İtalya’nın
en büyük basın organı “Corriere della Sera” gazetesi, Geçtiğimiz 15 Ocak tarihli
baskısında ülkedeki ücretlerle ilgili bir tartışmayı tetikleyen bir araştırma
yayınladı. Bu çalışmada yer alan bilgilerin farklı gruplarla örüldüğü
düşünülebileceği için, çalışmada yapılan basitleştirmeler ve kötülemeler
açıklanmak zorundadır. (Örneğin: işçilikten kaynaklanan gelirler içersine hem
ücretin hem de bağımsız olarak kendi nam ve hesabına yapılan işlerin gelirlerinin
dahil edilmiş olması)
1-
Öncelikle gazeteci Geminello Alvi’nin söz konusu makalede neler anlattığına bir
göz atalım. Bu değerli gazeteci, köşesinde İtalya’da (hatta bu tespitin tüm
Avrupa için de geçerli olabileceği belirtiliyor) artık mülk getirisi dışında
başka bir gelir olmayacağını yazıyor ve ekliyor “Bunun nedeni sadece
çalışmaktan kaynaklanan gelirlerin azalıyor olması değil, aynı zamanda genel
gelirlerin mülk geliri ile oranlandığında ağırlıklarının giderek azalıyor
olması.” Bu savı destekleme amacıyla verilen rakamlar net kar, emeklilik geliri
de dahil olmak koşuluyla gelir ve net ücretlerin 1980-1999 yıllarında milli gelir
içindeki paylarından oluşuyor. Bu polemiğin ortaya çıkmasına neden olan sonuç
bölümünde ise kar+gelir grubu son 20 yılda %43.8’den %59.9’a yükselirken,
ücretliler grubunun %56.2’den %40.1’e düştüğü belirtiliyor.

Sol
Sendikalardan bazıları, işçilerin gelirlerinde yaşamalarını neredeyse imkansız
hale getirecek kadar korkunç düzeyde bir gerileme olduğunu bunun nedeninin ise
zenginlerin gelirlerindeki muazzam artış olduğunu tartışmaya başladılar. Ancak
verili durum farklı bir şeyi açığa çıkarıyordu. Hesabı basitleştirmek için bir
örnekleme çalışması yapalım ve diyelim ki 1980’deki milli gelir düzeyi 1000 olsun
ve bu gelirin 560’ı ücretlere ve 440’ı da kar+diğer gelirlere gidiyor olsun. Yani
yüzdesel olarak bakarsak %56 (ücretlere) ile %44 (kar+gelir gruplarına) gibi bir oranla
karşı karşıyayız. Eğer 20 yıl sonra 2000 yılına geldiğimizde toplam gelir 1540
olmuşsa ve bu gelirin 620’si ücretlere ve 920’si kar+gelir grubuna gidiyorsa
paylaşım oranları %40 ve %60 şeklinde değişmiş demektir. Başka bir deyişle
ücretli grubun milli gelirden aldığı pay 1980 yılına oranla %16 gerilerken,
kar+gelir grubunun payında aynı yıla oranla %16’lık bir artış vardır. Fakat bu
süreçte ücretler toplamda azalmamış, hatta %10 düzeyinde bir artış da göstermiş,
ancak kar+gelir grubunun payındaki artış iki kat düzeyinde olmuştur. İşte
sınıfın asıl sorunu da bu noktada başlamaktadır. Son 20 yıl boyunca sendikaların
tekrar tekrar bozguna uğratılması, giderek artan siyasi karmaşaya karşın işçilerin
yaşam ve çalışma koşulları ortalamada iyileşmiştir. Fakat bu durum bir olguyu daha
beraberinde getirmiş ve çalışma yaşamındaki kapitalist sömürü , daha büyük bir
zenginlik yaratılarak iki kat şiddetlenmiştir. İşçilerin çalışma koşulları
verimlilik ritminin yoğunlaşmasıyla birlikte daha kötü bir hale gelmiş, yaşamları
ve sağlık durumları ise daha büyük riskler altına girmiştir. Sosyal gerçeklik
yoksulun daha yoksullaştırılması ve zenginin daha da zenginleştirilmesi şeklinde
yaşanmamıştır. Kesin olan bir şey varsa o da İtalya’da yönetici sınıfların
hiç bir zaman önemsemediği yoksulluk, felaket ve kabul edilemeyecek düzeyde insani
trajedilerin farklı niteliklerdeki çeşitli olguların bir arada yaşandığı, eski ve
köhnemiş Devlet reformizminin yanısıra bağış niteliğindeki sosyal yardım
hizmetleri ya da sıcak yüzlü muhafazakarlık eğilimlerinin de bulunduğudur. Orta
sınıf, üretici güçlerin sosyal ve politik görevlerini fark etmelerinden endişe
duyduğu için işçi sınıfına yardım etmemektedir.
