mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu


ESKİŞEHİR-BİLECİK TABİP ODASININ SSK RAPORU

 

SSK’DA YENİ DÖNEM: NE GETİRİYOR? NE GÖTÜRÜYOR?

 

 

SSK, 4792 sayılı kanunla 09.07.1945 tarihinde kurulmuştur. SSK Kanununa göre kurum Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına bağlı, özel hukuk hükümlerine tabi mali ve idari bakımdan özerk ve tüzel kişilikte bir kurumdur. Ancak kurum gerçekte siyasi iktidar tarafından yönetilmektedir. SSK Yönetim kurulu 7 kişiden oluşmaktadır ve bunlardan Genel Müdür de dahil olmak üzere 4 üyesi hükümet tarafından atama ile işbaşına gelmektedir. Yönetim Kurulu pek çok aldığı kararı bakanlık onayına sunmak zorundadır. Öte yandan Genel Kurul gerçekte sadece bir konu hakkında görüş alabilen bir danışma organıdır. Batı Avrupa ülkelerinden farklı olarak siyasi iktidarın bu kuruma hiçbir katkısı olmamasına rağmen, kurumu kendisi yönetmektedir.
SSK bugün primlerini bile toplayamayan bir işlevsiz kurum haline getirilmiştir. 1993 SSK Mali Raporunda da belirtildiği gibi SSK’nın alacağı 2.2 milyar dolardır. Eğer bu para SSK bütçesine aktarılabilseydi; 1.200.000 işçinin emekli maaşları iki kat arttırabilecek, 100 tane yeni dispanser açabilecek, 10 tane 400 yataklı hastane tüm teçhizatla donanmış halde kurabilecek veya halkına daha iyi hizmet sunabilmesi için tüm sağlık kurumlarına 3.000 hekim, 7.000 hemşire, 2.000 tıbbi sekreter, 8.000 yardımcı sağlık personeli ve teknisyen istihdam edebilecekti.
Öte yandan SSK'nın işverenlerden alması gereken prim borç tutarı 1993 yılında 32.5 trilyon liradır(2.2 Milyar Dolar=bugünkü 2,5 Katriliyon). Başka bir deyişle 1993 yılında her üç işverenden biri tarafından sigorta primlerinin ödenmediği görülmektedir.
1998 yılında ise bu işveren prim borç miktarının (sadece 1998 yılı için geçmiş borçlar gözardı edildiği bir ortamda dahi) 143 trilyona(450 milyon dolar=bugünkü 500 triliyonun üzerinde) ulaştığı düşünüldüğünde SSK'nın ekonomik olarak kimler tarafından çökertildiği açıkça görülmektedir. Dikkat edildiği taktirde SSK'ya prim borcu olan kesim bu kurumu kendisi için kaynak olarak gören sermaye kesimidir. Sermaye tabi ki siyasi iktidarların izniyle SSK'ya prim borçlarını ödememekte ve kurumu kasıtlı olarak zarara uğratmaktadır. Hükümetler mevcut borçlarını ödemeyen kesimi hukuk yasalarıyla mahkum edeceği yerde, zaman içinde prim borç afları çıkararak SSK'nın kasıtlı olarak yapılan zarara uğratma girişimlerine destek olmaktadır.
SSK'nın son beş yılda hizmet alanı çok genişlemiş, ancak çalışanlarının ve kurumun teknik olanaklarının sayısı benzer oranda bir artışa maruz kalmamıştır. SSK'nın sağlık hizmeti kapsamındaki kişi sayısı 1993 yılında 23 milyonken, 1998 yılında 32 milyona ulaşmıştır. Başka bir deyişle 1998 yılı dikkate alındığında SSK tek başına toplam ülke nüfusun % 52'sine sağlık hizmeti götürmek durumundadır. Oysa ki SSK’nın toplam 168 dispanserinde 1.500 hekim çalışmaktadır ve Türkiye genelinde bir dispanser hekimine düşen ortalama nüfus 15.000’dir.
1998 yılında tüm ülke genelinde SSK'nın sağlık hizmeti sunduğu toplam birim sayısı (bunun içine tüm hastaneleri, doğum evleri, sanatoryum, dispanser vb yapıların hepsi dahil) 513'tür. Aynı yıl bu birimlerin tümünde muayene edilen kişi sayısı 41.025.023'e ulaşmıştır. Bu rakamları oranlayacak olursak SSK'nın her bir sağlık birimine düşen hasta sayısı yaklaşık 80.000 kişidir ve son 20 yıl içinde sigortalı nüfus % 150, polikliniğe hasta başvuru sayısı % 100 artmasına rağmen hekim sayısı % 20, hemşire sayısı % 50, yardımcı personel sayısı % 10 arttırılmıştır. 1991-97 yılları arasında SSK'da hekim, ebe-hemşire ve diş hekimlerinin sorumlu oldukları nüfus değişimi Tablo I'de incelendiğinde bu dengesizlik çok daha açık görülmektedir.


