mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu


Bugüne Gelindiğinde, Manifesto Üzerine Bazı Görüşler

 

Manifestonun “Burjuvazi ve proleterya” başlıklı birinci bölümünde Marx, burjuvazinin yeni sosyal hegemonyası ile onun kapitalist üretim tarzının en temel sonuçlarını tanımlamaktadır:

1)      Burjuvazi, modern sanayii yaratmış ve bunu, üretici güçleri tüm önceki nesillerin birlikte oluşturduğundan daha fazla üretici güç yaratmak suretiyle gerçekleştirmiştir.

2)      Burjuvazi, dünya piyasasaını ve bunun sonucu olarakta ulusların evrensel bazda birbirine bağımlılığını yaratmıştır.

3)      Burjuvazi, toplumu dünya çapında ve radikal olarak değiştirip, dönüştürmüş ve bunu, eski sınıfları yok edip, yerlerine burjuvazi ve proleterya arasında yeni sınıfsal bölünmeleri koyarak sağlamıştır.

4)      Ancak, kapitalizm toplumu ve toplumsal üretici güçleri değiştirmek için ele alır almaz, burjuvazi, sistemin daha fazla gelişmesi önünde bir engel olarak ortaya çıkmıştır.

5)      Burjuvaziyi feaodal sınıflara karşı verdiği mücadelelerde desteklemek zorunda olan proleterya, ardından da kendi komünist devrimine devam etmektedir.

 

   ---------------------------- 

Marx’ın 150 yıl önce hemen hemen mükemmel denebilecek düzeyde tanımladığı gibi kapitalizmin küresel gelişimi, halen birebir yaşamakta olduğumuz, gözlerimizin önünde cereyan etmekte olan tarihsel bir süreçtir. Marx’ın tek hatası, bu sürece ulaşmanın çok daha uzun bir zaman alacağı ve çok çeşitli nesillerce süreceğini düşünmesi olabilir, ancak tanımladığı ana eğilimlerde hiç bir farklılaşma olmamıştır.

 

Peki, dünya Marx’ın öngördüğü şekilde mi değişmektedir? Bugüne kadar böyle olmuş ve değişim halen de aynı yöndedir.

 

Kentleşme = Kapitalist gelişim  

 

1-     Modern sanayii ve üretici güçler

2-      Dünya piyasası ve evrensel iç-bağımlıklık ya da “küreselleşme”. Bunlar, bugün yüzümüzü hangi yöne çevirsek, neye baksak, ne işitsek ve hatta neyle uğraşsak karşımıza çıkan, yaşamımızın en temel gerçekleri haline gelmişlerdir.

3-      Toplumun iki modern sınıfta kutuplaşması, burjuvazi ve proleterya, bazı araştırmaları ve derinlemesine incelemeleri gerekli kılmaktadır, çünkü bu konuda üzerinde ortaklaşılmış bir görüş bulunmamaktadır. Bu teze karşı ileri sürülen iki temel tez vardır. Birinci tez, gelişmekte olan ülkelerde pre-kapitalist köylülüğün kaybolmaya başladığını inkar eder. İkinci tez, sanayileşmiş ülkelerde toplumun kutuplaşmadığını ve tersine orta sınıfın genişlediği ve içersine toplumun daha geniş kesimlerini dahil ettiği yönünde eğilimler olduğunu savunur.

 

Marx, burjuva üretim tarzının, muazzam üretim ve malların ucuzlamasının sağladığı güçle genişleyeceğini ve küçük kasabalardaki esnaf loncaları, feodal serfler ile karın tokluğuna, tarımda çalıştırılan yoksul köylüler gibi eski üretim tarzında üretim yapan güçleri tasfiye edeceğini söylemektedir.

 

Kapitalist gelişim sürecinin yol açtığı, inkar edilemeyecek ilk demografik eğilim kent nüfusundaki muazzam artış ve nüfusun hızxla kırdan kente göç etmesidir.

