mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu



A.B TARAFINDAN HAZIRLANAN
TÜRKİYE - 1999 RAPORUNUN ELEŞTİRİSİ

Mai ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu
24 Mayıs 2000

 

Avrupa Birliği Komisyonunca düzenli olarak hazırlanmakta olan ülke raporlarından Türkiye-99 raporu Çalışma Grubumuzca incelenmiş, tartışılmış ve değerlendirilmiştir. Bu raporla ilgili oluşan görüş ve eleştirilerimiz aşağıda bilgilerinize sunulmuştur.

· Raporun siyasal hak ve özgürlükler bölümü tüm detaylarıyla ele alındığı halde, ekonomik, sosyal ve kültürel haklar konusu sadece tek bir cümleyle ve "Bu haklarla ilgili özel bir gelişme olmamıştır" denmek suretiyle geçiştirilmiştir (S.14, P.2).

· Raporun 19. sayfasında, paragraf 3. de; "Türkiye'de enflasyonist gelişmelerin esas nedenleri, tarımsal destek amaçlı kamu harcamaları ile kamu sektöründe ücretlerin hızlı büyümesi ve enflasyonist beklentilerdir" ibaresi yer almaktadır.
a) Oysa, ülkemizde 1984 yılına kadar tarımsal destek alan ürün sayısı 23 iken, bu sayı 2000 yılı itibarıyla 3'e inmiş bulunmaktadır. Ayrıca, tarımsal kredilerin faizleri geçtiğimiz son 20 yılda %16'dan %65'e yükseltilmiş ve bu yıl çıkan kanun hükmünde kararnameler sonucunda Tarım satış kooperatiflerinin özelleştirilerek destekleme alımları sırasında tamamen devreden çıkmalarını sağlayacak ortam hazırlanmıştır. Türkiye Tarımcılar Vakfının verilerine göre, tarım sektörünün toplam GSMH içindeki payı 1971 yılındaki %30.2 düzeyinden 1997 yılında %12.7'ye kadar gerilemiş bulunmaktadır. Tarım ürünleri ithalatının genel ithalat içindeki payı ise 1980'de %0.64 iken 1997 yılında %6.37'ye yükselmiş bulunmaktadır. Ayrıca, toplam sübvansiyonlar içinde tarıma verilen sübvansiyonların payı 1980-1991 arasında %51'den %19'a gerilemiş bulunmaktadır. Küçük çiftçiler bu caydırıcı tarım politikalarının sonucunda köylerini terkederek büyük kentlere göç etmeye zorlanmaktadır. Tahmin edileceği gibi kırdan kente yaşanan göç, kent ve sanayii işsizliğini körüklemekte bu durum da ücretler ve örgütlülük üzerinde yoğun bir baskı oluşmasına yol açmaktadır.
b) Kamu sektöründe ücretlerin hızlı büyümesi ise yıllardan beri kamu çalışanlarının hayallerini süsleyen bir talepten başka bir şey değildir. Gerçekte ise durum tamamen farklı ve kamu çalışanlarının reel ücretlerindeki gerileme Devlet İstatistik Enstitüsünün verilerine göre, 1993 yılındaki 100 düzeyinden 1999 yılında 66.7'ye gerilemiştir. Ayrıca Devlet bütçesinden Kamu personel ücretlerine ayrılan pay 1990'daki %39.4 düzeyinden 2000 yılında %21.2'ye gerilemiş bulunmaktadır.
c) Türkiye'de enflasyonist gelişmenin başlıca nedenleri arasında, ülkenin silahlanmaya ayırdığı pay ile 15 yıldır süren iç savaş yer almaktadır. Ayrıca vergi gelirlerinin artırılamaması ve finans kesiminin hemen hemen hiç vergilendirilmemesi de, iç ve dış borçlanmayı artırmıştır.