TABLO I: SSK ÇALIŞANLARININ SORUMLU OLDUKLARI NÜFUSUN DEĞİŞİMİ

Yıllar

Statü

1991

1993

1995

1997

DEĞİŞİM
1991-1997 (%)

Toplam SSK'lı

3598315

3976202

4410744

5066745

40.8

SSK Kapsamındaki Nüfus

19247460

21554909

24289899

28040848

45.7

Hekim

6219

6809

7316

7524

21.0

Ebe-Hemşire

6427

6389

8641

9320

45.0

Diş Hekimi

412

424

453

500

21.4

Nüfus / Hekim

3095

3166

3320

3727

20.4

Nüfus / Ebe-Hemşire

2995

3374

2811

3009

0.5

Nüfus / Diş Hekimi

46724

50837

53620

56082

20.0


Kasıtlı olarak yaratılan bu dengesizlik nedeniyle (Türkiye nüfusunda günlük hastalanma oranının % 1 olduğu dikkate alındığında) bir dispanser hekimi hasta muayene ve tetkik işlemleri için hasta başına en fazla üç dakika zaman ayırabilmektedir. Doğaldır ki böylesi bir ortamda çalışan sağlık personelinden nitelikli bir sağlık hizmet sunumu beklenemez.
Siyasi iktidar bu tablo karşısında mevcut dengesizliği düzeltmek yerine SSK'ya yeterli kadro sağlamayarak bu süreci devam ettirmiş ve sonuçta SSK'yı personel ve fiziki yetersizlikler altında bırakmıştır. Böylesi bir durum karşısında SSK'dan özel sermayeye yeni bir kaynak aktarma yolu olan SSK dışında anlaşmalı hekim ve müessese dönemi başlamıştır.
SSK hastanelerinde önemli sorunlardan biri de hizmeti almaya gelen hastaları bıktıracak derecede uzun kuyruklardır. Bu kuyrukların nedenlerinden ilki biraz önce rakamlarla ifade etmeye çalıştığımız sağlık hizmetlerinden yararlanan nüfus sayısının artışı oranında sağlık kurumlarının altyapı ve personel sayısı arttırılmamasıdır. Ayrıca SSK yönetiminin hastalardan sigorta primine ek olarak muayene ücreti ve ilaç katkı payı almaya başlaması nedeniyle de ek kuyruklar ortaya çıkmıştır. Öte yandan ülkemizde önemli bir sorun olan çalışan personele güvensizlik nedeniyle imza ve damga sayısındaki artış ile yoğunlaşan bürokratik mekanizma başka bir kuyruk nedenidir.
Tüm bu kasıtlı çabaların yanında SSK'nın yatırım gelirleri yıllar içinde azaltılmıştır. SSK, kaynaklarını kuruluş kanununa göre milli bankalara ve devlet tahvillerine yatırmak zorundadır. Bu yol ile kaynaklar üzerinde hükümetin belirleyici etkisi sağlanmakta, kaynaklar sigortacılık anlayışının tekniklerine aykırı olarak kullanılmakta ve kaynakların önemli oranda ek gelir getirebileceği faiz katkısı olabildiğince azaltılmaktadır. SSK, bu yasal zorunluluk nedeniyle fonlarını değerlendirmek zorunda olduğu kurumlardan daima enflasyon altında faiz almış ve kaynakları reel enflasyon farkı oranında azalmıştır. Örneğin; eğer 1975-1995 arasındaki kurumun fonları enflasyon + % 5 oranında değerlendirebilseydi, kurumun kasasında bugün ek 12 milyar dolar (yaklaşık 13 katrilyon) para olacaktı.
Tabi ki bu fonların enflasyonun altında bir oranda faizlendirilmesi de kasıtlı bir seçimdir. Örneğin; 1990 yılında enflasyon % 80 oranındayken, SSK % 30 faizle 10 yıl vadeli 55 milyar liralık(160 milyon dolar=bugünkü 184 triliyon) Eximbank tahvili satmıştır. 1993 yılına kadar SSK’dan hükümete bu yol ile bugünkü değeriyle 20 milyar dolar aktarılmıştır.