 

·        1950-2000 dönemindeki 50 yılda dünyadaki kent nüfusu 4 katına yükselerek, 750 milyondan, 2,876 milyon kişiye çıkmıştır.

·        İki nesillik bir toplam yaşam süresi içinde, 3.5 milyarlık dünya nüfusunun %60 kadarı kentlerde yaşamaya başlamıştır.

·        Kent nüfusunun dünya toplam nüfusu içindeki payı, %30’ların altındayken, bugün %47.5 düzeylerine yükselmiştir.

·        Gelişmekte olan ülkelerde kent nüfusu toplam nüfusun 1/6’sından 2/5’ine yükselmiş; gelişmiş ülkelerde ise 1/ 2’den 3/4 ‘e yükselmiştir.

·        Gelişmekte olan ülkelerin kentsel nüfusu 6.6 kat artarken, gelişmiş ülkelerde bu oran 2 kat kadardır.

·        Kuşkusuz bu süreçte kırsal kesim nüfusunda da dünya çapında bir artış gözlenmiştir, ancak veriler kent nüfus artış oranının çok gerisinde kalmıştır. 2000 yılı itibarıyla kırsal kesim nüfus artışı 1950 yılına oranla 1.8 katına çıkmışken, kent nüfusu 3.8 katına ulaşmıştır.

·        Gelişmiş ülkelerde kırsal kesim nüfusunun ciddi oranda gerilediğini gösteren çok fazla veri bulunmaktadır

·        Ancak gelişmekte olan ülkelerdeki kırsal nüfus artışı yavaşlamakta olup; 1950-80 arasında her on yıllık artış %20 civarındayken, 1995-2000 arasındaki 5 yıllık dönemde %5.2’ye gerilemiş bulunmaktadır. Bu bağlamda, Afrika’da nüfus artış oranı son on yılda hala %17’lerde seyrederken, Latin Amerika’da (0) düzeyinde gerçekleşmiştir.

·        Bu gelişmelere karşın, kent nüfusundaki artış yüzdesi genel nüfus artışındaki azalmadan çok az etkilenmiş ve yüksek büyüme oranlarını sürdürmeye devam etmektedir.

Her iki olgusal gelişme de (gerek nüfus artış hızının yavaşlaması gerekse kent nüfusundaki artışın devam etmesi) kapitalist gelişim sürecinin sonuçlarıdır. Sistem, tarım kesiminde milyonlarca insanı tarımsal üretimin dışına iterken, bu göç, emek talebinin arttığı kentlere yöneltilmiştir. Zengin çiftçilerin büyük bir sermaye birikimine ulaşmaya başlaması ile birlikte makinalı ve kimyasal tarımın uygulanmaya başlaması tarımsal verimliliğin muazzam ölçeklerde artmasına ve her on yoksul köylüden 9’unun tarım üretimi dışına itilmesine yol açmıştır. Bu, vadesini tamamlayıncaya kadar on yıllar alacak ezici bir süreçtir.

 

Tarımdan sanayii ve hizmetlere 

 

Marx’ın öngördüğü gibi, kırsal feodal ilişkiler dünya çapında bir emek piyasasının oluşmasıyla birlikte marjinalize olmaktadır. Fakat, gelişmekte olan ülkelerdeki bağımsız küçük çifçiler ve köylüler büyük bir direnç göstermektedirler. Benzer bir tartışma geride bıraktığımız yüzyılın sonlarında, Avrupa’daki Marxist ekol içinde de yapılmıştı : “köylülüğün kaderi” . Bazı sosyal demokratlar, köylü kesiminin toplumun en geniş grubu olarak kalmaya devam edeceklerini düşünüyorlardı.

