mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu

Zengin Kuzey, Yoksul Güneyi mi? Yoksa Sermaye Tüm Emeği mi? Sömürüyor.

 

İTALYA SOSYAL GERÇEKLİĞİ İÇİNDE MÜLK, GELİR, KAR VE ÜCRETLER

Yazan: Massimo Cassinelli – Study of capitalism/Genova

 

İtalya’nın en büyük basın organı “Corriere della Sera” gazetesi, Geçtiğimiz 15 Ocak tarihli baskısında ülkedeki ücretlerle ilgili bir tartışmayı tetikleyen bir araştırma yayınladı. Bu çalışmada yer alan bilgilerin farklı gruplarla örüldüğü düşünülebileceği için, çalışmada yapılan basitleştirmeler ve kötülemeler açıklanmak zorundadır. (Örneğin: işçilikten kaynaklanan gelirler içersine hem ücretin hem de bağımsız olarak kendi nam ve hesabına yapılan işlerin gelirlerinin dahil edilmiş olması)

 

1- Öncelikle gazeteci Geminello Alvi’nin söz konusu makalede neler anlattığına bir göz atalım. Bu değerli gazeteci, köşesinde İtalya’da (hatta bu tespitin tüm Avrupa için de geçerli olabileceği belirtiliyor) artık mülk getirisi dışında başka bir gelir olmayacağını yazıyor ve ekliyor “Bunun nedeni sadece çalışmaktan kaynaklanan gelirlerin azalıyor olması değil, aynı zamanda genel gelirlerin mülk geliri ile oranlandığında ağırlıklarının giderek azalıyor olması.” Bu savı destekleme amacıyla verilen rakamlar net kar, emeklilik geliri de dahil olmak koşuluyla gelir ve net ücretlerin 1980-1999 yıllarında milli gelir içindeki paylarından oluşuyor. Bu polemiğin ortaya çıkmasına neden olan sonuç bölümünde ise kar+gelir grubu son 20 yılda %43.8’den %59.9’a yükselirken, ücretliler grubunun %56.2’den %40.1’e düştüğü belirtiliyor.

 

Sol Sendikalardan bazıları, işçilerin gelirlerinde yaşamalarını neredeyse imkansız hale getirecek kadar korkunç düzeyde bir gerileme olduğunu bunun nedeninin ise zenginlerin gelirlerindeki muazzam artış olduğunu tartışmaya başladılar. Ancak verili durum farklı bir şeyi açığa çıkarıyordu. Hesabı basitleştirmek için bir örnekleme çalışması yapalım ve diyelim ki 1980’deki milli gelir düzeyi 1000 olsun ve bu gelirin 560’ı ücretlere ve 440’ı da kar+diğer gelirlere gidiyor olsun. Yani yüzdesel olarak bakarsak %56 (ücretlere) ile %44 (kar+gelir gruplarına) gibi bir oranla karşı karşıyayız. Eğer 20 yıl sonra 2000 yılına geldiğimizde toplam gelir 1540 olmuşsa ve bu gelirin 620’si ücretlere ve 920’si kar+gelir grubuna gidiyorsa paylaşım oranları %40 ve %60 şeklinde değişmiş demektir. Başka bir deyişle ücretli grubun milli gelirden aldığı pay 1980 yılına oranla %16 gerilerken, kar+gelir grubunun payında aynı yıla oranla %16’lık bir artış vardır. Fakat bu süreçte ücretler toplamda azalmamış, hatta %10 düzeyinde bir artış da göstermiş, ancak kar+gelir grubunun payındaki artış iki kat düzeyinde olmuştur. İşte sınıfın asıl sorunu da bu noktada başlamaktadır. Son 20 yıl boyunca sendikaların tekrar tekrar bozguna uğratılması, giderek artan siyasi karmaşaya karşın işçilerin yaşam ve çalışma koşulları ortalamada iyileşmiştir. Fakat bu durum bir olguyu daha beraberinde getirmiş ve çalışma yaşamındaki kapitalist sömürü , daha büyük bir zenginlik yaratılarak iki kat şiddetlenmiştir. İşçilerin çalışma koşulları verimlilik ritminin yoğunlaşmasıyla birlikte daha kötü bir hale gelmiş, yaşamları ve sağlık durumları ise daha büyük riskler altına girmiştir. Sosyal gerçeklik yoksulun daha yoksullaştırılması ve zenginin daha da zenginleştirilmesi şeklinde yaşanmamıştır. Kesin olan bir şey varsa o da İtalya’da yönetici sınıfların hiç bir zaman önemsemediği yoksulluk, felaket ve kabul edilemeyecek düzeyde insani trajedilerin farklı niteliklerdeki çeşitli olguların bir arada yaşandığı, eski ve köhnemiş Devlet reformizminin yanısıra bağış niteliğindeki sosyal yardım hizmetleri ya da sıcak yüzlü muhafazakarlık eğilimlerinin de bulunduğudur. Orta sınıf, üretici güçlerin sosyal ve politik görevlerini fark etmelerinden endişe duyduğu için işçi sınıfına yardım etmemektedir.