Aslında tüm bu girişimlere rağmen SSK 1997 yılı hariç tutulduğunda hiçbir yıl zarar etmemiştir. Bu nedenle her ortamda iktidarlar tarafından bütçede SSK’nın yük oluşturduğu tezi kasıtlı olarak gerçeği çarpıtmadır.
Bugün SSK sadece sermayeden prim borçlarını tahsil edebilse ve gelirlerini uygun faiz oranlarıyla değerlendirip bu yol ile sermayeye aktarmasa, kendi bütçesinde açık olmasının ötesinde ekonomik olarak ülkemizin en sağlam kurumlarından biri olabilecektir. Ancak SSK, bugüne kadar iktidara gelmiş bütün hükümetlerin istekleri doğrultusunda sermayeye kaynak sağlayan, sigortalılarına niteliksiz sağlık hizmeti sunan bir kurum haline getirilmiştir.
Bu nedenlerden dolayı bugüne kadar iktidar olmuş tüm hükümetler; kasıtlı olarak sosyal güvenlik ve SSK sağlık harcamalarına hiçbir katkı yapmayarak, primleri yüksek tutup gerekli denetimleri yapmayıp kaçak işçi çalışmasına ve düşük ücret gösterimine izin vererek, prim ödemeyen işverenlere karşı hiçbir yaptırımda bulunmayarak ve SSK kaynaklarını ucuz kredi olarak kullanarak SSK hizmetlerini bir kriz içine sokmuştur.
Öte yandan dünyada sosyal güvenlik sistemleri içinde devlet katkısı olmayan tek kurum Türkiye’deki Sosyal Sigortalar Kurumudur. SSK hizmetlerinin finansmanına 1996 yılına kadar hükümetlerin hiçbir katkısı olmamıştır. Oysa ki İngiltere'nin % 44.3, Avusturya'nın % 20.3, Belçika'nın % 41.5, İspanya'nın % 20.1, İsveç'in % 37.4, Almanya'nın % 14.6, İtalya'nın % 34.5, Hollanda'nın % 12.9, Yunanistan'ın % 21.2 ve Fransa'nın % 10.6 oranında sosyal güvenlik katkıları vardır. Bu nedenle iktidarların son dönemlerde SSK’ya yaptığı katkı, ekonomiye yük olarak sunulmaktadır. Oysa ki bilerek uygulanan yanlış politikalar sonucunda hükümetin aktarmak zorunda olduğu kaynak aslında bir yük değildir, kendi hatalarının sonucudur ve aslında bu katkı sosyal devlet olmanın zorunlu bir gereğidir.
Hepimizin bildiği gibi SSK’nın gelir kaynağı sigortalı primlerdir. Bu nedenle kayıt dışı ekonomi ve işsizlik SSK için hayati önem taşır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Nihat Matkap’ın yaptığı açıklamaya göre 1995 yılında Türkiye'de sigortasız çalışan işçi sayısı 4 milyondur. Bunlar resmi rakamlardır ve gerçekte bu oranın daha fazla olduğu kesindir. Bugün için sigortasız çalışanların oranı çalışan nüfusun % 24.6-33.8 arasında değişmektedir. Bu nedenle günümüzde 2 aktif sigortalıya 1 pasif sigortalı (emekli) düşmektedir. Eğer tüm işçiler sigorta kapsamına alınırsa 4 aktif sigortalıya 1 pasif sigortalı oranı sağlanacaktır ki böyle bir sosyal güvenlik kurumunda mali sıkıntı gözlenmez. Öte yandan hükümetler bordrolarda düşük ücret ve kısa süreli çalışma bildirme uygulamalarını engellemeyerek, etkin denetim yapmayarak ve kaydadeğer ceza uygulamayarak kaçak işçi çalışmasını önlememiş ve SSK’nın krize girmesine neden olmuşlardır.
Siyasi iktidarların SSK'nın verimsiz olduğuna dair açıklamaları aslında kendi politik çıkarlarına ulaşabilmek için bir gerçeği çarpıtmaktır. Çünkü SSK, ülkemizde en verimli çalışan sağlık birimidir. Bu durum Tablo II'de görülmektedir.


