TÜRKİYE MAI VE KÜRESELLEŞME KARŞITI ÇALIŞMA GRUBU

 

PRAG – 2000  RAPORU

5 Ekim 2000

 

Ülkemizde –genel olarak- Aralık-1999’da Seattle ile başladığı bilinen kapitalizm karşıtı tepkiler, gerçekte 1998 yılı Nisan ayında Paris-OECD merkezi önünde MAI anlaşmasının kitleler tarafından protesto edilmesiyle başlayıp, Ekim 1998’de ICC-Uluslar arası Ticaret Odasının üç saat süreyle işgal edilmesi ve yine OECD merkezi önündeki gösteriler sonucunda MAI anlaşmasının imzalanmasının engellenmesi; Mart-1999’da Cenevre’de yapılan ve Seattle sürecine ilişkin dünya çapındaki kampanyanın belirlendiği ve WTO toplantısına alternatif olarak düzenlenen Dünya Küreselleşme Karşıtları Koalisyonu Strateji Toplantısı; Haziran 1999’da Almanya’nın Köln kentinde yapılan G8 zirvesi protestoları sonucunda Londra Borsasının 3 gün süre ile kapatılması; 16-17  Nisan 2000’de Washington D.C IMF-WB karşıtı protesto eylemleri; 11 Eylül 2000’de Melbourne’de Dünya Ekonomik Forumu toplantısına karşı düzenlenen eylemler ve nihayet S-26 Prag protestoları ile devam etmektedir.

 

T.MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu olarak, -fakat bu kez grup dışı bireysel ve örgütsel katılımla birlikte- Prag protestolarında da aktif bir şekilde yer aldık. Katılımcı grupların sayısı, kimlikleri, beklenti ve hedefleri, bundan sonraki süreçte izlenecek yol ve yöntemler, Prag’da gerçekleştirilen eylemler ve sonuçları, dünya küreselleşme karşıtlarının yeni projeksiyonları ve izlenmesi gereken öncelikler ve gerekçelerinin de yer aldığı ayrıntılı bir rapor hazırlanması ve ülkemiz kamu oyunun doğruları birinci elden öğrenmesi gerekliliğini dikkate alan grubumuz Prag-2000’in en sağlıklı değerlendirmesinin bütünün iki ayrı bölümde ele alınması şeklinde olacağı öngörüsüyle bu raporu hazırlamıştır. Bu çalışmada, seminer, konferans, panel ve atölye çalışmaları birinci bölümde irdelenirken; eylemler boyutu ikinci bölümde aktarılmaya çalışılacaktır.

 

1-     PRAG – 2000 TOPLANTILAR RAPORU :

 

Mayıs-2000’de Prag protestoları ve toplantılarını yerelde organize ve uluslararasında koordine etmek amacıyla ve uluslar arası platformda bu alanda deneyimli demokratik kitle örgütlerinin destekleriyle oluşturulan INPEG adlı organizasyonun yanı sıra bağımsız gruplarca düzenlenen kapalı salon toplantıları üzerinden bilgilenme ve deney alışverişlerinin yaşandığı Prag süreci, bir yandan tek tek ulusal sorunların aktarılmasına olanak verirken bir yandan da sistemin geleceğe dönük plan ve programlarının tartışılmasını kolaylaştırdı. Irkçılıktan, kadın emeği sömürüsüne, Avrupa Birliği’nden, NATO ve savaş karşıtlığına, DT֒nün Katar’da yapılacak yeni raundundan, Sendikaların küreselleşme karşısındaki duruşuna, AB-Genişleme süreci ve sonuçlarından, Avrupa-Akdeniz Ortaklık Projesi (Euro-Med)’i toplumlara teşhir etmenin yöntemlerine ve Finans sektörü ile ilgili önermeler ve GATS-Hizmet Ticareti Genel Anlaşmasının hizmet emekçileri üzerine etkilerine kadar oldukça geniş bir yelpazede ele alınan konular, özellikle Avrupa’lı örgütsel yapıların önümüzdeki süreçte MAI mücadelesine benzer bir çalışmaya yoğunlaşacaklarının ipuçlarını veriyordu.