 

2- Halen yürürlükte olan gelir ve ücret politikaları 23 Temmuz 1993 tarihinde Hükümet, işverenler ve işçi sendikalarının ortaklaşarak imzaladıkları bir anlaşma uyarınca belirlenmekte olup; bu anlaşmada ücret artışlarının Hükümet tarafından öngörülen (gerçekleşen değil) enflasyon oranının altında belirlenmesi bu sosyal taraflarca kabul edilmiş ve senelerden beri de uygulanmaktadır. Bu yöntemle, ancak kaybedilenlerin yerine konması mümkün olabilmiş, fazlası ise kazanılamamıştır. Gösterilen hedef ise Avrupa emperyalizminin ortak para birliğine dahil olmak ve bu nedenle kamu harcamalarını kontrol altına almak şeklinde deklare edilmiştir. Bu süreçte, işçiler arasında güçlü bir muhalefet oluşmuş ve sol sendikalar derhal bu anlaşmaya karşı olduklarını deklare etmiş ve bu olaya “ücret kafesi” adını takmışlardır.

 

 

 

 

 

Sözleşme Ücretleri % Enflasyon %

  1993

+ 2,8 + 4,2

1994

+ 2,1 + 3,9

1995

+ 3,3 + 5,4

1996

+ 4,1 + 3,9

1997

+ 4,4 + 1,8

1998

+ 2,4 + 1,8

1999

+ 1,8 + 1,7

2000

+ 1,9 + 2,5

00/93

+ 25,2 + 28,1

 

Kaynak: ISTAT (İtalya-DİE)

 

 

 

Bu tanımlamayı yaparak işçiler, satın alma güçleri bir nebze iyileşse bile ürettikleri artı değerin belli bir bölümüne  sahip olmanın imkansız hale getirildiğini anlatmak istemişlerdir. Bir başka deyişle asıl isteklerinin daha iyi çalışma koşulları, daha kısa çalışma süreleri ve istihdam artışı olduğunu anlatmak istemişlerdir. “Corriere della Sera” gazetesinde yer alan doğru analiz de bu eğilimi doğrulamaktadır. İşçilerin 8 yıl önce sözünü edip, şiddetle karşı çıktıkları ücret kafesi üzerinden işverenler sözleşme ücretlerini bloke etmeyi başarmış ve gerek bireysel gerekse tek taraflı pazarlıklar sırasında kendilerine daha geniş bir manevra alanı yaratmışlar adına da “piyasa ücreti” demişlerdir. Piyasa Ücreti uygulaması uyuşmazlıkları keskinleştirmiş ve işçiler arasındaki rekabeti şiddetlendirmiştir. En büyükler bu arada karlarını, gelirlerini ve mülklerini en fazla arttıranlar olmuşlardır.