TABLO II: SSK VE SAĞLIK BAKANLIĞI HASTANELERİNİN KAPASİTE KULLANIM YÖNÜNDEN KARŞILAŞTIRILMASI

PARAMETRE

Türkiye Ortalaması

SSK

Sağlık Bakanlığı

Poliklinik Sayısı / Hastane

75.000

227.000

61.000

Poliklinik Sayısı / Uzman

3832

7079

4610

Yatış / Hastane

3842

8540

3265

Hasta / Yatak

32.7

38.7

35.1

Ortalama Yatış Süresi(Gün)

6.4

6.6

5.8

Yatak İşgali (Gün)

210

257

201

Yatak İşgal Yüzdesi

57.4

70.4

55.3

Ameliyat / Hastane

1185

2720

866

Büyük Ameliyat / Hastane

498

110

341

Ameliyat / Yatak

10.1

12.3

9.3

Ameliyat Olan Hasta / Yatan Hasta

30.3

31.8

26.5


 
Tablodan da kolaylıkla görüleceği üzere SSK, tüm personel ve teknik donanım eksikliklerine rağmen sağlık bakanlığı hastanelerinden çok daha verimli çalışmaktadır. Sağlık bakanlığı hastanelerinin, fakülte ve özel hastanelerden daha verimli çalıştığı gerçeği dikkate alındığında, ülkemizde tüm eksikliklerine rağmen en verimli çalışan sağlık kurumunun SSK olduğu görülebilir. Şüphesiz ki SSK'nın bu eksikliklerine rağmen gözlenen verimliliği, çalışanlarının özverileri sayesinde gerçekleşmektedir.
Son yıllarda siyasi iktidarlarca SSK sağlık hizmetlerinin kalitesizliği gerekçe gösterilerek özel sigortacılık desteklenmektedir. Oysa ki iddia edilenin aksine özel sağlık sigortaları SSK’dan daha avantajlı değildir. Çünkü SSK’nın taahhüt ettiği sınırsız sağlık sigortası çok az sigorta tarafından bazı şartlar dahilinde karşılanmakta diğerlerinde ise hiç karşılanmamaktadır.
Özel sağlık sigortasında SSK'nın aksine o yıl içinde karşılaştığınız sağlık sorununa göre gelecek yıldaki sigorta primleriniz belirlenmektedir. Eğer çok masraf gerektiren bir hastalığa yakalandıysanız şirket sizle isterse anlaşmayı yenilememekte ve sigortanızın kesilmesine neden olmaktadır.
Ayrıca özel sağlık sigortasında SSK’da olduğunun aksine emeklilikte de prim ödeme zorunluluğu vardır. Yani sigortalı ölene kadar prim ödemek zorundadır.
Özel sağlık sigortalarında sağlık hizmetine en fazla ihtiyaç duyulacak yaş olan 50 yaşından sonra ödenecek sigorta primleri hızla yükselmektedir. SSK ile karşılaştırıldığında özel sağlık sigortasında prim oranları emeklilikte dahil olmak kaydıyla 4-28 kat daha yüksektir. Halbuki SSK hizmetlerinde, insani değerler bakımından yıllık hastalık değerlendirilmesine göre prim oranlarında değişiklik yapılmamakta ve işsiz kalmadığınız  sürece sigortanızın kesilmesi mümkün olmamaktadır. Böylesi dezavantajları olan bir sigorta sisteminin ülkemizde mevcut ekonomik sıkıntılara karşın yaşamaya çalışan insanımız için çözüm olarak sunulması dikkat çekicidir.
Tüm bu politikanın yanında siyasi iktidar tarafından sıkça kullanılan bir argümanda sosyal güvenlik sistemindeki "açık" konusudur. Günümüz itibarıyla sosyal güvenlik sisteminin nakit açığı milli gelirin yüzde 2.5'ine ulaştığı görülmektedir. Bu açık 2050 yılına kadar yüzde 10.1'e ulaşacağı öngörülmektedir.
Sosyal güvenlik sisteminin içinde bulunduğu krizin aşılabilmesi için yapılan ve adına "Sosyal Güvenlik Sistemi Yapısal Reformu" denilen tartışmalar, IMF'nin de katkılarıyla sadece emeklilik yaşına indirgenmiş ve ülkenin özgül koşulları göz ardı edilerek ekonominin yapısal nitelikli sorunlarının tartışılması önlenmiştir.
1985 nüfus sayımı sonuçlarına dayanarak yapılan kaba hesaplamalar, var olan yaş demografisi içinde, bir emekliye dokuz aktif çalışan ve prim ödeyen sigortalı olabileceğini gösterirken, bir emekliye 1.9 aktif sigortalı olduğu görülmüştür.
1996 yılı dikkate alındığında, 12 yaş ve üzerindeki ekonomik olarak aktif nüfus (toplam işgücü) 22.9 milyon kişi olup, bu toplamın 1.4 milyonu işsizdir. Geriye kalan 21.5 milyon çalışan nüfusun ise yalnızca 10.7 milyonu aktif olarak sigortalıdır. Dolayısıyla sistemde yarı yarıya kaçak vardır. Özel sektörde aktif sigortalı sayısı ise Türkiye ortalamasından düşüktür. Başka bir ifadeyle, 10.7 milyon aktif sigortalıyı, 4.5 milyon emekli ve 36.2 milyon bağımlı olmak üzere toplam 40.7 milyon kişiye fon sağlamaktadır. Emekli başına düşen aktif sigortalı sayısı 2.3 düzeyindedir.