 

22 Eylül günü grupça Bağımsız Medya Merkezine (Independent Media Center) yapılan ziyaret ve iletişim için ön bilgilenme sonrasında Convergence Center adı verilen ve kent merkezinin dışındaki grupların buluşma noktasına gidilerek INPEG koordinasyonu altında Prag’a ulaşmış olan çeşitli yabancı grupların atölye ve hazırlık çalışmaları izlendi. PGA-People’s Global Action isimli Grup tarafından düzenlenen atölye çalışmasına katılan grubumuz, aralarında Panama, Brezilya, Meksika, Nikaragua, Bangladeş, Kolombiya ve Hindistan’ın da bulunduğu ve ülkelerdeki somut sosyo-ekonomik ve politik gelişmelerin tek tek aktarılması sırasında Türkiye’de özellikle son 1.5 yıldan beri yaşanmakta olan, Sosyal Güvenlik Sistemi reformu, Uluslararası Tahkimin kabul edilmesi, Nükleer Santrallerin kurulabilmesi için Bakanlar Kurulundan onay çıkarılması, Enerji, Ulaşım, Telekomünikasyon ve Bankacılık sisteminde hızlandırılan özelleştirme süreci ve özelleştirmenin bir anayasa hükmü haline getirilmesi, tarım sektöründe reform adı altında desteklemelerin kaldırılması ve bu sürece IMF-WB ve AB’nin etkileri aktarıldı. Panama ve Kolombiya’dan katılan STK’ların temel sorununun, ülke yönetimlerinin IMF-WB ve gerisindeki ulusötesi şirketlerin baskıları sonucunda ülke haklarının topraksızlaştırılmasına sessiz kaldıkları ve Latin Amerika’nın bazı bölgelerinde mevcut diktatör yönetimlerin bu süreci şiddetlendirdiği bir kez daha görüldü. Brezilya’dan katılan bir diğer Örgüt ise ülkedeki doğal su kaynaklarının yabancı yatırımcılara açılması sonucunda bu su havzalarında yaşamakta olan köylülerin göç’e zorlandığını belirtti. Bangladeş’ten Kadın Emeği Sömürüsüne karşı mücadele eden bir Örgütü temsil eden katılımcı ise ülkede genel koşulların zaten çok ağır olduğunu ama kadınların özellikle geleneksel ve dini baskılar ve eğitim eksikliğinin negatif etkisiyle bu süreçte çok daha fazla sömürüldüklerini ve ulusötesi tekstil şirketlerinin IMF, WB ve DTÖ desteğini arkalarına alarak bu sömürüyü şiddetlendirdiklerini anlattı. Toplantı sonunda PGA temsilcileri 23 Eylül günü kentin iki ayrı yerinde “Küreselleşme ve Militarizm” ve “Küreselleşme ve Sendikal Hareket” konulu iki ayrı panel düzenleneceğini duyurdular ve grubumuzun sözcüsü Gaye Yılmaz’ın “Küreselleşme ve Sendikal Hareket” başlıklı Panel’e konuşmacı olarak katılması kararlaştırıldı.

 

