| mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu |
20 Aralık 2001 |
|
Birinci gün, Doha
süreci, sonuçlarıyla ve yorumlamalarıyla birlikte TWN-Üçüncü Dünya
Network’ünün Başkanı Martin Khor, Canadian Council’den Maude Barlow ve Tony Clark
tarafından aktarıldı. Bu sunuşlarda ortaklaşan iki sonuçtan bir tanesi: 13 Kasım
akşamına kadar en az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin önemli bir
çoğunluğunun delegasyonlarından gelen bilgiler hiç bir ortak deklarasyonun
çıkarılamayacağı yönünde olduğu halde, 13 Kasım gecesi yapılan bir dizi gizli
toplantının sonucunda 14 Kasım sabahı tam da ulus ötesi şirketlerin isteği
doğrultusunda bir deklarasyonda ortaklaşılmasının yarattığı şaşkınlık ve şok;
ikinci ortak tespit ise açıklanan deklarasyonun son 3.5 yıldır uğruna mücadele
verilen tüm alanları kapsayacak kadar ağır ve kabul edilemez oluşuydu. Deklarasyonun teknik boyutu: · Metinde kullanılan dil: her zaman olduğu
gibi yine aldatıcı ve tuzaklarla dolu; · Singapur Meseleleri: Deklarasyon metni, daha
DTÖ Bakanlarına sunulması ve onaylanmasından
önce WTO-Bakanlar Kurulu Divanına Başkanlık eden Mr.Kamal’den gelen bir not üzerine
tüm DTÖ üyeleri adına değiştildi ve bu nota göre, “Singapur meseleleri” olarak
adlandırılan fakat kısaca MAI olarak bildiğimiz Yatırımlar ve Rekabet ile ilgili
anlaşmaların müzakerelerine başlamak için her DTÖ üyesi devletin açık ve yazılı
rıza vermesi bir şart olarak deklarasyona eklendi; · Bretton Woods Kurumları: Yeni raundda da
DTÖ, Bretton Woods kurumlarıyla (IMF, Dünya Bankası) ortaklaşa çalışmalarını
sürdürecek; (5.Paragraf) · Metnin hazırlanmasında daha önce az gelişmiş
ülkelerin delegasyonlarından iletilmiş konuların hemen hemen hiç birine yer
verilmedi; · GATS: Hizmet Ticareti Anlaşması GATS’la
ilgili kaygıları ve tepkileri önlemek amacıyla “Devletlerin hizmetlerin sunumuna
ilişkin yeni düzenlemeler yapmasını tasvip ediyoruz” ifadesine yer verilliyor.
Koalisyondaki hukukçular bu cümleyi hem hukusal anlamda geçersiz hem de tamamen kelime
oyunu -retorik- olarak değerlendirdi. (7.Paragraf) · Çalışma Programı: DTÖ anlaşmalarının
uygulamalarına ilişkin sorunlarla ilgili olarak, “Çalışma Programı” başlığı
altındaki 12. paragrafta, ele alınan 100’ü aşkın sorunun büyük bir
çoğunluğunun ileride görüşülmek üzere ertelendiği belirtiliyor. Koalisyon, bu
cümlelerde de kelime oyunu tuzakları olduğu ve uygulamada çıkan gerçek sorunların
çözümsüz bırakıldığı tespitini yaptı. Bu bölümde anti-damping dışında kalan
bütün uygulama sorunları ileride ele alınmak üzere geçiştirildi. (12.Paragraf) · Tarım: Tarımda liberalizasyon AoA
anlaşması başlığı altında 13. paragrafta tarım ürünleri piyasalarına girişin
kolaylaştırılacağı, tüm tarımsal ihracat desteklemelerinde indirime gidileceği ve
sonuçta sıfırlanacağı ve ticarete zarar veren yerel desteklemelerde çok büyük
oranlarda kısıtlamalara gidileceği ve bu alandaki kapsamlı ve derinlemesine
müzakerelerin -sonuçları konusunda herhangi bir önyargı taşımaksızın- (Bu cümle
Avrupa Birliği’nin kendi tarımsal desteklemelerini bir süre daha korumak adına
uyguladığı yoğun baskılar sonucunda eklendi) devam ettirileceği belirtiliyor. (13.Paragraf) · Hizmetler: Hizmetler başlığı altında,
15. paragrafta halen devam eden GATS müzakereleri için belirlenmiş olan ilkelerin aynen
onaylandığı ve anlaşmanın “built-in” yani sürekli olarak yapılandırılmaya
açık sisteminin devam ettirilmesi yönünde mutabakat sağlandığı, belli taahhütlere
ilişkin taleplerin bildirileceği nihai tarihin 30 Haziran 2002 olarak belirlendiği ve
ilk teklifleri vermek için son tarihin de 31 Mart 2003 olacağı belirtiliyor. (15.Paragraf) · Tarım Dışı Ürünler: Başta tekstil
sektörü olmak üzere sanayiide örgütlü sendikaların dikkatine !!! Tarım Dışı
Ürünlerde Piyasalara Giriş başlığı altında, 16. paragrafta, bugüne kadar DTÖ
kapsamında olmayan yeni bir alan “SANAYİ ÜRÜNLERİ” de DTÖ’nün
