mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu


HAYAL, ANALOJİ VE SENARYO

Yavuz Alogan

 

Yürüyüşü ve mimikleriyle  Jerry Lewis’i andıran  ABD Başkanı’nın, “Dünyayı zafere götüreceğiz” deyişi,  dünya mizahına bir katkı olarak da yorumlanabilir pekâlâ. Ortadoğulu   bir Charlie Chaplin çıkmalı ve Başkan’ı, elinde bir küre, dünyayı zafere götürürken  canlandırmalıdır. Ya da iyi adamı, kılıfındaki tabancasının horozunu “çıtırt” diye kaldırdıktan sonra  kararlı adımlarla kötü adama doğru yürürken görmeliyiz.  Kötü adam (bu kez Usame)  Saddam ve Miloseviç’ten devraldığı Hitler kostümünün içinde akıbetini bekliyor olmalı.

Sahne şöyle tasarlanabilir: Geri planda, bomba ihbarıyla boşaltılmış Kongre binasının  bahçesinde toplanan senatörler cep telefonlarını çekmiş eşlerini aramakta; daha uzak planda, Pentagon binasından dumanlar tütmekte; kot pantolon giydirilmiş ikiz kuleler Michael Jackson’a özgü kesik dans figürleriyle  New York siluetini terk ederken, Ku-klux klan başlıkları giymiş adamlar Müslümanları avlamak için Chicago  sokaklarını doldurmakta; binlerce McBurger, petrol hissesi, mayonez, cep telefonu, patates, mikro çip ve  vitamin hapları, Hollywood yıldızı ve patriot füzesi ikiz kulelerle birlikte  yağmur gibi yağmakta; ABD’nin Vietnam’da, Kamboçya’da, Latin Amerika’da, Irak’ta ve eski Yugoslavya’da  öldürdüğü milyonlarca insanın ruhu  Amerikan ulusunun üzerine bir kâbus gibi çökmekte;   hüzünlü sesi toz duman içinden yükselen    Madonna,  ABD ulusal marşının mısralarını mırıldanmaktadır: “God Bless America, My Home, Sweet Home.”   

Gerçekten  çok ilginç! Bizim gençliğimizde çok sık kullanılan bir söz vardı: “emperyalizmi göbeğinden nallamak.”   Tarihin şu trajik anında insan nedense hep böyle tuhaf şeyleri hatırlıyor.  Söz gelimi, yangın dumanının kıvrımlarında beliren ve saf Amerikalıların “şeytan”ın yüzüne benzettiği o tuhaf figür,  ilk anda bana  Ho Chi Minh’in yüz hatları gibi göründü nedense. Tam Che Guevara, “Dinle, Yankee! Un, Dos, Tres, Muchos Vietnam” diye başlayacaktı ki, kendime gelerek, aralarında işçilerin ve itfaiyecilerin de bulunduğu binlerce ölü için üzülmem gerektiğini idrak ettim. Ne de olsa biz de medeni alemin bir parçasıyız. Ancak bu olayın,   dünya tarihinin en büyük “yabancılaştırma efekti” olarak bütün insanlığı çok farklı duygulara sürüklediği kesindir. Bir de insanı tuhaf düşüncelere sürükleyen tarihsel analoji saplantısı var.  Pearl Harbour  bunun için uygun bir   malzeme değil.  Bir kere orası ABD toprakları değildi ve ölenler savaşa hazırlanan askerlerdi. Ayrıca  Japon Generali Yamamato,  o sırada her ne kadar kederli bir geleceğe dair hissiyatını dile getirerek,  “Uyuyan devi uyandırdık kardeşler,” dediyse de, dev zaten uyanmak  üzereydi, çünkü New Deal (programı)   ABD kapitalizminin bir an önce savaşa girmesini gerektiriyordu.