 

Her ne kadar yazar Alvi, bizlere Marx’ın bu tartışmaya katılmaması gerektiğini söylese de biz yine de ona başvurmak zorunda olduğumuzu hatırlatmak zorundayız. Marx, kapitalizmin temelde bir artı değer üretimi olduğunu;  üretim anlamında yapılan sermaye yatırımının (sabit sermaye ve mülk ile ölü yatırım) ücrete yapılan sermaye yatırımından (değişken sermaye) çok daha fazla büyüdüğünü ve tüm bunların verimlilikteki artış sayesinde olduğunu yazmıştı. Sonuçta büyüyen sermayedir ve bunun para mı yoksa mal şeklinde mi olduğu önemli değildir. Marx ayrıca, değişken sermaye oranının sabit sermaye oranına kıyasla azalmasının ücretlerde net bir artışın gerçekleşmesiyle çelişmeyeceğini de belirtmiştir. Ücret düzeylerinin yüksek olması normalde, daha büyük bir artı değer üretimi olduğunun belirleyici bir işaretidir ve işgücünün daha etkin bir şekilde sömürüldüğünü gösterir. Kapitalist üretim biçiminin tarihsel evrimi tanımlanmış, farklı zaman ve yerlerdeki dönüşümleri analiz edilmiş, “Kitlelerin yoksulluğu” da öngörülmüştür ancak bu, mevcut toplum düzenine getirilen Marxist eleştirinin eksenini oluşturmamaktadır. Çalışan kitlelerin yaşam koşullarının iyileşmesi bile mümkündür, fakat yoksulluğun kitleselleşmesi, barınacak bir evi, herhangi bir mülkü ve kendi yaşamını bir oranda garanti altına alacağı bir sosyal güvencesi olmayan kitlelerin sayısı dünya ölçeğinde giderek büyümektedir.

 

Dünyadaki Aktif İşgücü Nüfusu
Ülke veya Bölge 1980 (milyon) 1997 (milyon) İşgücü Artışı 97/80 (milyon)
Toplam Tarım Sanayi Hizmet
Orta Afrika

146

240

94

60

7

27

Güney Afrika

12

19

7

1

2

5

Akdeniz ve Ortadoğu

53

90

37

5

10

21

Orta Asya

110

167

57

25

9

23

Güneydoğu Asya

173

276

103

44

29

30

Hindistan

300

431

131

66

32

34

Çin

540

743

203

134

36

33

Batı Asya

16

30

14

5

3

6

Orta Amerika

36

59

23

4

4

15

Güney Amerika

41

67

26

3

8

15

Brezilya

47

76

29

0,3

6

23

Doğu Avrupa

88

89

1

-4

0

4

Rusya Federasyonu

76

78

2

-2

-1

4

Batı Avrupa

163

186

20

-4

-5

29

Kuzey Amerika

121

155

34

-0,4

3

31

Japonya

57

68

11

-2

2

12

Avustralya

10

14

4

0,1

1

3

Dünya (132 Ülke)

1989

2785(1)

796

335

146

315

Kaynak: Dünya Bankası bilgileri kullanılarak detaylandırılmıştır.

Bilgiler 132 ülke veya dünya nüfusunun %95’ini kapsamaktadır.

(1) Aynı kaynaklara göre bu 2,785 milyar kişinin yaklaşık 1 milyarı ücretlilerden oluşmaktadır.