liberalizasyon gündemine dahil edildi. Bu paragrafta “ gümrük vergilerinin büyük
ölçüde azaltılması ve sıfırlanması ile tarife dışı engellerin de
kaldırılmasını amaçlayacak müzakerelere başlanması konusunda mutabık
kalındığı” ibaresinin yanısıra ürün yelpazesinin hiç bir ön-muafiyet
tanınmaksızın kapsamlı tutulacağı ve gelişmekte olan ülkelerin yabancı
şirketlere tanıyacağı ayrıcalıklarda, gelişmiş ülkelerinkinden daha alt düzeyde
kalabileceği belirtiliyor. Bu bölümün yorumlamasında, özellikle tarife dışı
engeller tanımlamasına dikkat çekildi ve sanayie yapılacak her türlü iç
desteklemenin bu kapsama dahil edilebileceği belirtildi. Diğer yandan gelişmekte olan
ülkelere bir jest yapılmışçasına karşılıklılık prensibinin delinecek
olmasının aslında yine büyük çok uluslu şirketlerin lehine işletilecek bir hüküm
olduğu ve bu prensibin pratikte nasıl
uygulanacağına ilişkin ciddi şüpheler bulunduğu belirtildi. · Patent ve Telif Hakları Yasası –TRIPS: Doha süreci öncesinde üzerinde en fazla
konuşulan ve bu nedenle de spekülasyonlara eksen oluşturan Patent ve Telif Hakları
Yasası -TRIPS- in can alıcı konusu olan ilaçta patent uygulaması yine devam edecek.
Yalnızca AIDS, tübeküloz, kolera benzeri salgın hastalıkların söz konusu olduğu
durumlar ve ülkelerde TRIPS hükümkerinden geçici olarak ayrılınabilecek ve salgın
hastalıklarla karşı karşıya kalan Devletler, kendi halklarının yaşamsal olarak
ihtiyaç duydukları ilaçlarda geçici bir süre için destekleme uygulayabilecekler.
İlk anda bir kazanım gibi görünse de hastalık tanımının yalnızca salgınlarla
sınırlanmış olması, bu istisnai hükmün de dünyada ancak bir kaç ülke tarafından
kullanılabileceğini gösteriyor. Biyolojik çeşitliliği korumak , tohumda patent
uygulamasını durdurmak ya da yerel, folklorik ve kültürel farklılıkların
korunabilmesi için bu alanların TRIPS dışında bırakılmasını sağlamak gibi
hedeflere ilişkin hiç bir yeni düzenleme yapılmadı. Bu alanlar daha önce olduğu
gibi TRIPS tehdidi ve boyunduruğu altında olmaya devam edecek. Sivil toplumu teskin etme
amacıyla sayılan bu alanların -üzerinde görüşmeler yapılması için- bir komisyona
havale edileceği belirtiliyor (paragraf 19) · Hükümet Satın Almaları: Ticaret ve
Yatırım arasındaki ilişkiler başlığı altında 20. paragrafta, “Hükümet Satın
Almalarında Çok Taraflı Şeffaflık Anlaşması ve bu alanda geliştirilmiş teknik
yardım ve kapasite arttırma ihtiyacı göz önüne alınarak, bu alandaki resmi
görüşmelerin, müzakereler üzerinde değişikliklerin görüşüleceği 5. Bakanlar
Konferansında varılacak konsensusa dayalı olarak alınacak karar gereği aynı
toplantıdan sonra başlayacağı” ibaresi yer alıyor. Ayrıca, bu müzakerelerin
ilgili çalışma grubunda sağlanan ilerlemeler üzerine inşa edileceği ve tarafların
kalkınmayla ilgili kaygılarının dikkate alınacağı da belirtiliyor. Fakat “dikkate
alma” fiili her hangi bir kesinlik ifade etmediği ve göreceli bir kavram olduğu için
Koalisyonun bu son cümleyle ilgili yorumu da -retorik- biçiminde oldu. Bu bölümde yer
alan diğer ilginç bir ifade ise “Hükümet Satın Almalarına ilişkin müzakerelerin
yalnızca şeffaflık konusuyla sınırlı tutulacağı ve bu yüzden arzu eden ülkelerin
kendi ulusal sermayeleri yönünde tercih kullanması önünde engel oluşturmayacağı”
ibaresi. Harward Üniversitesinden Doç. Dr. Lori Wallach ise bu ibarenin yalnızca
Amerikan sermayesinin çıkarlarını en iyi şekilde koruma amacıyla konduğunu,
çünkü IMF ve Dünya Bankasıyla bir şekilde borç ilişkisi içinde bulunan ülke
Hükümetlerinin ya da başka bir deyişle G7 dışında kalan ülkelerin böylesi bir
“arzu” beyan etmeleri mümkün olmayacağı için söz konusu bu ezici çoğunluğun
ulusal korumalardan vaz geçmek zorunda bırakılacağı, fakat güçlü ekonomik
blokların kendi burjuvazilerini -bu hüküm sayesinde- desteklemeye devam edecekleri
yorumunu yapıyor. · DTÖ-Kuralları başlığı altında 28.