· Yine aynı sayfanın, aynı paragrafında "Türk Hükümeti, enflasyonist ataleti kırmaya çalıştı ve tarımsal fiyat desteğinin ve kamu sektörü ücretlerinin geriye doğru değil, ileriye doğru endekslenmesine geçti. Bu politika, enflasyonist ataletin kırılmasında başarılı olmuş gibi görünmektedir." ibaresi yer almaktadır. Türkiye'de enflasyondan da rant elde edildiği için, ciddi bir enflasyon düşürme çabası olmamıştır.Yeni alınan bu kararla yapılmak istenen tıpkı yüksek enflasyon dönemlerinde olduğu gibi, düşük enflasyon dönemlerinde de faturayı emekçilere, çiftçilere, küçük esnafa ve yoksul halka çıkarmaktan başka bir şey değildir. Bu sistem değişikliği sırasında, zararları telafi edici hiç bir önlem de alınmadığı için kamu emekçilerinin hak kayıpları olmuştur. Kamu emekçilerinin toplu iş sözleşmesi yapma hakkının bulunmaması nedeniyle, işlem, idari bir işlem olarak anti-demokratik biçimde dayatılmıştır.

· Aynı sayfanın son paragrafında "Merkezi Hükümet maliyesi, IMF rehberliğindeki konsolidasyon hedefleriyle büyük ölçüde uyumlu olmaya devam etti. Bu, daha önceki konsolidasyon girişimlerine kıyasla dikkate değer bir başarı ve önemli bir değişimdir. " kaydı yer almaktadır. IMF politikalarının az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin emekçi ve halkları üzerindeki olumsuz etkileri bugün artık bütün dünyada tartışılır duruma geldiği halde, A.B Komisyonunun bu, sosyal hak ve kazanımları yok sayan politikaları açık bir şekilde destekliyor olması, Türkiye'deki emekçiler ve sendikalarını ülkemizin A.B. üyeliği hedefi açısından hayal kırıklığına uğratmakta ve daha önce demokratik hak ve kazanımların savunucusu olarak bilinen A.B'nin yeniden sorgulanmasına neden olmaktadır.

· Raporun 39. sayfasının 5. paragrafında; "Son yıllarda, işçilerin örgütlenme ve sendikalaşma özgürlüğü konusunda ilerleme kaydedilmiştir." ibaresi yer almaktadır. Oysa Türkiye'de örgütlenme ve sendikalaşma özgürlüğü konusunda ilerleme kaydedilmemiştir. Yalnızca sendikalara siyaset yapma yasağı, devlet denetimi kaldırılmış, sendika kurucusu olabilmek için aranan şartlarda kısmi iyileştirmeler yapılmıştır. Bu gelişmeler işçilerin örgütlenme ve sendikalaşma özgürlüğüne yönelik değişiklikler değildir. Sendikaların toplu sözleşme bağıtlayabilmeleri için, işkolunda çalışan işçilerin % 10'unu, TİS yapacakları işyerinde çalışan işçilerin de yarıdan fazlasının üyeliğine sahip olması koşulu, sendika yöneticisi olabilmek için 10 yıl fiili işçilik yapma koşulu aranması, grev uygulama günün 6 iş günü önce işverene bildirme yükümlüğü ILO'nun 87 ve 98 sayılı sözleşmelerine aykırıdır. Ayrıca ILO'nun 158 sayılı sözleşmesini parlamentonun kabul etmesine karşılık, bu sözleşmeye uygun yasal düzenleme yapılmamıştır. Bu nedenle sendikaya üye olan binlerce işçi salt bu haklarını kullandıkları için işten çıkarılmaktadır. İşçilerin sendika üyelik belgelerinin noterde düzenlenme zorunluluğu da, hem getirdiği mali külfet, hem de işçinin çalışma saatlerinde notere gitmesinin olanaksızlığı örgütlenmeyi olumsuz etkilemektedir. Kayıt dışında 5 milyon işçi sendikalaşma hakkını kullanamadığı gibi, kayıt içindeki 5 milyon işçinin de yalnızca 750 bini sendikalıdır. Bu vahim tablo ülkemizde işçilerin örgütlenme ve sendikalaşma özgürlüğüne sahip olmadıklarının açık kanıtıdır.