2-
Halen yürürlükte olan gelir ve ücret politikaları 23 Temmuz 1993 tarihinde Hükümet,
işverenler ve işçi sendikalarının ortaklaşarak imzaladıkları bir anlaşma
uyarınca belirlenmekte olup; bu anlaşmada ücret artışlarının Hükümet tarafından öngörülen
(gerçekleşen değil) enflasyon oranının altında belirlenmesi bu sosyal taraflarca
kabul edilmiş ve senelerden beri de uygulanmaktadır. Bu yöntemle, ancak kaybedilenlerin
yerine konması mümkün olabilmiş, fazlası ise kazanılamamıştır. Gösterilen hedef
ise Avrupa emperyalizminin ortak para birliğine dahil olmak ve bu nedenle kamu
harcamalarını kontrol altına almak şeklinde deklare edilmiştir. Bu süreçte,
işçiler arasında güçlü bir muhalefet oluşmuş ve sol sendikalar derhal bu
anlaşmaya karşı olduklarını deklare etmiş ve bu olaya “ücret kafesi” adını
takmışlardır.
|
Sözleşme
Ücretleri % |
Enflasyon
% |
1993 |
+
2,8 |
+
4,2 |
1994 |
+
2,1 |
+
3,9 |
1995 |
+
3,3 |
+
5,4 |
1996 |
+
4,1 |
+
3,9 |
1997 |
+
4,4 |
+
1,8 |
1998 |
+
2,4 |
+
1,8 |
1999 |
+
1,8 |
+
1,7 |
2000 |
+
1,9 |
+
2,5 |
00/93 |
+
25,2 |
+
28,1 |
Kaynak:
ISTAT (İtalya-DİE)
-
|

Bu
tanımlamayı yaparak işçiler, satın alma güçleri bir nebze iyileşse bile
ürettikleri artı değerin belli bir bölümüne sahip
olmanın imkansız hale getirildiğini anlatmak istemişlerdir. Bir başka deyişle asıl
isteklerinin daha iyi çalışma koşulları, daha kısa çalışma süreleri ve istihdam
artışı olduğunu anlatmak istemişlerdir. “Corriere della Sera” gazetesinde yer
alan doğru analiz de bu eğilimi doğrulamaktadır. İşçilerin 8 yıl önce sözünü
edip, şiddetle karşı çıktıkları ücret kafesi üzerinden işverenler sözleşme
ücretlerini bloke etmeyi başarmış ve gerek bireysel gerekse tek taraflı pazarlıklar
sırasında kendilerine daha geniş bir manevra alanı yaratmışlar adına da “piyasa
ücreti” demişlerdir. Piyasa Ücreti uygulaması uyuşmazlıkları keskinleştirmiş ve
işçiler arasındaki rekabeti şiddetlendirmiştir. En büyükler bu arada karlarını,
gelirlerini ve mülklerini en fazla arttıranlar olmuşlardır.