paragrafta ele alınan anti-damping konusu da DTÖ içersine dahil edilen yeni konulardan
bir tanesi. Bu çerçevede, DTÖ ile diğer bölgesel yatırım ve ticaret anlaşmaları
arasındaki farklılıkların giderilmesi ve üretim maliyetinin altında piyasaya
sürülen malların engellenmesi amaçlanıyor. · Uluslararası Tahkim: Uyuşmazlıkların
Çözümü başlığı altındaki 30. paragrafta yapılacak müzakerelerin şimdiye kadar
bu alanda yapılan çalışmalara dayandırılacağı ve en geç Mayıs 2003 tarihine
kadar netleştirmeler konusunda mutabakat sağlanmasının amaçlandığı, mutabakatı
takiben vakit geçirmeden anlaşmanın yürürlüğe konması için gerekli adımların
atılacağı belirtiliyor. · Ticaret ve Çevre başlığı altındaki
30-33. paragraflarda da AB’nin tarımda desteklemelerin kaldırılmasına ilişkin
bölüme ilave ettirdiği “bu müzakerelerin sonucunda mutlaka bir anlaşma imzalanması
şart değil” anlamına gelecek bir ifade yer alıyor. Ayrıca Çok Taraflı Çevre
Anlaşmaları MEAs Sekreteryası ve alt komiteleri ile DTÖ alt komiteleri arasında DTÖ
kural ve hükümlerini esas alarak bir ilişki tesis edileceği ve MEAs ın DTÖ
kurullarında -gözlemci- statüsüyle yer alması meselesinin görüşüleceği ;
çevreyle ilgili ürün ve hizmetlere uygulanmakta olan desteklemelerin, vergilerin ve
tarife dışı engellerin kaldırılacağı,
balıkçılık sektöründe sağlanan desteklemelerin kaldırılacağı (bazı çevreci
gruplar bu hükmü çok sevdiler, gerekçeleri ise “balık neslinin kurtulacak
olması” ya küçük balıkçıların nesli???), yeniden inşa edilecek bir Ticaret ve
Çevre Komitesi üzerinden, ticari malların piyasalara girişini engelleyen çevresel
düzenlemelerin azaltılması ve kaldırılması , çevre anlaşmalarının TRIPS-Patent
yasasına uyumlyu hale getirilmesi (genetik değişikliğe uğratılmış tohum ve gıda
ürünleri önündeki çevre engelinin ortadan kaldırılması) ve Çevreyi korumayı
amaçlayan etiketleme faaliyetinin değerlendirilmesinin amaçlandığı belirtiliyor. · Elektronik Ticareti başlığı altındaki
34. paragrafta bu konudaki çalışmaların aynı yönde devam ettirileceği ve internet
üzerinden yapılan vergisiz ticaretin 2003 yılındaki 5. Bakanlar Konferansına kadar
değişmeyeceği garanti altına alınıyor. · Küçük ekonomiler; ticaret, borçlar ve
finans; ve ticaret ve teknoloji Transferi başlıkları altındaki 35, 36 ve 37.