Yüzyıllık kapitalist gelişim süreci, tarımdaki parçalanmanın önüne geçebilecek hiç bir gücün olmadığını şüphe bırakmayacak şekilde göstermiştir. En fazla sanayileşmiş ülkelerin tamamında tarımda istihdam edilen işgücü nüfusu, toplamın %5 ila 10’nu geçmemektedir. Ve bu süre çeşitli nesillerin 10 larca yılına mal olmuştur. 

Gelişmekte olan ülkelerin ekonomileri, eski kapitalist ülkelerin benzer kalkınma sürecinde gerçekleştirdiklerinden çok daha hızlı büyümektedir, çünkü daha başlangıçta çok daha güçlü teknolojileri kullanabilmektedirler. Bununla birlikte, bu ülkelerin sosyal değişimleri için de onlarca yıl geçmesi gerekmektedir. Tarımdaki iş gücü dünya ölçeğinde yarıdan fazla azalmıştır fakat bin yılın sonunda hala düşük bir oranda da olsa büyümeye devam etmektedir. Çünkü, kırsalda doğan bebek sayısı artışı, kırdan kente göç eden köylü nüfusun göç sonrasındaki bebek sayısı artışından daha yüksektir.

Tarımsal faaliyetten tarım dışı faaliyete yöneliş, kentleşme olgusundan daha geniş çapta devam etmektedir. Kırsal kesimde de bazı imalat faaliyetleri gelişmekte ve halkların bir bölümü hala köylerde yaşayıp, çalışmak için küçük kentlere ya da kasabalara gidebilmektedir. Bu nedenle, tarımda parçalanma süreci, kentleşme sürecinden daha ileridedir.

 

FAO-Dünya Gıda Örgütünün tahminlerine göre, 2000 yılı itibarıyla dünya nüfusunun %52’sinin hala kırsalda yaşıyor olacağı şeklinde görünmesine rağmen; 1999 yılında tarımdan geçinen dünya nüfusu %43, tarımda çalışan nüfus ise sadece %45 di. 1960’dan bu yana her on yılda dünya nüfusunun %4’ü tarımsal faaliyetten koparak, tarım dışı faaliyetlere yönelmiştir.

 

Tarım ürünlerinin önde gelen ihracatçısı ABD’nde nüfusun sadece %2.2’si tarımda çalışmaktadır; Avrupa’da bu oran %7.5 olup, halen güney ve doğu ülkelerinde gerileme devam etmektedir; Latin Amerika’da %20; diğer gelişmekte olan ülkelerde toplam işgücünün yarısına yakındır. Diğer yandan tahminde bulunulamayan ve hem tarımda hem tarım dışı sektörlerde çalışan yüz milyonlarca insanın olduğu da göz ardı edilmemelidir. FAO’nun istatistiklerine göre, dünyada tarımda çalışan aktif nüfus halen büyümeye devam etmektedir, fakat yıllık büyüme oranı (1990’lı yıllarda) sadece %0,7 olmuştur ve bu oran 70’li yılların yarısından daha azdır. Öte yandan, tarım dışı faaliyetlerde çalışan aktif nüfustaki büyüme yıllık %2.4 ile tarımda çalışanların artış oranının 3 katı kadardır.

 

Özetle, 80’lerden bu yana insanlığın çoğunluğu artık tarlalarda toprakla uğraşmıyor, bunun yerine fabrikalarda, bürolarda, ağır işlerde çalışarak, tarım dışı faaliyetlerden geçimini sağlamaya çalışıyor ve bu nüfus günden güne büyüyor, büyüyor ve büyüyor. Bu saptamaları Marxist perspektiften okuduğumuzda ise, komünizme ulaşmanın bugün, 1848’de olduğundan çok daha mümkün olduğunu görüyoruz.