· Raporun 21.sayfasında; "Devlet Bankalarının hala çok büyük olan rolünün azaltılması gibi yeni adımlar gereklidir" şeklinde bir saptama yapılmıştır. Zayıf konumda olan Devlet Bankalarının rehabilite edilmesini önermek yerine kapatılması ya da özelleştirilmesini savunan bu görüşe katılmamız mümkün değildir. Son 1 yıl içinde kapatılması kararlaştırılan kamu Bankalarının ülkemize maliyeti 5 milyar $'ı aşmış olup; bu bedel IMF'den adına reform denilen bu liberalizasyon girişimleri sonucu alınacağı umulan toplam kredi tutarından bile fazladır. Ayrıca giderek daha fazla küreselleşen ekonomik ortamda kamu bankalarının stratejik bir öneme sahip olduğu da unutulmamalıdır. Özellikle son 10 yıllık dönemde gerek dünyada gerekse ülkemiz özelinde sayıları ve etki alanı büyük bir hızla genişleyen finansal krizlerde kamu bankaları -market maker- olarak piyasalara müdahale edebilmekte ve krizin daha fazla yayılmadan önlenmesinde etkin olabilmektedirler. Söz konusu bu kuruluşların özelleştirilmesi halinde ise özel Bankaların kar maximizasyon hedefi öne çıkacağı ve kriz dönemlerinde banka karlarının hızla büyüdüğü düşünülecek olursa , bu stratejik önem daha iyi anlaşılabilecektir.

· Raporun 22. sayfa, 2. ve 3. bölümde " Gündem 2000'de ortaya konduğu gibi, işleyen bir piyasa ekonomisinin varlığı, ticaretin ve fiyatların serbest olmasını ve mülkiyet hakları dahil, icra edilebilen bir hukuki sistemin var olmasını gerektirir. Makroekonomik istikrar ve ekonomi politikası üzerinde uzlaşma, bir piyasa ekonomisinin performansını arttırır. Gelişmiş bir mali sektör ve piyasaya giriş ve piyasadan çıkış önünde önemli her hangi bir engel bulunmaması, ekonominin verimliliğini iyileştirir." ibaresi yer almaktadır. Oysa, özellikle mali piyasalara giriş-çıkışın tümüyle serbestleştirilmesi finansal kriz olasılığını güçlendirmekte ve mali piyasaların daha cazip bir konuma getirilmesi, sanayi sermayesinin bu alana kayması sonucunda yatırım , toplam üretim ve istihdamın gerilemesine yol açmaktadır. Aslında, ülkemizde yıllardan beri yaşanmakta olan kronik yüksek enflasyonun temel gerekçelerini de bu alanda aramak gerekir. Türkiye'de yaşanan enflasyon yüksek faiz, yüksek iç borçlanma ve üretimin yavaşlaması ile açıklanabilecek bir enflasyon tipidir. Söz konusu liberalizasyon hedefi DTÖ gündeminde de yer almakta ve dünya ölçeğinde gerçekleştirilmesi planlanmaktadır. Bu nedenle mali piyasa enstrümanlarından bir veya ikisinin belli bölge ve ülkelerde cazibesini kaybetmesi halinde sıcak para, ya aynı ülkedeki alternatif bir enstrümana ya da piyasalar arası geçişlerin kolaylaştırılmasından yararlanarak dünyadaki başka bir yükselen piyasaya yönelmektedir. Bu nedenle mali piyasaların -serbestleştirme- adı altında tümüyle denetim dışı bırakılması hedefi, ülkemiz istihdamının geleceği açısından ciddi bir tehdit içermektedir.