Her
ne kadar yazar Alvi, bizlere Marx’ın bu tartışmaya katılmaması gerektiğini
söylese de biz yine de ona başvurmak zorunda olduğumuzu hatırlatmak zorundayız. Marx,
kapitalizmin temelde bir artı değer üretimi olduğunu;
üretim anlamında yapılan sermaye yatırımının (sabit sermaye ve mülk ile
ölü yatırım) ücrete yapılan sermaye yatırımından (değişken sermaye) çok daha
fazla büyüdüğünü ve tüm bunların verimlilikteki artış sayesinde olduğunu
yazmıştı. Sonuçta büyüyen sermayedir ve bunun para mı yoksa mal şeklinde mi
olduğu önemli değildir. Marx ayrıca, değişken sermaye oranının sabit sermaye
oranına kıyasla azalmasının ücretlerde net bir artışın gerçekleşmesiyle
çelişmeyeceğini de belirtmiştir. Ücret düzeylerinin yüksek olması normalde, daha
büyük bir artı değer üretimi olduğunun belirleyici bir işaretidir ve işgücünün
daha etkin bir şekilde sömürüldüğünü gösterir. Kapitalist üretim biçiminin
tarihsel evrimi tanımlanmış, farklı zaman ve yerlerdeki dönüşümleri analiz
edilmiş, “Kitlelerin yoksulluğu” da öngörülmüştür ancak bu, mevcut toplum
düzenine getirilen Marxist eleştirinin eksenini oluşturmamaktadır. Çalışan
kitlelerin yaşam koşullarının iyileşmesi bile mümkündür, fakat yoksulluğun
kitleselleşmesi, barınacak bir evi, herhangi bir mülkü ve kendi yaşamını bir oranda
garanti altına alacağı bir sosyal güvencesi olmayan kitlelerin sayısı dünya
ölçeğinde giderek büyümektedir.
| Dünyadaki
Aktif İşgücü Nüfusu |
| Ülke
veya Bölge |
1980
(milyon) |
1997
(milyon) |
İşgücü
Artışı 97/80 (milyon) |
| Toplam |
Tarım |
Sanayi |
Hizmet |
| Orta
Afrika |
146 |
240 |
94 |
60 |
7 |
27 |
| Güney
Afrika |
12 |
19 |
7 |
1 |
2 |
5 |
Akdeniz
ve Ortadoğu |
53 |
90 |
37 |
5 |
10 |
21 |
| Orta
Asya |
110 |
167 |
57 |
25 |
9 |
23 |
| Güneydoğu
Asya |
173 |
276 |
103 |
44 |
29 |
30 |
| Hindistan
|
300 |
431 |
131 |
66 |
32 |
34 |
| Çin |
540 |
743 |
203 |
134 |
36 |
33 |
| Batı
Asya |
16 |
30 |
14 |
5 |
3 |
6 |
| Orta
Amerika |
36 |
59 |
23 |
4 |
4 |
15 |
| Güney
Amerika |
41 |
67 |
26 |
3 |
8 |
15 |
| Brezilya |
47 |
76 |
29 |
0,3 |
6 |
23 |
| Doğu
Avrupa |
88 |
89 |
1 |
-4 |
0 |
4 |
| Rusya
Federasyonu |
76 |
78 |
2 |
-2 |
-1 |
4 |
| Batı
Avrupa |
163 |
186 |
20 |
-4 |
-5 |
29 |
| Kuzey
Amerika |
121 |
155 |
34 |
-0,4 |
3 |
31 |
| Japonya |
57 |
68 |
11 |
-2 |
2 |
12 |
| Avustralya |
10 |
14 |
4 |
0,1 |
1 |
3 |
| Dünya
(132 Ülke) |
1989 |
2785(1) |
796 |
335 |
146 |
315 |
Kaynak:
Dünya Bankası bilgileri kullanılarak detaylandırılmıştır.
Bilgiler
132 ülke veya dünya nüfusunun %95’ini kapsamaktadır.