3- Diğer yandan Alvi, finansal varlıkların hacminin yıllık ekonomik faaliyet hacmine oranının son 10 yılda %210’dan %360’a fırladığını ve hisse senetlerinin kapitalizasyon değerlerinin (Borsada işlem gören hisse fiyatı ile hissenin ait olduğu Şirketin ödenmiş sermaye payı adedi çarpımı ile bulunur) milli gelirin %40’ından %125’ine çıktığını belirtmekte ve bu eğilimin yalnızca İtalya’ya özgün bir gelişme olmadığının altını çizmektedir. Bu eğilim, İtalyan ailelerinin giderek daha fazla oranda ücret dışı gelir ve varlığa yoğunlaştıklarının bir göstergesidir. Aynı rapora göre, İtalyan halkının %7’sinin, finansal zenginliğin %44’üne sahip bulunuyor olması bazı sol sendikaların dikkatini çekmektedir. Fakat, makalenin yazarı bu görüşlere katılmamakta ve “İtalya’daki değer fazlası hazine bonolarının faizleri ve özel emeklilik sistemi sayesinde oldukça iyi bir şekilde dağılmaktadır” yorumunu yapmaktadır. Yazar, Devlete ait bir ekonomi kurumu olan CNEL’den alınan bilgilerin gayrı menkulleri de kapsadığını belirtmektedir. Bu bilgilere göre, İtalyanın en zengin  %20’si toplam varlığın %61.8’ini elinde bulundururken; geriye kalan %80’e düşen varlık toplamı ise sadece %38.2 düzeyindedir.  Yazar, bu durumun İngiltere gerçeği ile mukayese edildiğinde daha küçük bir piramitsel yoğunlaşma olduğunun altını çizmekte ancak “gelir ve mülk yeniden bir birikim sürecine girmiştir ve İtalyan toplumunun önemli bölümünün rant  ve mülke konsantre olduğu bir gerçektir” yorumunu yapmaktadır.

Sol grupların çoğu, Alvi’nin tam olarak neden bahsettiğini anlayamamış ve yazarın tespitlerini çelişik bulduklarını belirtmişlerdir. Demografik eğilimilerin sosyal şekillenmesinin ve farklı özelliklere sahip çeşitli gelirlerden oluşan benzer bir öz’ün Marxist perspektiften derinlemesine analizi tersine, işçinin bilinen bütçesinde genellikle yer alan rant getirisi, özel emeklilik sisteminden elde edilen gelir, finansal gelir v.b. bir dizi olgunun tam olarak anlaşılmasına olanak verecektir. Yaşanmakta olan bu durum, sonuç olarak beklentilerin doğmasına yol açmakta ve işçi sınıfı içersinde de davranış ve ideolojilerin toplumsal parazitliğin etkisiyle çürümesine neden olmaktadır. Enstitümüzce hazırlanan Bilgi Notlarında, esas olarak -zaman zaman anlaşılmazlığı ve düşmanlığı kışkırtan- pasif kitlelere dönük sınıf mücadelesinin dönüşümü hakkında tartışır ve iki temel faktörün sonucu olan bozgunlara değiniriz: İşçi hareketinin başındaki Sendikal Liderlik ve geniş katmanlar ile gençlerin tatmin edici bir düzeyde , sorundan kendini sıyırarak yaşamasına izin veren sosyal koşullar. Marxizm, ahlaki değerlendirmeye itibar etmez. Mesele, iyimserlik ya da kötümserlik meselesi değildir. Asıl mesele mücadele alanının bilimsel olarak analiz edilmesi ve bizlere düşen görevlerin belirlenmesidir.

 

4- Alvi, İtalyan toplumunun utanç duyulacak kadar kumarbaz bir toplum olduğuna işaret etmekte ve emeklilik fonları ile rant gelirinin büyük kısmının gerek emeği zayıflatarak, gerek toplumu tasarruftan caydırarak ve gerekse asalak davranış biçimleri yaratarak ekonomik erdemden yoksun bir biçimde elde edildiğini belirtmektedir. Alvi, orta sınıfın iki yüzyıldan beri yürüdüğü yolu geriye doğru kat ederek Adam Smith’in klasik iktisat teorisine ulaşmaktadır. Adam Smith asillerin sahip olduğu varlıktan utanç duyduğunu, çünkü tüm üretim sürecinin asaletin savurganlığı ekseninde döndüğünü söylemiş bir iktisatçıdır. Alvi, dünya pazarının bugün karşı karşıya bulunduğu rekabetin üstesinden gelebilmek ve verimsiz yatırımlarda kaybedilen muazzam miktarlardaki sermayenin reel yatırıma dönüşmesini sağlamak umuduyla burjuva ekonomistlerin babasından “verimli iş” ve “müteşebbislerin sosyal sorumluluğu” konseptlerini almıştır.