· Raporun 22. sayfasında; "Türkiye'de sendikalar, seri reformlar ihtiyacı konusunda Hükümet ile hemfikir görünmektedirler" denilmektedir. Türkiye sendikal hareketi "reform ihtiyacı" olduğunun bilincindedir, ancak "reform" ile asla mevcut IMF- endeksli Hükümet programını kast etmemektedir. Özellikle 1999 Yaz aylarında Meclisten geçirilerek yasalaştırılan ve Yatırım Uyuşmazlıklarının Uluslararası Tahkim'de çözümlenmesini ve Sosyal Güvenlik Sisteminin Şili modeli baz alınarak özelleştirilmesini öngören reform tasarıları gerek işçi sendikaları ve gerekse kamu oyu tarafından günlerce protesto edilmiştir. Sosyal Güvenlik Yasası konusunda İşveren sendikaları bile sosyal diyalog eksikliği ve kendi görüşlerinin dikkate alınmamış olmasından halen de şikayet etmektedir.

· Raporun 23.sayfasında; "İlke olarak fiyatlar piyasa süreçleri tarafından belirlenmektedir. Ancak, tüketici fiyat endeksi sepetindeki kalemlerin kabaca 1/3'ü hala idari fiyatlamaya tabidir" denilerek, fiyat belirlemeden devletin tümüyle çekilmesi arzusu vurgulanmaktadır. Bu sürecin devamında söz konusu talep acaba - çalışanların en alt düzeyde de olsa çıkarlarını güvence altına almayı hedefleyen - asgari ücret uygulamasından da vaz geçilmesini zorunlu hale getirecek midir ?

· Raporun 25. sayfa, 4. paragrafında; "Kentsel ve kırsal alanlar, Doğu ve Batı arasındaki bölgesel dengesizlikler çok büyüktür ve bu durum, önemli iç göç akımlarına yol açmaktadır." denilmektedir. Oysa ülkemizdeki ekonomik dengesizlikler sadece coğrafi bölge farklılıkları ya da kır-kent ayırımı ile izah edilemeyecek kadar büyüktür. Adil bir gelir dağılımının olmadığı, en büyük metropollerin merkezinde bile bariz olarak hissedilen bir gerçekliktir.

· Raporun 28. sayfasında; " A.B.'den ithal edilen gıda maddeleri üzerinde hala mevcut olan gümrük muayeneleri acilen kaldırılmalıdır." görüşüne yer verilmektedir. Her ne kadar A.B.nin gıda tüzükleri ve düzenlemeleri Türkiye'dekilere oranla çok daha güvenilir de olsa; A.B.-ABD arasında yaşanan hormonlu et davası henüz hafızalardan silinmiş değildir. Çalışma Grubumuz, özellikle gıda ürünlerinin Gümrük muayenesinden geçirilmesi konusunun doğrudan toplum sağlığı ile ilgili olduğunu ve bu ürünlerin -muhatap ülkenin özgün normları dikkate alınmaksızın- sınır kapılarında en titiz bir şekilde analize tabi tutulmak zorunda olduğunu düşünmektedir.

· Yine aynı sayfada, " Sanayii ürünlerinin serbest dolaşımı konusunda genel durum tatmin edicidir fakat ticaretin önündeki teknik engellerin kaldırılmasına ilişkin AT mevzuatının uygulanması sınırlıdır" şeklinde bir uyarı yer almaktadır. Gerçekten de ülkemiz dış ticareti açısından sanayii ürünlerinin serbest dolaşımı konusunda genel durum tatmin edici olmanın da ötesinde en uç boyutlara ulaşmış bulunmaktadır. Ve bu yüzdendir ki son 20 yılda Türkiye artık neredeyse üretmekten vaz geçip, ithal ettiğini tüketen bir ülke konumuna gelmiştir. Ticaretin önündeki -kalan son- teknik engellerin de kaldırılması talebi ilk anda -karşılıklılık- esasını düşündürüp, rahatlatsa bile ardından tıpkı "Güçlü para zayıf parayı kovar" formülünde doğrulandığı gibi , rekabet gücü yüksek sermaye gruplarının ülkemize yaptıkları ithalatın arttığı, dış satımın ise hızla gerilediği görülecektir. Bu sav ile kapalı-korumacı bir ekonomik sistemin savunuculuğunu yaptığımız düşünülmemeli, aksine sosyal kazanımları yok etmeden, istihdamı tüm dünya ölçeğinde yükseltmeyi hedef alan, insani boyutları öne çıkarılmış sosyal boyutları Komisyon raporunda görememekten duyduğumuz endişe anlaşılmalıdır.