 

Görece daha geri kalmış ülkelerde kapitalist gelişim sürecinin özellikle tarımdan tarım dışı faaliyetlere kayış ile birlikte daha hızlı yaşanması, kitlelerin yaşam koşullarında da bir iyileşme olduğu genelleştirmesine olanak vermiyor. Köylülerin topraklarını terk ederek büyük kentlere göç ediş sebebi, sadece koşullarının artık dayanılmaz ağırlaşmış olması; köylerden kentlere göç eden yüzlerce milyon insan üçüncü dünyanın varoşlarında, gecekondu mahallerinde kara borsa ve kayıt dışı ekonomi koşullarında sadece yaşamlarını sürdürmeye yetecek kadar bir para ile ve çok ağır koşullarda geçimlerini sağlamaya çalışıyorlar. Ancak kapitalist bakış açısından yaklaşıldığında, şüphesiz bu durum ciddi bir gelişmeyi gösteriyor. Çünkü, kapitalistler için daha önceleri ulaşılmaz olan emek gücü, artık el altında ve sömürülmeye hazır, üstelik tıpkı Marx’ın işaret ettiği gibi yaratılan yedek işgücü ordusu sayesinde ücret düzeylerinin giderek daha aşağıya çekilmesine katkıda bulunuyor. Kayıtlı ekonomide düzenli ve sürekli bir iş bulma şansına sahip olanlar, Engels’in 1840’ların İngiltere’sinde anlattığı koşullara benzeyen koşul ve ücretleri kabul etmek zorunda. Bu durum, bu emekçilerin iş verenlerine dünya ortalamasından daha yüksek oranlarda kar elde etme ve daha fazla sermaye birikimine ulaşma olanağı sağlıyor.

Fakat, proleteryanın bakış açısından da bu durum bir gelişmeye denk düşüyor.

Marx, “Burjuvazi, ülkeleri kasaba kurallarına maruz bırakır. Devasa kentler yaratır, kent nüfusunu kırsal nüfusa göre büyük oranda arttırır ve böylece toplumun önemli bölümünü kırsala has bilinçsizlikten kurtarmış olur.” demektedir. Başka bir deyişle, bu çelişkili süreç üzerinden proleterya üretici güçlerin çoğunluğunu oluşturacak yönde çoğalır, genişler ve komünizm açısından gerekli olan üretici güçler yaratılmış olur.

 

Proleterleşme

 

Gerçekte, kırdan kente yaşanan göç sonucu tarım dışı faaliyetlerde yaşanan gelişme toplumsal ve sınıfsal dönüşüm süreci ile aynı zamana denk düşer. Özellikle daha üst tabakaya ait köylü sınıfı başta olmak üzere kente göç eden nüfusun bir bölümü kendi işini kurma gücüne sahip olabilir fakat, göç edenlerin çoğunluğu tarımdaki bağımsız işçilik statüsünden sanayii veya hizmet sektörlerinde bir artı değer üreticisi olarak ücret veya maaş karşılığında ve bu kez bağımlı bir şekilde çalışmaya başlar. Tarım dışı sektörlerde bir maaş karşılığında çalışma, gerçekte, üretken faaliyetin sosyal formuna egemen olmaktan uzaktır. Marx’ın öngördüğü gibi, serbest ticaret loncaların korunmasını yok etmiştir (ancak belli bazı ülkelerde ve belli bazı hizmet kategorileri hukuki koruma elde etmişlerdir- örnek: İtalya’daki avukatların konumu) . Küçük sanayii ve hizmet üretimi henüz ortadan kalkmamıştır ve hala yeni oluşan sektörlerdeki rekabet sayesinde yeniden oluşmaktadır, fakat ekonomik yoğunlaşma süreci bu küçük işletmelerin rolünü ve toplumsal önemini azaltmaktadır. Sanayileşen bütün ülkeler bu yoldan geçmeye mecburdurlar.