 

Alvi, azimli bir tutumla ve biliçli olarak Marx’a başvurmamıştır. Tersine, bizleri sadece sadece bugünü okumaya zorlamakta, bunu da büyük sanayiideki verimliliğin olağanüstü arttığını açıklayarak ve tüm üretim sektörlerinde giderek artan işgücü sömürüsünün işgücünün önemli bölümünün verimsiz (unproductive) kullanılmasına yol açtığını , bu durumun ise “yeni yerel kölelik” olgusunun başlamasına neden olduğunu vurgulayarak yapmaktadır. “Kapital”in ilk cildinde Marx, Adam Smith’in burjuvazi düşüncesinin sosyal sınırları üzerinde dolaşır ve bunun eleştirisini yapar ve şöyle der “Sermaye, genel anlamda Adam Smirth’in belirttiği gibi sadece işin kontrol gücünü elinde bulundurmak değildir, sermaye, ücretsiz emeğin kontrolünün elinde bulundurulmasıdır. Yaratılan ve kar, faiz, gelir v.b. biçimlerde kristalize olan her bir artı değer,özünde ücretsiz emeğin metalaştırılmasıdır.Sermayenin kendi değerliliğinin gizemi, özünde ücretsiz emeğin belli bir miktarına sahip olmakta gizlidir ”

 

Alvi, gelirin asalak biçimde ve muazzam ölçeklerde tüketilmesi ile sermayenin aşırı spekülatif alanlara yatırılmasını verimli istihdama zarar verdiği gerekçesiyle mahkum etmekte ve bu nedenle  kapitalist bir ön-işgalin yaşandığını belirtmektedir.Onun önerisi ücretlerin arttırılması olmuş ve bu da sol tarafından derhal yanlış anlaşılarak , ılımlı sendikal taleplere dolaylı bir destek olarak değerlendirilmiştir. Fakat, bunlar farklı şeylerdir. Alvi, paradoksal olarak gelir dağılımının ücret aleyhine ve kar lehine değişimini gerçekleştiren ve emeği büyük miktarlarda vergilendiren halihazırdaki merkez-sağ Hükümetlerle erozyona uğramış olan klasik iktisattaki adıyla “verimli iş”i  kurtarmaya çabalamaktadır. Alvi’nin önerileri arasında şunlar da bulunmaktadır : Harcamaların azaltılması gerekçesiyle, vergilerin kaldırılması, işçilerin sermayeye katılımının sağlanması ve bir yandan da özel emeklilik sistemlerinin yeniden organize edilmesi.

 

Özet olarak bunlar ücret konusunda demagojik ve maximalci yaklaşımlardır. Bazı sol sendika grupları bu demagojilere kanmakta ve bunları sendika yönetimlerince kabul edilen gelir politikasına karşı, kendi adil politikaları olarak lanse etmektedirler. Gerçekte ise, bu yaklaşımlar , yönetici sınıflara kendi ücretlerimiz alanında bile manevra imkanı yaratmaktadır. Böylesi bir davranış, işyerlerinde yoksulluğun artacağı hayalini kuran ve böylesi bir durumun gerektireceği biçim ve ölçekte -gerçekte henüz olgunlaşmamış- bir mücadeleyi bekleyen militanlar arasında hayal kırıklığına yol açmaktadır. Böylece Alvi, kendi çalışma arkadaşlarının gerçek sorunlarına somut bir yanıt verememekte  ve genellikle işçi sınıfının karamsar olduğu dönemlerde ortaya çıkan dayanışma ve mücadelelerin gerçek anlamını da kavrayamadığını göstermektedir.

 

 

Türkiye MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu

22 Nisan 2001