paragraflarda ise yalnızca temenniler ve vaatler yer alıyor. · SONUÇ: Deklarasyona göre başlatılan bu
yeni raund, 1 Ocak 2005 tarihinde son bulacak (toplam 3 yıl) ve “tek girişim”
(single undertaking) biçiminde sürdürülecek (bkz. Kapitalizmin Kaleleri II-WTO) Katar süreci tartışma notları: Yeni raundun bel
kemiğini oluşturan yeni konular yatırımlar, rekabet, hükümet satın almaları ve
ticaretin kolaylaştırılmasına ilişkin anlaşmaların 5. Bakanlar Konferansına
bırakılmasının karşıt gruplara 1 yılı aşkın bir zaman kazandırdığı ve bu
sürede en hızlı bir şekilde karşıt-kampanyalar düzenlenerek yeni raundun teşhir
edilmesi gereği üzerinde duruldu. Bu bağlamda Martin Khor bir slogan benimsenmesinin
yerinde olacağını belirterek, AB’nin en az gelişmiş ülkelere pazarını açmak
için kullandığı “silah hariç her şey” (everything but arms – EBA) sloganının
değiştirilip “kalkınma hariç her şey” (everything but development – EBD)
sloganı olarak kullanılmasını önerdi. Khor’un bir diğer önerisi de WTO’nun
açılımının World Terror Organisation yani Dünya Terör Örgütü biçiminde
değiştirilerek kullanılmasını, toplumları bu konuda ikna etmenin hiç te zor
olmayacağını ve New York İkiz Kuleler ve Afgan savaşı olgularına rağmen
neo-liberal gündemden hiç bir taviz vermeyen Dünya Ticaret Örgütünün bu son raundla
bir terör örgütü olduğunu bir kez daha gösterdiğini belirtti. 13 Kasım akşamına
kadar bir raundun başlayacağına dair hiç bir işaret gelmezken 14 Kasım sabahı hem
de bu denli agresif bir raundu başlatan kararın nasıl alınabildiği konusunda oldukça
geniş bir tartışma yaşandı. Bu konuyla
ilgili olarak, toplantılar sırasında diğer karşıtlarla birlikte Doha’da bulunan
Filipin’li temsilci tarafından aktarılan bir olayda 13 Kasım gecesi deklarasyon
üzerinde nasıl anlaşma sağlandığına ilişkin şüpheler daha bir netleşti. Olay
şöyle gelişiyor : 13 Kasım günü, AB delegasyonu Filipinler delegasyonuna giderek
kendileriyle Tayland delegasyonunun da katılacağı özel bir toplantı yapma talebini
iletiyor. Verilen saatte belirtilen salonda buluşmaya giden Filipinler delegasyonu
toplantı yerinde yalnızca AB delegelerinin olduğunu, Tayland delegelerinin ise orada
olmadığını fark edince, diğerleri nerede diye soruyor ve “biz başlayalım onlar
arkadan gelirler” yanıtını alıyor. Bu özel salon toplantısı devam ederken,
dışarıdaki bir ABD delegesi Tayland delegesini yakalayarak “Bakın, siz Filipinler
delegasyonuyla toplantılarda ittifaklar kurduğunuzu zannediyorsunuz ama onlar sizden
gizli AB Bakanlarıyla görüşmeler, belki de pazarlıklar yapıyor” diyor. Özellikle en az
gelişmiş ve gelişmekte olan ülke Hükümetlerinin yapılan onca uyarıya rağmen bu
deklarasyonu onaylamalarının, bu Hükümetlerin kendi halklarını satmaları anlamına
geldiğini iddia eden temsilci sayısı bir hayli fazlaydı. Üstelik gelişmiş
ülkelerin temsilcileri de bu görüşe katıldıklarını belirttiler. Bunun üzerine
grup temsilcimiz, yaşananların bir kuzey-güney meselesi olarak görülmesinin yanlış
olduğunu, imzalanan deklarasyonda gelişmiş dünyanın emekçileri ve halkları
yararına da hiç bir hükmün bulunmadığını ve soruna sınıfsal yaklaşılması
gerektiğini hatırlattı. Tartışmalar
sırasında gelişmekte olan ülkelerin Hükümetlerinin “kalkınmak için
küreselleşmeden pay almak zorundayız” diyerek işin içinden sıyrılmaya
çalıştıkları, AB ülkelerinde ise Hükümet sözcülerinin “Bizim bir kabahatimiz
yok, Avrupa Komisyonunun kararı” diyerek sorumluluktan kaçmaya çalıştıkları
belirtildi ve AB üye devletlerindeki Hükümet görevlilerinin daha fazla üzerlerine
gidilmesi ve “Avrupa Komisyonunun üyelerini biz seçmiyoruz, onlar bizim adımıza
karar alamaz, ama sizleri biz seçiyoruz ve bu yüzden hesap vermek zorundasınız”
denmesi gereğinin altı çizildi. Doha deklarasyonunda
kullanılan hileli üslupla ilgili olarak çeşitli tespitler yapıldı. Küreselleşme
karşıtlarının muhalefet ettiği hemen hemen bütün konulara şu veya bu düzeyde
nihai metinde yer verildiği belirtilerek, uygulamaya ilişkin sorunlar, çevre,
ilaçta-patent uygulaması gibi örnekler verildi. Küreselleşme karşıtlarının
“kalkınma” talebini sıkça dile getirmelerinin de raundun adının “kalkınma
raundu” olarak belirlenmesi ve toplumların bu yolla aldatılmasına yol açtığı dile
getirildi. ICFTU adına söz alan
temsilci, Doha’da sendikacı olarak 35 kişi olduklarını, sivil topluma açık
toplantılarda oldukça güçlü ve iyi olduklarını belirtti. ICFTU temsilcisi,
gelişmekte olan ülkelere uygulanacak tehlikeli yasaların belli ölçüde de olsa
geriletilmesinde bu grubun çok önemli bir rolü olduğunu, fakat sendikalar olarak
çalışma standartlarının ve emek haklarının Doha gündemine alınmamasından çok
endişeli olduklarını ve Yatırımlar, Rekabet ve Ticaretin Kolaylaştırılması ile
ilgili anlaşmalarda Martin Khor ile aynı kaygı ve korkuları taşıdıklarını
belirtti. Hindistan adına söz
alan Walden Bello ve Vandana Shiva, raund adı verilen bu olayın aslında tamamen politik
bir mesele olduğunun artık kabul edilmesi gerektiğini belirtti ve W.Bello ABD Ticaret
Sözcüsü Zoellick’in Doha sonrasında yaptığı bir konuşmadan alıntı yaparak “DTÖ
bir bisiklettir, ancak ileriye doğru hareket ederse dengede ve ayakta kalabilir.