· Ayrıca, raporun 29. sayfasında; "A.B., Türkiye ile gümrük birliğinin, hizmetleri ve kamu alımlarını da kapsayacak biçimde genişletilmesi imkanı konusunda ön görüşmeler yürütmektedir." Diğer üyelerden farklı olarak ülkemizin tam üye olmadan Gümrük Birliğine dahil edilmiş olması, anlaşmanın imzalandığı günden bu yana Türkiye Sendikal hareketi tarafından eleştirilmekte ve yaşanan süreç de sendikaların ne derece haklı olduklarını göstermektedir. Durum böyle iken, söz konusu anlaşmanın hizmetler ve kamu satın almalarını da kapsayacak biçimde genişletilmesi fikri kabul edilemez ve bu görüşmelerden Sendikalar, Meslek Odaları ve diğer Sivil Yapılar daha önce hiç bir şekilde haberdar edilmemiştir. "Şeffaflık, diyalog ve demokratikleşme" hedeflerinin yaşama geçirilemediğini bir kez daha gözler önüne seren bu girişimin - hiç değilse bundan sonraki süreçte - ülkemiz kamu oyunda tartışmaya açılması zorunludur.

· Raporun 32. sayfasında; "Çelik sektörü ile ilgili olarak, Ereğli Demir Çelik işletmesinin özelleştirilmesi, 1997 yılı için planlanmış olduğu halde henüz gerçekleşmemiştir." denilerek, bu konudaki gecikmeye işaret edilmektedir. Erdemir, ülkemiz ve dünya çelik üretiminde oldukça önemli bir paya ve stratejik bir öneme sahip olan bir sanayi işletmesidir. Özelleştirme programına alınmış olan bu kurum, sanayie uygun fiyatlı ve kaliteli girdi sağlayan, verimli bir işletmedir. Liberalizasyonun öncü ülkelerinde bile çelik sektörünün en az %30'u kamunun kontrolünde tutulurken, Türkiye'de devletin elinde kalan bu son bir kaç Çelik fabrikasının özelleştirilmesi için, Komisyon tarafından gösterilen bu telaşın kimler ve ne adına olduğunu anlamamız mümkün değildir.

· Raporun 36. sayfasında; Enerji başlıklı bölümde "Türkiye'nin enerji politikaları büyük ölçüde A.B.ninkiler ile uyumludur" denilmekte ve " Nükleer enerjiden yararlanma ve inşa edilmesi planlanan Akkuyu nükleer enerji santralı konusunda önemli her hangi bir politika değişikliği olmamıştır" saptamasına yer verilmektedir. Bu iki cümle arasındaki çelişki şaşırtıcı boyuttadır. A.B. ülkeleri önümüzdeki yıllara ait planlarında nükleer santralların kapatılması yönünde kararlar alırken, nasıl olup ta bu projeye yeşil ışık yakan bir ülkenin enerji politikaları A.B. politikaları ile uyumlu olabilmektedir? AB üyesi ülkelerinde, nükleer santralların sayıları yıllar itibarıyla azalmaktadır.