Seksen yedi yıl önce yaşanan bir başka olay  daha uygun bir analoji imkânı sağlıyor. O yıl, yani 1914’te,      Avusturya Veliaht Prensi Franz Ferdinand,      Gavrilo Princip tarafından  Bosna’da  katledilmişti.  Tıpkı şimdiki gibi çok kutuplu bir dünyada, üretim fazlalarının ekonomileri tıkayarak  yeni paylaşımları zorunlu kıldığı  bir dönem yaşanıyordu.  “Gene böyle bir Eylül günü,” diyebilmek çok hoş olurdu doğrusu. Ama maalesef bu olay bir Haziran günü yaşanmıştı.  Ayrıca burada  analojiye konu olan, olayın cereyan ettiği mevsim ya da  siyasal dengeler değil, doğrudan doğruya tetiği çeken kişi, yani Gavrilo Princip’in ta kendisi. Bugün I. Dünya Savaşı’ndan söz edilirken, mali sermaye ihracı,   silahlanma teknolojisindeki muazzam gelişmeler, ulusal azınlıkların isyanı, imparatorlukların çöküşü, artan yoksulluk ve sömürü önplana çıkıyor da   Gavrilo Pirincip’i hatırlayan kimse çıkmıyor.  Gerçekten de,  kalabalığın içinden sıyrılıp dokunulmaz ve görkemli  Arşidük Hazretleri’ni,  zarif ve soylu zevcesiyle birlikte ebediyete intikal ettiren  bu  Sırp milliyetçisinin, olayı izleyen muazzam savaşın, devrimlerin ve   dönüşümlerin yanında  hiçbir önemi yoktur. 

CNN ekranına sürekli yansıyan Ortadoğulu yüzlere ve isimlere,  Usame Bin Laden’in, Şarklı insana oldukça müşfik, hattâ sempatik gelebilecek yumuşak yüz hatlarına ve zarif hareketlerine  baktıkça,  Gavrilo Princip’i hatırlamamak mümkün mü? Seksen yıl sonra bu isimleri ve yüzleri kim hatırlayacak, o uçakları kullananlar kimin umurunda olacak? Peki kim yaptı? Elinin körü! Ayrıca bunun ne önemi var? Öyle bir dünya  yaratmışsınız ki, kıtalar dolusu insan açlıktan, hastalıktan ve terörün her türlüsünden   geberirken,   dünyanın bütün kaynaklarını elinde tutan bir avuç ülke  gırtlağına kadar  doymuş olmakla yetinmiyor, bir de insanlığın geri kalanına silah zoruyla medeniyet dersi veriyor.  Dünyanın bütün dengeleri, doğasından iktisadına, biliminden sanatına kadar bozulmuş, ticarileşmiş, eski bir Marksist’in deyişiyle “olgunlaşan üretim araçları çürümeye yüz tutmuş.”  Böyle bir dünyada, teknolojinin, uçakların, bilgisayarların, modemlerin, uyduların, hattâ roketlerin, nükleer silahların ve istihbarat örgütlerinin,  dönüp bütün bunları yaratanları vurmasında şaşılacak ne var?

“Beterinden saklasın!” diyerek  bu olayı  dünyaya tutulan bir ayna gibi değerlendirecek  yerde,  uluslararası terörist avlamak için devasa ordularını harekete geçiren şu  Kuzey Amerika, dünyayı zafere değil, daha büyük felaketlere götürebilir ancak.  New York halkının maruz kaldığı vahşet, bu ülkeyi yöneten gericilerin  20. yüzyılda   dünya halklarına uyguladıkları zulmün bir sonucudur. Yirminci Yüzyıl, insanlığın sosyalizm ve kurtuluş umutlarının reel çöküşüyle sona erdi. Yirmibirinci yüzyıl ise, bu olayla, mazlum ulusların üzerine bir savaş tanrısı gibi çullanmaya hazırlanan  Amerikan emperyalizminin eline geçirdiği bu altın fırsatla   başlıyor.

Hayali düşünceleri ve analojileri senaryoların izlemesi kaçınılmaz. Nitekim olayın ilk haftası geride kalırken, şu gökkubbenin altında ve dünya televizyonlarının  ekranlarında olaya ilişkin söylenmemiş söz, yazılmamış senaryo, iletilmemiş uzman görüşü kalmadı. Ne var ki bu durum bizleri,  sanal bir dünyada kendi senaryolarımızı üretmekten alıkoymamalı. Olay,   ABD’nin    dünya enerji kaynakları ve askeri-stratejik bölgeler üzerinde  fiili ve düzenleyici bir rol oynamasını, silah tekellerinin önünün açılmasını, derinleşmesi muhtemel küresel resesyonun önlemesini ve   siyasal küreselleşmenin genişletilmesini isteyen,  NATO’nun ve İsrail’in içindeki şahinler tarafından, çeşitli terör örgütleri kullanılarak ya da bu örgütlerin önü açılarak, başka deyişle  bu örgütlerin faaliyetlerine ilişkin istihbarat bu olay özelinde CIA ve diğer istihbarat örgütleri içinde bloke edilerek  gerçekleştirilmiştir. 