Seattle’da bisiklet bozulmuştu. Doha’da ise yeniden, dimdik ayakta ve yoluna devam
ediyor.” dediğini hatırlattı. Yeni raundun “yoksulluğun yeniden
dağılımı” anlamına geleceğini belirten Vandana Shiva ise “global governance”
(küresel yönetişim) sözcüğünün giderek daha sık kullanılmaya başlandığını
ve bu sözden yeniden yapılanma ve kuralsızlaştırmanın devam edeceği gibi
çıkarsama yapılması gerektiği ve sözcüğün teşhir edilerek, anlamının gücün
kötüye kullanılması olduğunun her yerde tekrarlanmsı gerektiğini belirtti. Kamerun’dan katılan
temsilci, tüm GATT raundlarına karar alma düzeyinde üye devletlerin –hiç bir
şeyden haberi olmayan- bürokratlarının katıldığını, oysa bu konferanslarda son
derece teknik, özel uzmanlık gerektiren konuların görüşüldüğünü ve çoğu zaman
Bakanların hiç bir şey anlamadıkları konularda oy kullanma durumunda olduklarını
belirtti. Bu durumun, söz konusu ülke delegasyonlarının “green room” seanslarında
çeşitli metotlar kullanılarak ikna edilmesini iyice kolaylaştırdığını belirtti.
Afrika devletlerine daha Katar/Doha’ya gitmeden önce Cotonou anlaşmasının
imzalatıldığını hatırlatan Kamerun’lu temsilci, eğer Doha’dan her hangi bir
deklarasyon çıkmasaydı bile biz Afrika Devletleri olarak, Doha’da adımı atılan
bütün anlaşmaları , Cotonou anlaşmasının taraf ülkeleri olarak zaten uygulamaya
başlayacaktık dedi. Pek çok
katılımcının üzerinde ortaklaştığı bir diğer konu da bundan sonraki süreçte
daha radikal ve politik söylemlerin benimsenmesi ve küreselleşmenin politik boyutunun
emek örgütleri içinde tartışılmasının sağlanması gereğiydi. Tek hedefin DTÖ
gibi görülmesi ve yoğunlaşmanın bu alana kaydırılmasının asıl hedef olan
kapitalizmin gözden kaçmasını kolaylaştıracağı yönünde uyarılar sıkça dile
getirildi. Filipinler, Sri-Lanka,
Bolivya, Şili, Endonezya, Nikaragua, Panama, Guatemala gibi az gelişmiş ve gelişmekte
olan ülkelerin temsilcilerinin daha politik oldukları ve daha radikal adımlar
atılmasını savunmalarına karşın, kuzeyli ve gelişmiş ülkelerin temsilcilerinin
hala uzlaşmacı, lobi müessesesine güvenen tutumlarını sürdürdükleri dikkat
çekiyordu. Lobi kurumu ve sosyal diyalog sisteminin az gelişmiş ülkelere de ihraç
edilmesi üzerine yapılan tartışmalarda, grubumuzun temsilcisi de kuzey ülkelerinden
gelen temsilcilere bu güne kadar bu iki mekanizmayı kullanarak elde ettikleri önemli
sonuçların neler olduğunu sordu. Bu soruya verilen yanıt, “çok minimal düzeyde
kazanımlar elde ettik” biçiminde oldu. Kamu Çalışanlarının
Uluslararası Konfederasyonu PSI adına toplantılara katılan Alice: “Biz sendikalar
olarak küresel oyunun bir parçası olmak istiyoruz, yoksul olan, hakları gasp edilen,
sağlığı, eğitimi, kamu hizmetleri ipotek altına alınmakta olanlar biz emekçileriz.