Ayrıca sosyal güvenlik sisteminin en büyük sorunlarından biri de çocuk yaştaki istihdamın toplam istihdam içindeki göreli büyüklüğü ve büyük çoğunluğunun kayıt dışı olmasıdır. 20 yaşın altında olup da çalışanların toplam istihdam içindeki payı yüzde 14'tür. Bunların yüzde 11'i 15-19, yüzde 3'ü de 12-14 yaşları arasındadır. Yüzde 14'lük çocuk yaşı kapsamındaki kitlenin ise yalnızca yüzde 17'si sosyal güvenlik kapsamındadır.
Sosyal güvenlik sisteminin sorunlarının ana kaynağı, ulusal emek piyasalarında gözlenen kayıt dışılık ve marjinalleşme özelliklerinde yatmaktadır. Bu haliyle sosyal güvenlik kuruluşlarında gözlenen finansman krizinin aslında doğrudan doğruya iş gücü ve mal piyasalarındaki çarpıklıkların ve genel makro ekonomik dengesizliğin bir yansıması olduğu açıktır.
Sosyal güvenlik sisteminin düşük kapsamda çalışmasının nedenleri şöyle özetlenebilir:
a) Yüksek işsizlik nedeniyle, vasıfsız iş gücünün marjinal ve taşeronlaşmış işlerde çalışmak zorunda kalması,
b) Mal ve hizmet piyasalarında önemli bir yere sahip olan kayıt dışı sektör, kayıt altında olan kesimle doğrudan ve haksız rekabet içine girmekte, sonuçta kayıt altında olan sektörün endüstriyel ilişkileri de marjinalleşerek, emek piyasalarında kayıt dışı iş gücünün kullanımının yaygınlaşması,
c) Orta yaşlarda emekli olan vasıflı iş gücü, emek piyasasına dönmektedir. Bu grup düşük ücrete razı olmakta ve ortalama ücretlerin aşağı çekilmesine, kayıtlı istihdamın sürekliliğinin engellenmesine neden olmaktadır.
IMF ve Dünya Bankası'nın "sosyal güvenlik sitemindeki sağlık ve emeklilik hizmetlerinin birbirinden ayrılarak özel emekliliğin özendirilmesi" direktifi uyarınca ülkemizde önce emeklilik yaşı yükseltilerek emeklilik zorlaştırıldı. Ardından Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından SSK aleyhine kamuoyu oluşturulmaya çalışıldı. Ve şimdi de SSK'da sağlık ve sosyal güvenlik birbirinden koparılmaya çalışılarak bu yol ile; hem sermayenin kâr edeceği bir özel emeklilik alanı yaratılmak, hem de SSK güçsüzleştirilerek özelleştirilmek istenmektedir. Bu model daha önce Şili'de uygulamaya konulan "Şili Modeli"dir.
Türkiye'nin ilk kez gündemine TÜSİAD tarafından getirilen "Şili Modeli" Şili'de General Pinochet tarafından uygulamaya konulmuştu. Model herkesin kendi ödediği prim üzerinden ve istediği süre sonunda emeklilik hakkını kazanmayı öngörüyordu. Öte yandan özel emeklilik şirketlerince toplanan primler sermaye piyasasında değerlendiriliyordu. Ama bir süre sonra çalışanların sigorta primlerini ödeyemez duruma gelmeleri ve sermaye piyasasında kullanılan emeklilik fonlarının zarar etmeleri sonucunda çalışanlar emeklilik haklarını kaybetti.
Ülkemizde de emeklilik yaşının kadınlarda 58 erkelerde 60'a çıkartılması, emeklilik prim ödeme gün sayısının 5000'den 7000 güne yükseltilmesi ve prim ödeme tavanını tabanın 5 katına kadar arttırma yetkisinin hükümete verilmesi ile "reform" başladı.
Bugün ise emeklilik ve sağlık sigortalarının birbirinden ayrılması ve vergi istisnalarının tanınması yolu ile bireysel-özel emeklilik uygulamasının desteklenmesiyle devam ettirilmek istenmekte.
"Şili Modeli" uyarınca muhtemelen bugünden sonraki adımlar da "İki Ayaklı Sosyal Güvenlik Sisteminin Oluşturulması" ve "Sosyal Sigortalardan Çıkış Hakkı" olacaktır. Tüm bu uygulamalar ile yoksulluk sınırında yaşayan milyonlarca insanın sosyal güvenlik için yapacağı tasarruflar toplumun çok küçük bir azınlığı için kaynak haline getirilecektir.
Bakın bu süreç İstanbul The Marmara Oteli'nde "Küreselleşmenin Nimetleri" adlı bir panelde konuşan Mercedes Benz Şirketi Yönetim Kurulu Üyesi bay Dr. Kurt Lauk tarafından bundan tam dört yıl önce nasıl tanımlanmıştı;
"Aslında çok daha hızlı küreselleşebilirdik, fakat iki önemli engelle karşılaştık bu süreçte; demokrasi ve trilyonlarca dolar değerindeki emeklilik fonlarının kamu, yani ulus devletlerin kontrolünde olması ...
