma ve NAFTA sayesinde Meksika, ABD’ye ihracatını önemli ölçüde artırabildiği için krizden çıkabildi. Oysa tam tersine, Endonezya’nın ticaretinde önemli olan Japonya o zaman da şimdiki gibi durgunluk içindeydi. Dahası, Endonezya, Meksika’ya göre, tarihsel kökleri olan ırk çatışmaları nedeniyle siyasal ve toplumsal patlamalara daha yakındı. Bu çatışmaların yeniden alevlenmesi durumunda büyük bir sermaye kaçışı olacaktı. (Sermaye akışkanlığını engelleyici şeyler IMF’ce gevşetilmişti.) Ama bütün bu görüşler ve savlar dikkate alınmadı; IMF bildiği yolda yürümeye devam etti; hükümet harcamalarının azaltılmasını talep etti. Ekonominin daraltılmakta olduğu bir dönemde, her zamandan daha önemli olan, yiyecek ve yakıt gibi temel ihtiyaç mallarına uygulanan sübvansiyonlar (destekler) kaldırıldı.
Ocak 1998’de işler öylesine çığrından çıkmıştı ki, Dünya Bankası’nın Doğu Asya’dan Sorumlu Başkan Yardımcısı Jean Michel Severino Asya’daki iktisadi felaketi tanımlamak için o çok korkulan iki sözcüğü, “ekonomik gerileme” ve “deprasyon” kullanmak zorunda kaldı. Hazine Başkan Yardımcısı Lawrence Summers, işleri olduğundan daha kötü gösterdiği iddiasıyla Severino’ya karşı çıktı. Ama olan biteni tanımlayacak başka sözcük kalmış mıydı? Krizden etkilenen ülkelerin kiminde üretim yüzde 16’dan daha çok düşmüştü. Endonezya iş dünyasının yarısı ya iflas etmiş ya da buna çok yakın bir durumdaydı. Bu nedenle, ülke düşük kur politikasının avantajını kullanarak ihracaat olanaklarından bile yararlanamadı. İşsizlik en az on kat artarak fırladı, gerçek ücretler tepetaklak olup hızla düştü ve bütün bunlar hiçbir güvenlik sisteminin olmadığı ülkelerde yaşandı. IMF, Doğu Asya ülkelerine güven duyulmasını sağlayamadığı gibi, bölgenin toplumsal dokusunu da zedeledi. Daha sonra 1998’in ilkbaharında ve yazında, kriz Doğu Asya ülkelerinin ötesine, patlamaya en çok hazır ülkelerden birine, Rusya’ya sıçradı.
Asıl problem gizlilik
 “Nasıl oluyor da akıllı, hatta parlak insanlar bu kadar berbat politikalar üretebiliyor?” sorusuyla sık sık karşılaşmaktayım. Bir neden bu akıllı insanlar, akıllı bir iktisat kullanmıyor. Washington iktisatçılarının, tekrar tekrar ne kadar demode ve gerçekle bağdaşmayan modeller kullanmaları, içimi karartıyor. Örneğin, Doğu Asya krizinin merkezinde iflaslar ve ödeme güçlükleri gibi mikroekonomiye ait olgular yattığı halde, krizi analiz etmek için kullanılan makroekonomik modellerin, mikro temelleri yoktu; dolayısıyla iflaslar hiç hesaba katılmadı.
Ama kötü iktisat, gerçek problemin sadece bir yönüdür, asıl problem gizliliktir. Parlak insanların, kendilerini dışarıdan gelen eleştiri ve önerilere kapadığı durumlarda, bunların aptalca şeyler yapma ihtimali daha fazladır. Eğer hükümet işlerinde tek bir şey öğrendiysem, o da uzmanlık konularının çok önemli olduğu alanlarda, açıklık ve şefaflığın son derece gerekli olduğudur. Eğer IMF ve Hazine daha çok görüşü dikkate alsaydı, yanlışlar daha önce ve daha açık bir biçimde ortaya çıkardı. Reagan’ın iktisat danışmanları konseyi başkanı Martin Feldstein ve Reagan’ın Dışişleri Bakanı George Schultz’un sağdan yaptığı eleştiriler Jeff Schs, Paul Krugman ve benim yaptığım eleştirilere eklenmiş ve IMF politikaları mahkûm edilmişti. Ama IMF, politikalarının kesinlikle kınanamayacağına inanıyordu; ayrıca dikkatini çekebileceğimiz hiçbir kurumsal yapı yoktu. Bu nedenle eleştirilerimiz pek bir işe yaramadı. Daha da korkutucu olanı, kendi içlerindeki doğrudan demokratik hesap verme konumunda olan eleştirmenleri de bilgi vermeyerek tamamen karanlıkta bıraktılar. Hazine Bakanlığı, kendi iktisadi analizlerinden ve tedavi yöntemlerinden o kadar mağrurdur ki, bu bilgilere sıkı çok sıkı bir denetim uygular ve hatta başkanının bile ne göreceğini kontrol eder.
Amerikan basınında açık tartışmalar, şu anda çok az ilgi çeken, önemli soruları gündeme getirebilirdi: IMF ve Hazine dünya iktisadi istikrarsızlığından ne kadar sorumludur? (1993’te Hazine Kore’de liberalizasyonun hızlandırılması konusunda, iktisat danışmanları konseyinin muhalefetine rağmen, Beyaz Saray’da ki iç savaşı kazandı ama Kore ve dünya bunun bedelini çok pahalı ödedi.) Acaba IMF’nin Doğu Asya ülkelerine yönelttiği sert eleştiriler, kendi kusurlarını örtmek için dikkatlerin başka tarafa yönlendirilmesi miydi? En önemlisi, ABD ve IMF bu politikaları, Doğu Asya’ya yardımcı olacağını düşünerek mi dayattılar, yoksa bunların ABD ve gelişmiş, sanayileşmiş dünyanın mali çıkarlarına yarayacağına inandıkları için mi uyguladılar? Eğer biz politikalarımızın Doğu Asya’ya yardımcı olduğunu düşünüyorsak, bunun kanıtları nerede? Bu tartışmaların içinde yer alan bir kişi olarak bu kanıtları görmem gerekirdi. Ama ortada kanıt yoktu.
Piyasa denilen ‘kutsal kitap’
Soğuk savaşın sona ermesinden beri, dünyanın en ücra köşelerine piyasa denilen ‘Kutsal Kitap’ı götürmekle görevlendirilen insanlara muazzam yetkiler verildi. Bu iktisatçılar, bürokratlar ve memurlar ABD ve diğer gelişmiş sanayi ülkeleri adına hareket ediyor ama öyle bir dil kullanıyorlar ki, çok az sayıda sıradan yurttaş ve siyasetle uğraşan kişi, bu dili çevirme (tercüme etme) zahmetine girmektedir. İktisat politikası bugün, ABD ile dünya ilişkisinin çok önemli bir aracıdır. Ama ne yazık ki dünyanın en güçlü demokrasisinde, uluslararası iktisat politikası kültürü, demokratik değildir.
İşte, gelecek hafta göstericilerin IMF’ye karşı haykıracakları budur. Tabii bu çok karmaşık meseleleri tartışmak için caddeler en iyi mekânlar değildir. Bazı göstericiler de IMF memurları gibi açık tartışmalarla fazla ilgili değil. Protestocuların her söylediği de doğru değil. Ama dünya ekonomisini ellerine bıraktığımız IMF ve Hazine’deki kişiler, bir diyalog başlatmazlarsa, eleştirileri ciddiye almazlarsa, her şey çok çok yanlış bir biçimde sürecektir. Ben bunun olduğunu gördüm.