Bu bağlamda çevreye saygılı, kamu hizmetlerini adil bir biçimde tüm insanlar
yararına kullandıran, ulusların egemenlik haklarına saygılı bir dünya sisteminin
karar mekanizmalarında olmak istiyoruz. PSI olarak en yakıcı sorunumuz karar
mekanizmalarını yeterince hızlı çalıştıramıyoruz. Fakat en son Doha’ya
ICFTU’nun katılımı bugün burada sivil toplum örgütleriyle ICFTU ve PSI’ın
birarada tartışabilmesi yavaş da olsa birşeylerin değişmeye başladığını
gösteriyor.” dedi. Brezilya CUTS sendikası
adına toplantıya katılan ve aynı zamanda Brezilya Sosyal Forumunda da faaliyet
gösteren bir temsilci ise, enternasyonel bir ekonomi politikasının oluşturulmasının
baş aktörünün işçi sınıfı olduğunu; geçen yıl Porto Allegre’de yapılan
alternatif sosyal forum sırasında gerçekleşen işçi katılımının da bu saptamayı
doğruladığını; bu konunun STK’lar tarafından yanlış anlaşılabileceği ve bir
alınganlık yaratabileceği endişesi taşıdığını fakat eylemlerin enternasyonal ve
kitlesel hale gelebilmesinin tek koşulunun işçi sınıfının politize olması
olduğunu, çünkü sermaye birikim süreçlerinin tamamen emek sömürüsü üzerinden
gerçekleştiğini; bu bağlamda küreselleşme karşıtlığının artık netlikle bir
kapitalizm karşıtlığına evrilmek zorunda olduğuna inandıklarını belirtti. Kanada Posta
çalışanları Sendikası adına katılan Deborah, “Zengin batılı ülkelerden biri
olarak Kanada’da görece iyi sayılabilecek koşullara sahibiz ve geleneklerimiz gereği
sınıfın içinde olmadığı bir mücadelenin başarıya ulaşacağına inanmıyoruz.
Diğer yandan, uluslararası anlaşmaları , sistem değişikliği dışında aşmanın
bir yolu yoktur. Sendikamın inancı da bu yöndedir.” dedi. Uruguay adına
toplantıya katılan temsilci, ülkesinde PSI’ın öncülüğünde bir kampanya
başlatarak GATS anlaşmasına karşı eylemler ve etkinlikler düzenlemeye
başladıklarını, fakat kısa bir süre sonra DTÖ Genel Başkanı Mike Moore’un
Uruguay’daki bütün hizmet çalışanları sendikalarına birer mektup göndererek
başlatılan kampanyalardan büyük üzüntü duyduğunu ve sendikalar ve PSI’ın GATS
anlaşmasını anlamadığı için karşı çıktıklarına inandığını bildirdiğini
belirtti. Norveç ATTAC adına
söz alan Asbjorn Wahl ise “Bugün, ne yazık ki kendi ülkem de dahil olmak üzere
tüm ülkelerde sendikalar, DTÖ’nün arkasına gizlenen Hükümetlerle aynı
doğrultuda hareket ediyor. Bu bağlamda belki de PSI’ı kutlamamız gerek. Fakat ICFTU,
hala çok dar ve sınırlı bir anlayışla hareket etmekte. NGO’lar ve Sendikalar
arasındaki sorun sendikaların değil NGO’ların sorunudur. Bunu anlamak için sistemin
sosyo-ekonomik özüne inmek, kapitalizmi ve artık değer sömürüsünü anlamak gerek.
Ülkemde sendikalar tam anlamıyla köşeye sıkışmış durumda. Genellikle sol
partilere oy verirler. Ama bu sistem içinde sol partiler de başa gelse, politikalar
birden aynılaşır” dedi. Bolivya’dan Pablo, 11
Eylül sonrasında ülkesindeki yoksul yığınların neredeyse tamamının “ABD,
ettiğini buldu” şeklinde düşündüğünü; 11 Eylül hadisesinin önemli bir diğer
boyutunun ise küreselleşmenin medyadan düşmesi ve yerine terör ve savaş haberlerinin
geçmesi olduğunu; oysa Genova eylemlerinin ülke medyasında çok daha fazla yer almış
olduğunu; Bolivya ordusunda ücretlerin Pentagon tarafından ödendiğini ve bunun tek
sebebinin ülkedeki koka ekimini denetim altında tutabilmek olduğunu; 11 Eylül’le
bağlantılı olarak ve ABD’nin yoğun baskılarıyla Bolivya Hükümetinin anti-terör
yasası denilen ve aslında zaten sınırlı düzeyde olan özgürlüklerin de
kısıtlanmasını amaçlayan bir yasa tasarısı hazırlığı içinde olduğunu