 

Ne yazık ki, gelişmekte olan ülkelerin pek çoğunda ücretli işçilerin sayısına ilişkin sağlıklı veriler bulunmamaktadır ve bu nedenle, proleteryanın dünya çapında boyutları ve dağılımı konusunda bir tablo oluşturabilecek bilgiler toplanamamaktadır. Fakat, proleterleşme sürecinin, kentleşme süreci ile tarımdışı üretim faaliyetlerinde çalışanların sayısının tarımda çalışanlar sayısına oranla artışı olgusuna paralel bir yol izlediği inkar edilemeyecek verilerle ortada olan gerçeklerdir. Her bir bölge kendi içinde ele alındığında bir tek Güney Afrika haricinde bütün bölgelerde tarım nüfusunun endüstri ve hizmet alanlarında çalışanlar nüfusundan çok daha az arttığı görülmektedir. Kaba bir tahminle ve her dört endüstri işçisine karşı 3 çalışanın, her 3 hizmet çalışanına karşı 2 işçinin çalıştığı varsayımından hareketle 1 milyar civarında tarım-dışı faaliyetlerde çalışan sayısına ulaşılmaktadır ve bu da çalışanlar sayısının yılda ortalama 25 milyon artışına denk düşer. Bu sayıya, bir kaç yüz milyon kadar da tarımdaki ücretli çalışanların eklenmesi gerekir.

 

Proleterya, henüz küresel işgücü içinde çoğunluğa ulaşmamış olabilir fakat Avrupa’da bir kaç ülkede modern bir sanayi sınıfının ortaya çıkışından sadece iki yüz yıl sonra bugünkü nesil, proleteryanın dünya işgücü içinde çoğunluğa ulaştığını görebilecektir. Bu süreç her ne kadar Marx’ın öngördüğünden daha uzun bir zaman almış olsa da yine de bir tarihsel süreç olması bakımından kısa sayılabilir.

 

Aynı sürecin bir başka tarafı da, toplumun proleterya ve burjuvazi arasındaki kutuplaşması; pre-kapitalist sınıflar kaybolurken kapitalin yoğunlaşmasıdır.

 

Kapitalizmin daha kıdemli olduğu ülkelerde işgücünün %90’a yakın kısmını çalışanlar oluşturmaktadır. Geriye kalan %10 ise işverenler, kendi nam ve hesabına çalışanlar ve aile işçilerinden oluşmaktadır. Marx’ın öngördüğü gibi toplum, az sayıdaki üretim araçlarına sahip bir grup ile kendi emek gücünü bir ücret ya da maaş karşılığında satan büyük bir çoğunluk arasında kutuplaşmıştır.

 

Japonya’da oranlar hemen hemen bu düzeylerdedir. İspanya’da tarım istihdamının azalmasının etkisiyle proleterleşme düzeyi artmaktadır. İtalya sanayileşmiş ülkelerde bu sürece direnen tek “anormal” ülke olma özelliğini halen korumaktadır. Çünkü İtalya’da küçük burjuvazi hala sermaye yoğunlaşması sürecine karşı direnmektedir. İtalya’da küçük burjuvazi tarih boyunca  tüm parlamento partileri üzerinde şart koşma gücüne sahip ola gelmiş ve bu güç küçük burjuvazinin rekabete karşı devlet koruması altına alınması yönünde kullanılagelmiştir. Bu anormal gelişim, İtalyan ekonomisi açısından bir zafiyet olarak yorumlanmakta ve büyük, emperyalist İtalyan sermayesinin dünya piyasalarında rekabet etme çabalarına zarar vermektedir. Bu durum, siyasi “istikrarsızlığın” da kaynağını oluşturmaktadır. 