Ama artık, bizim için asıl önemli olan, finansal sermayemizi küreselleştirebilmek. Yani borsalarda işlem gören hisse senetlerimizin prim yapması ve böylece bilanço değerlerinin giderek daha da büyümesi, büyümesi ... Fakat bunun için borsalara sürekli para girişi yapılması gerekiyor ve bu parada emeklilik fonlarında yatıyor. Bu emeklilik fonları özel aracı kurumların emrine tahsisi edilecek olursa, borsalara kanalize edilecek ve biz daha da zenginleşeceğiz.
Bakın Asya sermayesi nasıl para kazanıyor. Çocuk işçi, kadın emeği, sendika, insan hakları gibi sorunlarla uğraşmıyor Asya sermayesi ve bu yüzden kâr marjları son derece yüksek. Çünkü bu bölgede ve Güney Amerika'da dikta yönetimler iş başında. Fakat biz Avrupa'da ne yapıyoruz? Yok işçi hakları, yok sendikal haklar, yok insan hakları, yok sosyal güvenlik katkı payları sonuçta da kârlarımız kuşa dönüyor. Demokrasiden vazgeçmek zorundayız."
Ve yıl 2000; kanımızca yoruma hiç de gerek olmayan bir sonucu yaşıyoruz.
Bugün uygulamaya konulan modelin esası kamu sağlık sigortalarının sağlık primi toplaması ve sağlık hizmetlerini dışardan -tercihen özel sağlık sektöründen- sağlık hizmeti satın alması esasına dayanıyor. Bu amaç resmi gazetede yayımlanan hükümetin "2000 Yılı Programı"nda şu cümlelerle ifade edilmektedir:
"SSK'nın sigortalılarına sağlık hizmeti sunması, bir taraftan hizmetten yararlananların tercih hakkını sınırlayarak tüketici tatminin yetersiz düzeyde kalmasına yol açmakta, diğer taraftan ihtisas ve çağdaş işletmecilik gerektiren tedavi hizmeti sunumunda kaynakların verimsiz kullanılmasına neden olmaktadır." (Sayfa: 114)
"... sağlık sigortası programı ile sağlık hizmeti sunumunun da ayrı ayrı yapılandırılması için gerekli mevzuat çalışması tamamlanacaktır." (Sayfa: 117)
"Sosyal güvenlik kurumlarının sağlık hizmetlerini satın alma yoluyla temini sağlanacaktır." (Sayfa: 117)
Bugüne kadar Sağlık Bakanlığı tarafından da planlanan ancak uygulamaya konulamayan bu model SSK için özel öneme sahiptir. Çünkü SSK Emekli Sandığı ve Bağ-Kur'un aksine sigortalılarına kendi sağlık kuruluşlarında sağlık hizmeti sunmaktadır. SSK'nın kendi kurumları olması dolayısıyla ödediği kişi başı sağlık harcaması 45 dolarken, Emekli Sandığı'nda bu değer 185 dolara çıkmaktadır. SSK'nın da Emekli Sandığı gibi satın alma yolu ile sağlık hizmeti vermeye kalkışması en azından prim ödeyen yurttaşların cebinden çıkacak sağlık harcamalarının dört kat artacağı anlamına gelmektedir.
Tüm bu maliyet artışlarının yanında mevcut değişikliklerin amacı sağlık birimlerini hastaya nitelikli sağlık hizmeti sunan yerler yerine kâr eden işletmeler haline dönüştürülmesini sağlamaktır. Çünkü "kamu tüzel kişiliğine haiz, idari ve mali bakımdan özerk" olarak tanımlanan sağlık işletmesinin çalışma esasını kâr-zarar hesabı oluşturmaktadır. Kurulan sağlık işletmesinin gelirlerini SSK başkanlığı bütçesinden aktarılacak kaynaklar, bağış-yardımlar ve sağlık hizmeti karşılığında elde edilen gelirler oluşturacaktır. Bu modelde mevcut sağlık birimi hastanın sağlığını öncelemekten çok, kendisine ne kadar para kazandıracağıyla ilgilenecektir. Verimlilik ve kârlılık amaçlarına ulaşmayan sağlık işletmelerinin kapatılması SSK Yönetim Kurulu'nun yetkisi dahilindedir. Bu düzenlemede de görüleceği üzere amaç hastaya sağlık hizmeti sunmak değil kâr etmek olarak planlanmıştır. Birbirleriyle rekabet zorlanan ve kârlılık ilkesiyle çalışacak olan "Sağlık İşletmeleri Modeli"nin hastalara yansıması daha iyi sağlık hizmeti de İlk bölümde özetlediğimiz şekilde bugünkü SSK krizinin nedeni aslında siyasi iktidarların bizzat kendisi olduğu halde yapılacak yeni değişiklikle de siyasi iktidarın SSK üzerindeki etkisi sürmektedir. Uygulamaya konulan değişiklikle sekiz kişilik Yönetim Kurulu'nda işçi, işveren ve emekli temsilcileri dışındaki beş üyeyi (mülki amir veya temsilcisi, belediye başkanı veya