belirtti. Filipinler’de bir
sendika adına katılan Joshua, Doha’da kimler ? Neyi ? ve Nasıl ? yaptılar
sorularının yanıtlarını içeren uluslararası bir deklarasyonda ortaklaşılırsa
süreç hakkında toplumların doğru ve yeterli bir şekilde bilgilendirilmesi ve gerekli
tepkinin yaratılmasının da mümkün olacağını belirtti. Tartışmalarda
genellikle ortaklaşılan boyutlardan biri de 11 Eylül’le birlikte başlayan olaylar
çerçevesinde küreselleşme karşıtlarının gündemlerinin de artık genişlemek
zorunda olduğu emperyalizmin ve sermayenin gündemi, dinlerin kökeni, terör ve
şiddetin temeli gibi konularla küreselleşmenin ortaklaştırılması gereği idi. Afrikalı bir temsilci
ise, yaşanan herşeyi terör başlığı altında toplamanın sermayenin bilinçli bir
politikası ve stratejik bir tercihi olduğunu ve bu sayede Afrika’da faaliyet gösteren
ABD’li şirketlerin işçilerinin -kıtada olası iç çatışmalarda- bu şirketlerin
çıkarları doğrultusunda ve onların paralı askeri konumuna getirilmesinin çok daha
kolay olacağını belirtti. Şili’den katılan bir
temsilci ise “Benimki gibi yoksul bir ülkede yaşıyorsanız kapitalizmden yana olmak ya da terörist ilan edilmekten öte bir
seçeneğiniz yoktur. Şili’de İkiz Kuleler olayı bahane edilerek anti-kapitalist
hareketi geriletecek önemli adımlar atılıyor” dedi. Diğer yandan Küresel
ölçekte giderek krize evrilmeye başlayan ekonomik resesyon üzerine çeşitli
görüşler aktarıldı. Resesyon adı verilen olgunun boyutlarının 1929 ekonomik
buhranındakine yaklaştığı fakat geniş çaplı bir paniğe dönüşmemesi için
küresel ekonomik verilerin bilinçli olarak daha iyimser açıklandığı belirtilerek,
bu gelişmenin ulusal-korumacı eğilimleri arttırma riskinin yanısıra neo-liberal
politikalara hız verilmesi gibi karşıt bir riski de barındırdığı dile getirildi. Yeni süreçte
belirlenecek ortak slogan konusunda bir dizi öneri getirildi. “Başka bir dünya
mümkün” sözünün son dönemde Pascal Lamy tarafından da sıkça kullanıldığı;
fakat kapitalistlerin “Dünyamız satılık değil” sözünü kullanamayacakları
hatırlatılarak en uygun sloganın bu olduğu belirtildi. Bazı katılımcılar, bu
sözün de tek tek tüm toplulukların sorunlarına yanıt olamayacağını ve daha
ekonomi-politik bir sloganın bulunması gerektiğini belirttilerse de çoğunluğun
üzerinde ortaklaştığı söz “dünyamız satılık değil” oldu. Bazı katılımcılar
Uluslararası Küreselleşme Karşıtları Koalisyonu adında yer alan koalisyon
sözcüğünün kafalarda karışıklık yarattığını ve katılımcıların her birinin
farklı politik görüşlere sahip olduğu gerçeğini perdelediğini, bunun yerine başka
bir söz bulunup; bulunamayacağının tartışılmasını ve önümüzdeki süreçte
bunun netleşmesini talep ettiler. Grup temsilcimiz ise,
politik farklılıklardan ötürü aynı olayın değişik gruplarca farklı
yorumlanabileceği, oysa bu enternasyonal koalisyonun ortak bir savunma ve terminoloji
geliştirmek zorunda olduğunu belirterek, balıkçılık sektörüne yapılmakta olan
devlet desteklemelerinin kaldırılması yönündeki kararın bazı “çevreci”
grupları -balık neslinin kurtulacağı düşüncesinden hareketle- sevindiriken;
koalisyon içindeki küçük balıkçıları temsil eden örgütlerin bu karardan son
derece olumsuz etkileneceği, örneğin böylesi bir durumda koalisyonun ortak
görüşünün nasıl belirleneceğinin tartışılması gerektiğini hatırlattı. Yeni raundun tek tek her
bir gündem maddesi üzerinde yapılan görüşmeler sırasında en fazla üzerinde
durulan konu “Su”yun özelleştirilmesi ve bununla ilgili GATS gelişmeleri oldu.