 

Küçük Burjuva ve orta sınıf :

 

Burjuva sosyolojisinde sıkça kullanılan “orta sınıf” tabiri ile genellikle gelir düzeyi tanımlanır. Marx ise, sınıfları üretim ilişkileri temelinde tanımlar: üretim araçlarına sahip olan ya da kontrolünü elinde bulunduranlar burjuvazi sınıfını oluştururlar. Bu sınıf içersinde yer alan -kendi nam ve hesabına çalışan- küçük burjuva geçimini kendi işi üzerinden sağlar; kapitalist ise ücretli emeğin üretimine el koyarak, artık değer sömürüsü ile yaşamını sürdürür. İşte kendi emek gücünü ücret karşılığında kapitaliste satanlar proleterya sınıfını oluştururlar. Proleteryanın bir bölümü, küçük burjuvadan daha fazla para kazanıyor olabilir. Fakat ücretli emek sermaye tarafından sömürülür ve yarattığı artık değere kapital tarafından el konurken kendisini sermaye ile objektif, doğrudan bir husumet içinde bulur, küçük burjuva bunu yaşamaz. Bu nedenle bilimsel bir perspektiften yaklaşıldığında, “orta sınıf” konsepti reddedilmek zorundadır, çünkü bu sınıf farklı sınıflara ait fakat aynı kategorideki insanlarla karışmış durumdadır.

Gerçek sosyal formasyonlar içersinde proleteryanın; homojen bir grup olmaktan uzak, gelir düzeyi, meslek ve diğer faktörlerden ötürü heterojen olduğu doğrudur. Zengin emperyalist ülkelerdeki proleteryanın bazı katmanları çok kalabalık, burjuvazi tarafından ayrıcalıklandırılmış ve kirletilmiş olabilir. Bunun bedeli, dünya proleteryasının daha düşük katmanları tarafından ödenmektedir. Bu nedenle, gelişmiş ülkelerdeki üst katman proleterya burjuva tarzı bir yaşam sürdürebilir, küçük burjuva ideolojilerini benimsemiş olabilir. Kuşkusuz bu durum zengin ülkelerdeki Marxist partiler için sorun yaratacaktır fakat, proleterya ve burjuvazi arasındaki toplumun dünya çapındaki kutuplaşmasına ilişkin stratejik perspektifi değiştirmeyecektir.

“Bugün burjuvazi ile yüz yüze olan bütün sınıflar içinde, gerçek anlamda devrimci olan tek sınıf proleteryadır. Diğer sınıflar modern endüstri içinde çürüyüp, yok olacak ve proleterya modern endüstrinin özel ve temel tek ürünü olarak kalacaktır.Daha düşük orta sınıf, küçük imalatçı, dükkan sahipleri, esnaf, köylü tüm bu gruplar orta sınıfın fraksiyonları olarak varlıklarını sürdürebilmek için burjuvaziye karşı savaşırlar. Bu nedenle de devrimci değil, aksine muhafazakardırlar. Bunun da ötesinde tarihin çarklarını geriye doğru çevirmeye çalıştıkları için reaksiyonisttirler. Eğer kazara bir gün devrimci olurlarsa, proleterleşme süreçlerinin yaklaştığını düşündükleri; bugünkü değil gelecekteki çıkarlarını koruma altına almak istedikleri; kendi çıkara dayalı düşünvelerinden kaçarak, proleteryanın yerini almak istedikleri içindir.

Proleterya, kapitalizm dönemindeki gaspları ortadan kaldırmak ve hatta her çeşit gaspı yer yüzünden silmek dışında toplumun üretici güçlerinin ağalığını yapamaz.

Tarihteki tüm eski hareketler, azınlık hareketleri ya da azınlık çıkar ve haklarını koruyup, geliştirmeye dönük mücadelelerdi. Proleterya hareketi kendi sınıfsal bilincine sahip, muazzam büyüklükteki çoğunluğun çıkarları doğrultusunda biçimlenen, muazzam çoğunluğun bağımsız hareketidir.”