temsilcisi, işletme müdürü, başhekim, teknik ve destek hizmetleri müdürü) siyasi iktidar belirlemektedir. Demokrasinin çok köklü bir geleneğe sahip olan İngiltere'de bile Margaret Thatcher'ın Muhafazakar Parti iktidarı döneminde hayata geçirilen bu modelin sonucunda hastane yönetim kurullarının üçte ikisi iktidar partisi yandaşlarının eline geçmiştir. Türkiye'deki yansımasının çok daha fazla olacağı kanımızca açıktır. Bizce yapılacak bu düzenleme ile SSK, siyasi iktidarın hegemonyasından kurtarılmamakta, aksine iktidar etkisi yerelleştirilmekte ve pekiştirilmektedir. "Özerklik" ve "katılımcılık" sözleri ise SSK'nın özelleştirilmesi için para Yasaya göre oluşturulacak olan SSK Genel Kurulu'nun ise işletmeler haline dönüşmüş olan sağlık birimlerinin yönetim ve karar süreçlerinde herhangi bir yaptırım gücü yoktur. Üç yılda bir toplanacak olan Genel Kurul, kendi başkanını bile seçmeye yetkili değildir. Bütün yetkisi "görüş bildirmekle" sınırlandırılmıştır. Siyasi iktidar tamamen işçi ve işveren primleriyle finanse edilen ve devletin düzenli olarak hiçbir zaman katkıda bulunmadığı Sosyal Sigortalar Kurumu'ndaki siyasi vesayetini devam ettirmektedir.
Kurulacak sağlık işletmelerinde çalışacak olan personelin istihdam biçimi özel hukuk hükümlerine tabi sözleşmeli personel statüsüdür. Personelin norm kadrolarının belirlenmesi, ücretlerinin tespiti ve işlerine son verilmesi yetkisi işletme Yönetim Kurulu'na verilmektedir. Bu düzenlemenin doğal bir sonucu olarak işletme haline getirilen sağlık birimi daha fazla kâr edebilmek için gider kalemleri içinde en önemli payı oluşturan personel harcamalarını en aza indirmeyi amaçlayacaktır. Bugüne kadar ülkemizde özelleştirme yapılan kurumlarda çalışan her 10 kişiden 7'sinin işsiz kaldığı düşünüldüğünde önerilen düzenleme SSK çalışanları için işsizlik anlamına gelecektir. İşine devam etme şansına sahip olan sağlık çalışanlarının ise tüm özlük haklarını mevcut kurumlarındaki Yönetim Kurulu tarafından belirleneceği için anılan düzenlemeler ile sağlık kurumundaki yerel otorite sağlamlaşacak ve çeşitli nedenlerle personel arasında haksız uygulamalar gerçekleşecektir. Öte yandan işletmenin Yönetim Kurulu'nun kararı ile çalı Uygulamaya konulan kanun hükmünde kararnameler ve yasa tasarıları ile mevcut SSK hastanelerinin yönetimi "modernizasyon ve organizasyon" amacıyla doğrudan özel sağlık işletmelerine devredilmesi olanağı yaratılmaktadır. Bu uygulama ile onlarca yıldır prim ödeyen halkın olması gereken SSK kurumları parası olan sermayedara teslim edilmektedir. Önceki bölümde belirttiğimiz özel sağlık hizmet birimlerinin dezavantajları hatırlandığında yapılacak bu değişikliğin ülkemizde ciddi bir halk sağlığı sorunu yaratacağı açıktır. 
Sağlık işletmeleri modelinin yöneldiği ana hedef; SSK'nın sigortalılarına verdiği sağlık hizmetini kendisinin üretmekten vazgeçmesi ve satın alma yoluyla temin etmesidir. Yapılan düzenlemenin ana esası sağlıkta serbest piyasa modelidir. Getirilen modelle SSK sağlık hizmeti sunumunda bir iç piyasa yaratılmaktadır. Bu yol ile SSK sağlık hizmetleri serbest piyasa koşullarına uygun hale getirilmekte ve özelleştirilmektedir. Anılan model ile sağlık hakkı bir insan hakkı olmaktan çıkarılıp alınıp satılabilen metaya dönüştürülmektedir.
Aslında ülkemizde bu modelin uygulandığı Ankara Batıkent Has Poliklinik ve SSK Elbistan Hastanesi deneyimi bugünden yarın yaşanacak sonucu göstermektedir. Anılan her iki kurumda da hayata geçirilen bu proje başarısız olmuş ve sağlık birimlerinde yapılan düzenlemeler sonrasında kurumların sağlık hizmet kalitesi düşmüş, hem sağlık çalışanlarının hem de hastaların memnuniyeti azalmıştır. Yanlışlığı fiilen hem Şili'de hem de ülkemizde iki sağlık biriminde saptanan bir modelde ısrar edilmesini anlamamız mümkün değildir.