Olaya ilişkin bilgilerin başlıca  istihbarat örgütleri içinde kimler tarafından ve nasıl  bloke edildiğini keşfeden dedektif, faili eliyle koymuş gibi bulur.  Çünkü bugünün dünyasında   bir “terör” örgütünün  istihbarat ağlarının  tamamen dışında kalması imkânsızdır. Ancak failin bulunması  önem taşımaz.  Zira açıklanması  mümkün değildir.  Pısırıklığınızdan ve ilgisizliğinizden  bunalan ve sizi harekete geçirmeyi kafasına koyan karınız (ya da kocanız), evinizin önündeki son model arabanızı ateşe verirse, hemen polis karakoluna mı koşarsınız, yoksa eve gelen polise, “bunu  uzaktan gelen birileri yaptı, düşmanlarım var benim” falan mı dersiniz?  Aile içi sorunlar aile içinde halledilir.     Colin Powell, Dick Cheney ve Donald Ramsfeld sorunu bu şekilde çözmeye alışık uzmanlardır.  ABD’nin şapkasından çıkaracağı tavşan sayısı sonsuzdur. Brzezinski’lerin, Kissinger’ların özenle hazırladıkları yemekler biraz  Huntington sosuyla renklendirilerek, soğumadan yenilmelidir.

Olay ABD’ye, Irak ve eski Yugoslavya’da sınadığı senaryoyu bütünüyle yürürlüğe koymak için  bir fırsat  sağlamıştır.  ABD, Afganistan’ı bir tramplen olarak kullanacak, tepkileri ölçecek ve oradan sıçrayarak dünyanın “başıboş ya da serseri” uluslarını (State Departmant dokümanlarında geçen bir terim!)   teker teker, Irak, Sudan, Yemen, Lübnan, Cezayir,  hattâ Kuzey Kore  ve İran demeden  topa tutmaya  ve dünyaya nizam vermeye başlayacaktır. Bu savaşta “Mahşerin Dört Atlısı,” ABD, İngiltere, İsrail ve Türkiye’dir.  İslami teröre karşı harekete geçtiğini söyleyen  bu atlıları şimdilik destekleyen Almanya ve Fransa’nın, savaşın ileri evrelerinde itirazlara başlaması NATO’yu çatlatabilir.  Öte yanda, kendi etnik Müslümanlarından pek hazzetmeyen Çin ile Çeçenlerle boğuşmakta olan Rusya’nın şimdiki düşük profilleri kimseyi yanıltmamalıdır. Özellikle nükleer taktik silahların  ortaya çıkmasıyla, Avrasya ve Ortadoğu’da  Amerikan   ordugâhlarının belirmesiyle birlikte bu iki ülkenin şiddetli tepkiler göstermesi  en önde giden kovboyu zor durumda bırakabilir ve insanlığı büyük bir felaketin eşiğinden geçirebilir.

Türkiye’ye gelince, TV ekranlarında, ülkemizin bu işten kârlı çıkacağını, IMF’nin bize  olan ilgisinin artacağını, ayrıca  dünyanın “terör” konusunda bizi nihayet anladığını,  başka deyişle  “bir koyup üç alma” vaktinin asıl şimdi geldiğini güzel güzel anlatan engin ve derin yorumcular  insanın yüreğine  su serpiyor doğrusu. “Terörist” komşularımız, çoluk çocuk, genç ihtiyar  kan revan içinde kalacak, ama biz hem haklı  hem de kârlı çıkacağız. Bize bu kez ücretimizi verecekler. Ne güzel! Roma İmparatorluğu’nu  vandallar  yıkmıştı. Ve bu yıkım imparatorluğun uzak karakollarında başlamıştı.