 

Proleteryanın gelişimi ve toplumun kutuplaşmasının sonuçları, kapitalizmin kendi evriminin en devrimci başarılarıdır. Bu sürecin tamamlanmadığı ülkelerde (İtalya ve Türkiye farklı evreleri yaşıyor olsalar da bu ülkelere iki farklı örnek teşkil ediyorlar) Marx’ın küçük burjuvaya ilişkin tespitleri asla akıllardan çıkarılmamalıdır. Çünkü burjuvazi, kendisinin büyük sermayeye karşı –devrimci bir duruştan – verdiği/vereceği mücadelelerde proleteryayı kendi çıkarları için kullanmanın bütün yollarını deneyecektir. Varlığı işçi sınıfı için bir yük teşkil eden burjuvazinin bu özgün karakteri, kendisini giderek asalak bir sınıf haline getirecek olan  en fazla devlet yardımları ve desteklemeler konusundaki ısrarlı taleplerinde görülebilir.

 

Daha da önemlisi, küçük burjuvazinin genişlemesi –işçi sınıfının yalnızca sayısal olarak olarak değil – yoğunlaşma, kendi kendini örgütleyebilme gibi olanaklarıyla ters orantılı bir gelişim gösterir. Ve Marx bu konuyu Manifesto’da şöyle açıklar :

“Sanayiinin gelişmesiyle proleterya sadece sayısal olarak çoğalmakla kalmaz; büyük kitleler halinde bir araya gelir, gücü artar ve sınıf bilinci de artmaya başlar başlar.”

 

İtalya’nın Almanya ve ABD ile karşılaştırılması halinde bir dizi küçük burjuvanın proleterya açısından bir handikap oluşturduğu bir kez daha ve en net şekilde görülmektedir. Almanya’da her 100 çalışanın 3/4'ü sanayii işçisiyken ve ABD’nde her 100 çalışanın 3/5’i sanayii işçisiyken ; İtalya’da her 100 çalışanın sadece 2/5’i sanayide işçi olarak çalışmaktadır. Aynı oransallık, diğer tarım sektörleri için de geçerlidir. Tüm bu sonuçlar, tarihin de defalarca ispat ettiği gibi, işçi sınıfının küçük burjuvazinin taleplerine destek vermede hiç bir çıkarı olmadığının ve tam tersine sınıfın gerçek çıkarının küçük burjuvaziyi proleterleşmeye terk etmekte olduğunun kanıtlarıdır.

 

Dünya piyasası ve tepkisel emperyalizm :

 

Manifestoda işaret edilen bir diğer nokta da burjuvazinin bir sınıf olarak,  eski üretim yöntemlerinin yıkılmasında, yeni üretici güçlerin gelişmesinde, üretimin burjuva ilişkilerinin genelleşmesi ve ulusların evrensel olarak birbirine bağımlılığının oluşmasında en devrimci rolü üstlendiğidir. Peki, burjuvazi hala ilericimidir ?

 

Burjuvazi, komünizm açısından maddi temelin oluşturulmasında ilericiliğini sürdürmektedir :

·        Dünya Piyasası – Çünkü komünizm sadece uluslararası ölçekte var olabilir;

·        Dünya çapında sınıflar – Enternasyonel devrimi mümkün kılar;

·        Modern sanayii – Modern sanayii gelişmeden toplumu oluşturan herkesin ihtiyaçlarının karşılanması mümkün değildir.

 

Fakat: “Yıllardan beri, sanayi ve ticaretin tarihi, çağdaş üretici güçlerin, burjuvazinin varlığını ve egemenliğini koşullandıran çağdaş, üretim ilişkileri ve mülkiyet rejimine karşı başkaldırışının tarihinden başka bir şey değildir. Burjuva sistemi artık bağrında yaratılan bu zenginliği denetleyememektedir.”

 

I ve II. Dünya savaşları süreci kesintiye uğrattı ....

 

Burjuvazi tarihsel görevini yerine getirdiğinde kendisi tarafından geliştirilen üretim tarzı üretim güçlerinin daha fazla gelişmesini frenler, sınırlarını (krizler) belirlemeye başlar ve kendi kendisini yok etmesine yol açar (artık değerin alt bölünmeleri için emperyalist savaşların yaşanması).