 

Ç.Grubun Yorum: Yukarıdaki makale ile, adeta Bretton Woods ikizleri olarak anılan IMF ve Dünya Bankası arasında herhangi bir bağlantı olmadığının; ya da IMF ve ikizi DB’nin DTÖ, ICC, OECD, NAFTA, APEC v.b kısaca dünya sermayesinden tamamen bağımsız olduğu vurgusunun yapılmak istendiği görülüyor. Kapitalist sistemi sorgulamayan ve suçu sistemin kurumlarına yükleyen böylesi anlayışlar ise sitemizde  “Zengin Kuzey Güneyi mi yoksa sermaye tüm emeği mi sömürüyor” başlığı ile yayınladığımız Kapitalizm üzerine Çalışmalar Enstitüsüne ait yazıda da belirtildiği gibi aslında kapitalist sistemi kurtarmaya yöneliktir.Ve görünen o dur ki , grubumuzca 3 yıl kadar önce çeşitli olgular sonucunda öngörülmüş olan, IMF ve Dünya Bankasının fonksiyonlarının ortaklaştırılması hedefinden vaz geçilmemiştir. Bu nedenle, özellikle son bir yıldır DB ayrı tutulmaya çalışılırken, bir yandan da masummuş gibi gösterilmeye çalışılmakta, böylece belli tepki gruplarının sistemi sorgulaması da engellenebilmektedir.    


sayfanın başına dön                                                                                                   [www.antimai.org]