· Raporun 33. sayfasında tarım başlıklı bölümde; "A.B. den canlı büyük baş hayvan ve sığır eti ithalatı üzerine Türkiye tarafından konulan kısıtlamalar, Türkiye ile A.B. arasındaki tarımsal ticaret ilişkilerine engel olmaya devam etmektedir." ibaresine yer verilmektedir. Daha önceki bölümlerde de değindiğimiz gibi yıllardır uygulanmakta olan tarımı caydırıcı politikaların sonucu olarak,Türkiye bugün kendi ihtiyacını bile ithal etmek zorunda kalan bir ülke konumuna getirilmiştir. Mevcut doğal tarım potansiyeli göz önüne alındığında, zaten ithalata gerek duymayacak olan ülkemizin bu potansiyelini kullanmasına engel olmayı amaçlayan düzenlemelere zorlanması ve üstelik bu zorlamanın A.B. gibi demokratik olduğu iddiasındaki bir yapıdan gelmesi anlaşılır gibi değildir.

· Raporun hemen hemen tüm bölümlerinde enerji, telekom ve ulaşım sektörleri örnek gösterilerek temel sanayi ve Bankacılık sektörlerinde Devletin rolünün hala çok büyük olmasından şikayet edilmekte ve özelleştirmelerin hızlandırılması öngörülmektedir.

SONUÇ :

Raporun emeği, sosyal politikaları, çevreyi, kazanılmış hakları yok sayan IMF ve WTO'nun Türkiye'ye dayattığı çerçevede bir yaklaşımla sunulmuş olması, Çalışma Grubumuzun konuyu tekrar tekrar değerlendirilmesini gündeme getirecek ve bu yaklaşımı eleştirel ve sorgulayıcı olacaktır.

Türkiye'de ekonomik ve sosyal alanda yapılacak reformlarla, sendikal hak ve özgürlükler en azından AB standartlarına çıkarılmalıdır. Müktesebata uyum çalışmalarında sendikal hakların da gündeme gelmesi zorunludur. AB üyesi ülkeler ortalama 78 ILO sözleşmesi imzalamış iken, Türkiye 36 sözleşme imzalamıştır. Türkiye 1989'da Avrupa Konseyi Sosyal Şartını bazı çekincelerle imzalamıştır, bu çekincelerin kaldırılması gerekmektedir. Ayrıca sözleşmelerin onaylanması yetmemekte, bunlara ilişkin iç hukukta uyum yasaları çıkarılması uygulama açısından zorunludur. Türkiye bu konuda Avrupa sendikal hareketinin desteğine ihtiyaç duymaktadır. Türkiye'nin AB çalışma normları açısından durumu aşağıdaki gibidir:

1. İşçi sağlığı iş güvenliği: Bu konuda çok sayıda AB yönergesi çıkarılmıştır. Yeni teknolojilerin neden olduğu yeni sorunları bertaraf edecek düzenlemelere Türkiye'de de ihtiyaç vardır.
2. İşçilerin korunması: Bu konularda da çeşitli AB direktifleri olduğu bilinmektedir. Bunlar arasında kadınlarla erkek için eşit işlem yapılması, toplu işten çıkarma şartları, usulü ve sonuçları, işyerinin devri durumunda işçinin korunması, işverenin ödeme yapamaması durumunda işçinin korunması, kısmi çalışma, aile izinleri, ödünç iş ve belirli süreli hizmet akitleri konularında çıkarılan direktiflerin Türk İş Hukukuna yansıtılması gerekmektedir.
3. Yönetime katılma: Bu konuda da üç taslak hazırlandığı ve bunların bazıları direktife dönüştüğü, bunlardan 1994 yılında danışma, bilgi verme konusunda bir direktif oluşturulduğu bilgimiz dahilindedir. Türkiye'de ise yönetime katılma konusunda hiçbir hukuki düzenleme yoktur.

Ayrıca EMF ve IMF politikaları işçi hakkını, insan hakkı saymaktadır. Oysa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, örgütlenme ve sendikal hak ihlallerini henüz insan hakları arasında değerlendirmemektedir.


sayfanın başına dön
[www.antimai.org] [bültenler] [haberler] [dağarcık] [yayınlar] [iletişim]