Marx, Avrupa’da yaşanan 1848-1849 devrimci çatışmalarının ortasında burjuvazinin tepkici olduğuna ve işçi sınıfının karşı saflarına geçtiğine tanık olmuştur.

İki dünya savaşı ve 20. yy’ın pek çok kanlı savaşı kapitalist üretim ilişkilerinin kendi içinde ciddi bir şiddet potansiyeli taşıdığını göstermiştir.

 

Bu nedenle komünistler, işçi sınıfını, dünya proleteryasını burjuva üretim ilişkilerinin baskısından kurtulmaları ve sınıfsız toplum hedefine ulaşılması için örgütlemeye çalışırlar.

Bu nedenle emperyalizme ve onun küresel hegemonyasına karşı savaşırlar ve bunu yaparken de işe önce kendi bölgelerindeki emperyalizme karşı savaşmaktan başlarlar. (Avrupa’da Avrupa emperyalizmine, Amerika’da Amerikan emperyalizmine karşı mücadelenin yükseltilmesi; yalnızca Amerikan emperyalizmine karşı olmak enternasyonalizm değildir.)

 

Küçük burjuvazi, burjuvazinin zayıf katmanlarıyla ilişki içersindedir, kendi yerel çıkarlarını korumak ve dünya piyasasındaki sermaye hareketlerinden kendini koruyabilmek için küreselleşmeye karşı çıkar. Korumacı ekonomik sistemlerin geri dönüşü için düzenlediği kampanyalarına sık sık işçi sendikalarını da dahil eder. Bu, korumacı, muhafazakar ve ulusalcı bir duruştur, tıpkı Marx’ın teşhir ettiği orta sınıf altı katmanlar, küçük imalatçılar, esnaf ve zenaatkarlar, yoksul köylü ve çiftçiler gibi. Bu duruş, proleteryayı dünya çapında bir birlik haline getirmek yerine onu ulusalcılık ekseninde küçük gruplara ayırır. Proleteryanın hedefi burjuvazinin bazı yerel fraksiyonlarını uluslararası rekabetten korumaya çalışmak değil, kapitalizme karşı savaşmaktır. Örneğin, ABD’ndeki küreselleşme karşıtı hareketin çelik ve tekstil sanayicileri tarafından desteklenip, fonlanmakta olduğu gayet iyi bilinmektedir. Amaç ise, ucuz üretim ülkelerinden gelecek ürünlerin Amerika pazarını istila etmesine engel olmaktır. Bu kampanyada sloganları “Amerikan işçisinin istihdamını korumak” olarak belirlenirken karşılığında kaç yoksul ülke işçisinin işsiz kalacağı hiç sorgulanmamaktadır. Avrupa’da da pek çok sendikada benzer eğilimlere sıkça rastlanmaktadır. Marx’ın da yazmış olduğu gibi, proleteryanın vatanı olmaz ve komünistlerin korumaları gereken bir yerel çıkarı söz konusu olamaz.

“Komünistleri diğer sınıf partilerinden ayıran yegane iki özellik :

(1)   Proleteryanın farklı ülkelerde sürdürdüğü ulusal mücadelelerde, tüm ulusal ögelerden arındırılmış ve tüm proleteryanın ortak çıkarlarını temel alan bir duruş hedeflenir;

(2)   İşçi sınıfının burjuvaziye karşı verdiği mücedelenin çeşitli gelişim aşamalarında, sınıf herzaman ve her koşulda sadece bir bütün olarak sınıf hareketinin çıkarlarını temsil eder.”

 

Amaçları; sermayenin hergünkü baskısına karşı çıkmak, krizleri son tahlilde kendi lehine dönüştürebilmek ve sermayeler arası savaşları toplumun devrimci dönüşümüne çevirmek için işçi sınıfını ulusal ve enternasyonal ölçekte örgütlemektir.    

Hazırlayan: ISTITUTO DI STUDI SUL CAPITALISMO-İTALYA