(1)
Aynı kaynaklara göre bu 2,785 milyar kişinin yaklaşık 1 milyarı ücretlilerden
oluşmaktadır. |
3-
Diğer yandan Alvi, finansal varlıkların hacminin yıllık ekonomik faaliyet hacmine
oranının son 10 yılda %210’dan %360’a fırladığını ve hisse senetlerinin
kapitalizasyon değerlerinin (Borsada işlem gören hisse fiyatı ile hissenin ait olduğu
Şirketin ödenmiş sermaye payı adedi çarpımı ile bulunur) milli gelirin %40’ından
%125’ine çıktığını belirtmekte ve bu eğilimin yalnızca İtalya’ya özgün bir
gelişme olmadığının altını çizmektedir. Bu eğilim, İtalyan ailelerinin giderek
daha fazla oranda ücret dışı gelir ve varlığa yoğunlaştıklarının bir
göstergesidir. Aynı rapora göre, İtalyan halkının %7’sinin, finansal zenginliğin
%44’üne sahip bulunuyor olması bazı sol sendikaların dikkatini çekmektedir. Fakat,
makalenin yazarı bu görüşlere katılmamakta ve “İtalya’daki değer fazlası
hazine bonolarının faizleri ve özel emeklilik sistemi sayesinde oldukça iyi bir
şekilde dağılmaktadır” yorumunu yapmaktadır. Yazar, Devlete ait bir ekonomi
kurumu olan CNEL’den alınan bilgilerin gayrı menkulleri de kapsadığını
belirtmektedir. Bu bilgilere göre, İtalyanın en zengin
%20’si toplam varlığın %61.8’ini elinde bulundururken; geriye kalan %80’e
düşen varlık toplamı ise sadece %38.2 düzeyindedir.
Yazar, bu durumun İngiltere gerçeği ile mukayese edildiğinde daha küçük bir
piramitsel yoğunlaşma olduğunun altını çizmekte ancak “gelir ve mülk yeniden
bir birikim sürecine girmiştir ve İtalyan toplumunun önemli bölümünün rant ve mülke konsantre olduğu bir gerçektir” yorumunu
yapmaktadır.
Sol
grupların çoğu, Alvi’nin tam olarak neden bahsettiğini anlayamamış ve yazarın
tespitlerini çelişik bulduklarını belirtmişlerdir. Demografik eğilimilerin sosyal
şekillenmesinin ve farklı özelliklere sahip çeşitli gelirlerden oluşan benzer bir
öz’ün Marxist perspektiften derinlemesine analizi tersine, işçinin bilinen
bütçesinde genellikle yer alan rant getirisi, özel emeklilik sisteminden elde edilen
gelir, finansal gelir v.b. bir dizi olgunun tam olarak anlaşılmasına olanak verecektir.
Yaşanmakta olan bu durum, sonuç olarak beklentilerin doğmasına yol açmakta ve işçi
sınıfı içersinde de davranış ve ideolojilerin toplumsal parazitliğin etkisiyle
çürümesine neden olmaktadır. Enstitümüzce hazırlanan Bilgi Notlarında, esas olarak
-zaman zaman anlaşılmazlığı ve düşmanlığı kışkırtan- pasif kitlelere dönük
sınıf mücadelesinin dönüşümü hakkında tartışır ve iki temel faktörün sonucu
olan bozgunlara değiniriz: İşçi hareketinin başındaki Sendikal Liderlik ve geniş
katmanlar ile gençlerin tatmin edici bir düzeyde , sorundan kendini sıyırarak
yaşamasına izin veren sosyal koşullar. Marxizm, ahlaki değerlendirmeye itibar etmez.
Mesele, iyimserlik ya da kötümserlik meselesi değildir. Asıl mesele mücadele
alanının bilimsel olarak analiz edilmesi ve bizlere düşen görevlerin belirlenmesidir.
4-
Alvi, İtalyan toplumunun utanç duyulacak kadar kumarbaz bir toplum olduğuna işaret
etmekte ve emeklilik fonları ile rant gelirinin büyük kısmının gerek emeği
zayıflatarak, gerek toplumu tasarruftan caydırarak ve gerekse asalak davranış
biçimleri yaratarak ekonomik erdemden yoksun bir biçimde elde edildiğini
belirtmektedir. Alvi, orta sınıfın iki yüzyıldan beri yürüdüğü yolu geriye
doğru kat ederek Adam Smith’in klasik iktisat teorisine ulaşmaktadır. Adam Smith
asillerin sahip olduğu varlıktan utanç duyduğunu, çünkü tüm üretim sürecinin
asaletin savurganlığı ekseninde döndüğünü söylemiş bir iktisatçıdır. Alvi,
dünya pazarının bugün karşı karşıya bulunduğu rekabetin üstesinden gelebilmek ve
verimsiz yatırımlarda kaybedilen muazzam miktarlardaki sermayenin reel yatırıma
dönüşmesini sağlamak umuduyla burjuva ekonomistlerin babasından “verimli iş” ve
“müteşebbislerin sosyal sorumluluğu” konseptlerini almıştır.