Canadian Council’den Maude Barlow Eylül-Ekim boyunca ve dünyada ilişkide oldukları
tüm gruplarla ortaklaşa “Dünya Su Günü” ve “Dünya Su Kampanyası”
düzenlediklerini , 2025 yılında dünyanın büyük bir bölümünün içilebilir
su’dan mahrum kalacağını, böylesi bir doğal felaketin yaşandığı sırada
su’yun tamamen sermayenin egemenliğine geçmiş olmasının doğrudan toplumsal
yaşamı tehdit eden bir durum olduğunu belirtti. DTÖ’nün bu konuda da retorik
yaptığını ve şu ana kadar hiç bir üyenin suyun özelleştirilmesi konusunda bir
taahhütte bulunmadığını beyan ettiğini belirtti. Bu beyanın tamamen yalan olduğunu
da ekleyen Maude Barlow, su’yu ticari bir meta olarak tanımlayan DTÖ’nün içine
su’yun özelleştirilmesini de eklemek üzere baskı yapan sermaye grubunun Fransız
şirketleri olduğunu, bugüne kadar imzalanan 720 adet ikili anlaşmanın içine suyun
özelleştirilmesinin de konmuş olduğunu belirtti. Ecoropa’dan Agnes
Bertrand ise su meselesinin Doha’dan çok daha önce DTÖ’ye alındığını; bunun
mimarının ise çevre hizmetlerini GATS kapsamına zorla aldıran Avrupa Birliği ve
gerisindeki Vivendi ve Suez Lyonnaise isimli iki Fransız ulusötesi şirketi olduğunu
anlattı. Bu iki şirketin dünyadaki su pazarının her yıl %8 büyüdüğünü iddia
ederek konuyu DTÖ gündemine aldırmayı başardığını belirtti. AB’nin ise
çevresel hizmetlerin piyasa ekonomisine açılması sonucunda çevresel eğitimin ve
bilincin artacağını savunduğunu oysa bu girişimin yeryüzünün
kapitalistleştirilmesinden başka bir şey olmadığını belirtti. Yakın gelecekte
dünyanın çok ciddi bir enerji krizi ile karşı karşıya kalacağını, en sürekli
enerji kaynaklarının başında da su’yun geldiğini belirten A.Bertrand, çevre,
su’yun özelleştirilmesi ve enerji başlıkları arasında çok yakın bir ilişki
olduğunu , ulusötesi şirketlerin de bu üçgene çok büyük bir ilgi gösterdiklerini
belirtti. Hükümet Satın
Almaları, Yatırımlar ve Rekabet konularındaki anlaşmalara hazırlık yapılması
amacıyla Ocak-2002’de DTÖ’nde bir Ticaret Müzakereleri Komitesi oluşturulacağı,
Komite’ye Mike Moore’un başkanlık edeceği ve Komite üyelerinin ulusötesi
şirketlerin temsilcilerinden oluşacağı belirtildi (Martin Khor). Ulusal kampanyalarda
bu meselenin teşhirine öncelik verilmesinin yerinde olacağı önerisi yapıldı.
Ayrıca yine Ocak ayında New York’ta yapılacak Dünya Ekonomik Forumu için hazırlık
yapılması ve Amerika ve Kanada’lı kitle örgütlerine protestolarda destek verilmesi
tartışıldı. Aynı tarihte ve zaten WEF’e alternatif olması amacıyla bu yıl
ikincisi düzenlenecek olan Porto Allegre’deki Dünya Sosyal Forumu’na gitmeyecek
grupların New York’taki protestolara katılıp, katılamayacağı tartışıldı. Martin Khor,
DTÖ-IMF-Tahkim ve Çok Uluslu Şirketler dörtgeninin nasıl işlediğini gösteren bir
örnek olay aktardı. Jamaika Hükümeti ABD ile bir serbest yatırım anlaşması
imzalıyor. Bu anlaşmaya konan hükümlerden biri ile de Jamaika Hükümetinin, Amerikan
yatırımcılarına zarar verecek bir yasa çıkarması yasaklanıyor. ABD’li
yatırımcılar ülkeye yatırım yapmaya ve hatta bu yatırımlarını işletmeye
başlıyorlar. Fakat ardından ülke, Asya krizinin de etkisiyle bir ekonomik darboğaza
giriyor ve IMF ile stand-by anlaşması imzalayarak Para Fonunundan kredi alıp
borçlanıyor. Ve, Stand-by anlaşması uyarınca ithalata uyguladığı gümrük
vergilerini kaldırmak zorunda bırakılıyor. İthalat engelleri ortadan kalkınca, bu
kez ABD’li şirketlerle aynı üretim alanında faaliyet gösteren ve daha düşük
maliyetle üretim yapan Japon firmalarının ürünleri Jamaika pazarlarını kuşatmaya
başlıyor. Bu rekabetle başa çıkamayan ABD’li şirketlerden bir tanesi iflas ediyor
ve ABD-Jamaika arasında yapılmış olan serbest yatırım anlaşmasının hükümleri
uyarınca Jamaika Hükümetini Uluslararası Tahkim’e dava ediyor. Dava gerekçesi ise
Hükümetin IMF dayatması sonucunda gümrük vergilerini kaldırması ve böylece
ABD’li şirkete zarar veren bir uygulamayı başlatması. Tahkim Paneli ABD’li
yatırımcının haklı, Jamaika Hükümetinin ise haksız olduğuna hükmediyor ve
Jamaika’ya muazzam bir tazminat cezasına karar veriliyor. Bu davada, Japon şirketleri
yeni Pazar buldukları için mutlu olurken, iflas eden ABD’li şirket te kayıplarını
Jamaika Devletine karşılatmış olmaktan dolayı mutlu oluyor, Jamaika halkına ise
biraz daha yoksullaşmanın dışında bir şey kalmıyordu. IMF’nin ve uluslararası
tahkim sisteminin nasıl ve kimler (şirketler) yararına ittifak içinde olduğunu açık
bir şekilde ortaya koyan bu olay, ülkemizde de yasalaşan uluslararası tahkim
sisteminin önümüzdeki süreçte nasıl işletileceğine ışık tutuyor.
T.MAI VE KÜRESELLEŞME KARŞITI ÇALIŞMA GRUBU
|