Bugün için SSK sağlık hizmetleri demek Türkiye’de yaşayan her iki kişiden birinin sağlığı demektir. Bu nedenle SSK probleminin düğüm noktası SSK kaynaklarının nerede ve nasıl kullanılacağına kimin karar vereceği ile ilgilidir. SSK kaynaklarının korunması ve sigortalılarının sosyal güvenlik ve sağlık ihtiyaçları lehine kullanılmasını güvenceye almak için SSK karar organlarındaki çoğunluğun prim ödeyenlerden oluşması gerekmektedir. Bu amaçla işçilerin ağırlıkta olduğu, işverenlerin, SSK çalışanlarının ve hükümetin temsil edildiği SSK Meclisi kurulmalı ve bu meclis SSK’nın en yüksek karar organı haline getirilmelidir.
SSK sağlık hizmet sunumunun niteliğinin arttırılması için önerilerimiz aşağıdaki şekilde özetlenebilir:
a) Siyasi iktidarın SSK yönetiminde tek söz sahibi olma yetkisi değiştirilmeli ve yönetimde işçi ve kurum çalışanlarının ağırlıkta olduğu, işveren temsilcilerinin de katılımıyla oluşan demokratik bir yapıya gidilmesi sağlanmalı, "yerinden yönetim" ilkesi en uç birimlerden başlayarak oluşturulmalı, oluşan bu demokratik yapı merkezi idarece denetlenmeli,
b) hastane idaresi tayin, nakil atama gibi uygulamaları terk etmeli,
c) tam gün yasa uygulaması kabul edilmeli,
d) tüm işyerlerine işyeri hekimliliği zorunluluğu uygulaması getirilmeli,
f) acil vakalar hariç sevk zinciri titizlikle uygulanmalı,
e) kurum yaptığı işin maliyet-yarar hesaplarını yapmalı ve hem kendisi hem de dışardan satın aldığı hizmet için asgari ölçüt belirlemeli,
f) personel araç-gereç ve tıbbi malzemeler konusunda standardizasyon tespit etmeli,
g) ücretsiz servis aracı, 24 saat açık kreşler, meslek içi eğitim ve sağlık hizmetinin bir ekip işi olması nedeniyle herkese eşit sosyal haklar tanınması gibi yollar ile kurum içi teşvikler arttırılmalı,
h) kurum sosyal hizmet zammı ödemelerinden kurtarılmalı,
ı) kayıt dışı sendikasız ve sigortasız işçi çalıştırılması etkin denetim ve ceza yolu ile önlenmeli,
i) primler yasal gecikme faizleriyle hızla toplanmalı,
j) ilaç tüketim savurganlığı önlenmeli,
l) SSK koruyucu sağlık hizmeti sunmaya yönelmeli,
m) özelleştirme ve taşeron uygulamalar önlenmeli,
n) sağlık çalışanlarının tümüne grevli-toplusözleşmeli sendikal hak tanınmalı ve bu yol ile hekimlerin özel çalışmalarını gönüllü olarak bırakmaları sağlanmalı,
o) SSK ile diğer sağlık kurumları arasında var olan işbirliği arttırılmalı,
ö) devlet sosyal güvenliğe genel bütçeden yeterli (Avrupa ülkelerinde bu pay ortalama % 29 dolaylarındadır) pay ayırmalı,
p) sağlık personelinde var olan istihdam eksikliği tamamlanmalıdır.
Biz Eskişehir-Bilecik Tabip Odası olarak SSK'nın bugün halkımıza verdiği sağlık hizmet sunum kalitesini onaylamıyoruz. Ancak SSK'nın bu durumdan kurtuluş yolunu onun "özerkleştirilme" adı altında özelleştirilmesinde değil, aksine SSK'yı kamu hizmeti sunan bir kurum haline getirilmesinde ve SSK'yı bugünkü duruma getiren siyasi iktidar ve sermayenin SSK yönetiminden elini çekerek SSK yönetimini halka bırakmasında görmekteyiz.
Kanımızca hükümet SSK sorununun çözümünü IMF veya Dünya Bankası ile değil, konuyla ilgili sosyal taraflar olan işçi-kamu sendikaları ile meslek örgütlerinde aramalıdır. Türk Tabipler Birliği ve Eskişehir-Bilecik Tabip Odası bu konuda sorumluluklarını yerine getirmeye kararlıdır.
Toplumsal ve kolektif çözümlere karşı bencilliği ve rekabeti yücelten bu küresel saldırıya "toplum insanına sahip çıkmalıdır", "devlet tüm yurttaşlarına eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi hizmetleri eşit, ücretsiz ve nitelikli sunmak zorundadır" yaklaşımıyla toplumun örgütlü bütün kesimleriyle beraberce karşı konulmalı ve bu yolda inandırıcı politikalar üretilmelidir. Aristo’nun deyişiyle "umut, insanın rüyası", Balzac’ın dizeleriyle "umut, cesaretin yarısı" ve Neruda’nın haykırışıyla "eylem umudun anası" ise insanca yaşayabileceğimiz bir dünyayı hep beraber kurabilmek için birazcık daha fazla umut ve emekten başka bir şeye ihtiyacımızın olmadığını düşünüyoruz.


ESKİŞEHİR-BİLECİK TABİP ODASI

sayfanın başına dön
[www.antimai.org] [bültenler] [haberler] [dağarcık] [yayınlar] [iletişim]