Alvi,
azimli bir tutumla ve biliçli olarak Marx’a başvurmamıştır. Tersine, bizleri sadece
sadece bugünü okumaya zorlamakta, bunu da büyük sanayiideki verimliliğin
olağanüstü arttığını açıklayarak ve tüm üretim sektörlerinde giderek artan
işgücü sömürüsünün işgücünün önemli bölümünün verimsiz (unproductive)
kullanılmasına yol açtığını , bu durumun ise “yeni yerel kölelik” olgusunun
başlamasına neden olduğunu vurgulayarak yapmaktadır. “Kapital”in ilk cildinde
Marx, Adam Smith’in burjuvazi düşüncesinin sosyal sınırları üzerinde dolaşır ve
bunun eleştirisini yapar ve şöyle der “Sermaye, genel anlamda Adam Smirth’in
belirttiği gibi sadece işin kontrol gücünü elinde bulundurmak değildir, sermaye,
ücretsiz emeğin kontrolünün elinde bulundurulmasıdır. Yaratılan ve kar, faiz, gelir
v.b. biçimlerde kristalize olan her bir artı değer,özünde ücretsiz emeğin
metalaştırılmasıdır.Sermayenin kendi değerliliğinin gizemi, özünde ücretsiz
emeğin belli bir miktarına sahip olmakta gizlidir ”
Alvi,
gelirin asalak biçimde ve muazzam ölçeklerde tüketilmesi ile sermayenin aşırı
spekülatif alanlara yatırılmasını verimli istihdama zarar verdiği gerekçesiyle
mahkum etmekte ve bu nedenle kapitalist bir
ön-işgalin yaşandığını belirtmektedir.Onun önerisi ücretlerin arttırılması
olmuş ve bu da sol tarafından derhal yanlış anlaşılarak , ılımlı sendikal
taleplere dolaylı bir destek olarak değerlendirilmiştir. Fakat, bunlar farklı
şeylerdir. Alvi, paradoksal olarak gelir dağılımının ücret aleyhine ve kar lehine
değişimini gerçekleştiren ve emeği büyük miktarlarda vergilendiren halihazırdaki
merkez-sağ Hükümetlerle erozyona uğramış olan klasik iktisattaki adıyla “verimli
iş”i kurtarmaya çabalamaktadır.
Alvi’nin önerileri arasında şunlar da bulunmaktadır : Harcamaların azaltılması
gerekçesiyle, vergilerin kaldırılması, işçilerin sermayeye katılımının
sağlanması ve bir yandan da özel emeklilik sistemlerinin yeniden organize edilmesi.
Özet
olarak bunlar ücret konusunda demagojik ve maximalci yaklaşımlardır. Bazı sol sendika
grupları bu demagojilere kanmakta ve bunları sendika yönetimlerince kabul edilen gelir
politikasına karşı, kendi adil politikaları olarak lanse etmektedirler. Gerçekte ise,
bu yaklaşımlar , yönetici sınıflara kendi ücretlerimiz alanında bile manevra
imkanı yaratmaktadır. Böylesi bir davranış, işyerlerinde yoksulluğun artacağı
hayalini kuran ve böylesi bir durumun gerektireceği biçim ve ölçekte -gerçekte
henüz olgunlaşmamış- bir mücadeleyi bekleyen militanlar arasında hayal
kırıklığına yol açmaktadır. Böylece Alvi, kendi çalışma arkadaşlarının
gerçek sorunlarına somut bir yanıt verememekte ve
genellikle işçi sınıfının karamsar olduğu dönemlerde ortaya çıkan dayanışma ve
mücadelelerin gerçek anlamını da kavrayamadığını göstermektedir.
Türkiye
MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu
22 Nisan 2001