23 Eylül sabahı, bir sinema salonunda düzenlenen panelin konuşmacıları arasında Çek Tarım İşçileri Sendikası Başkanı, Liverpool Liman İşçileri Sendikasından bir yetkili, Seattle’da örgütlü denizciler sendikasından Jeff Engels isimli bir aktivist ile Grubumuz adına Gaye Yılmaz katıldı. Liverpool’dan katılan konuşmacı İrlanda ve İngiltere’de özelleştirme ve neo-liberal politikaların sonuçlarını rakamsal verilerle aktarırken, Seattle’dan katılan konuşmacı esas olarak Seattle sürecinin nasıl örgütlendiğine, eylemlerde işçi ve sendika yoğunluğunun nasıl sağlandığına, NAFTA anlaşmasının bu süreçte Sendikaları ikna etmede ne kadar etkin olduğu konularına değindi. Grubumuz ise, önceden üzerinde ortaklaşılan konuları dile getirerek Türkiye’de en yakıcı olarak hissedilen esneklik ve kalite ile enerji, ulaşım, sağlık, bankacılık sektörleri başta olmak üzere özelleştirme ve sosyal güvenlik sisteminin özelleştirilmesi ve sendikaların bu konulardaki tepkileri ile ülkemizin AB adaylığının bu süreci nasıl daha da zorlaştırdığını aktardı ve sendikal ilişkilerde çok sık kullanılan uluslar arası dayanışmanın içinin boşaltıldığına değinerek, sermayenin hızla küreselleştiği bu ortamda gerçek dayanışmayı hayata geçirmenin tek yolunun uluslar arası dayanışma grevlerinin organize edilmesi olduğunun altını çizdi. Çek Tarım işçileri Sendikası başkanı konuşmasını özellikle Prag eylemlerine hazırlık sürecine endeksledi ve eylemlerde ve hazırlık aşamasında neden Çek Sendikalarının çekimser kaldığına açıklamalar getirmeye çalıştı. Bu açıklamalarda Çek Cumhuriyetinin AB tam üyeliğine ilişkin sıralamada ilk 5 içersinde yer alan ülkeler grubunda olmasının büyük bir etkisi olduğu ve sendikaların ülkenin sıralamasındaki yerini kaybetmesine neden olabilecek –Seattle benzeri- eylemlere katılmayı bu nedenlerle istemedikleri vurgusu yoğun olarak yer aldı. Çek Sendika başkanına yöneltilen sorular ise 3 gün sonra yapılacak büyük yürüyüşe daha fazla sendika ve işçi katmayı amaçlayan bir planlarının olup; olmadığında yoğunlaştı. Bu konuda genel kanı, bu tip çabalar için geç kalındığı, artık zaman kalmadığı üzerinde birleşti.

 

Aynı gün, öğleden sonra Çek Sosyalist ve Komünist Partileri ile az sayıda Çek  Sendikası öncülüğünde düzenlenen ve yaklaşık 4000-5000 kişinin katıldığı bir kapitalizm karşıtı yürüyüşle çakıştığı için “Küreselleşme ve Militarizm” konulu toplantıya katılamayan grubumuz, yürüyüşteki yerini aldı. (Bu ilk yürüyüş detayları ile ikinci bölümde anlatılmıştır)

 

24 Eylül günü uluslar arası örgütler tarafından düzenlenen ve yaklaşık 400 kişinin dinleyici olarak katıldığı “Kapitalizm ve Sosyal Hareketler” konulu konferansın ikinci bölümüne katılan Grubumuz, aynı gün saat 16.00 da Letna Park’ta başlayacak bir başka protesto yürüyüşünde de yer aldı. Konferans sırasında ATTACK isimli organizasyonun Fransa temsilcisiyle bir görüşme yapıldı ve 8-9 Kasım tarihlerinde Fransa’nın Nice kentinde, Euro-Med Partnership isimli, içinde Türkiye’nin de yer aldığı kıtalararası serbest bölge girişiminin başta emek ve doğa sömürüsü olmak koşuluyla tüm boyutlarının tartışılacağı bir uluslar arası Konferansa T.MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubunun da katılması istendi. Bu görüşmede, grubumuzun emekten yana, anti-kapitalist bir perspektife sahip olduğu ve Euro-Med benzeri projeleri revize etmek gibi bir girişime destek veremeyeceği açıklanıp, söz konusu Konferansın ve özellikle de ATTACK isimli Organizasyonun asıl hedefinin ne olduğu sorulduğunda ise, amacın bu projeyi durdurmak olduğu ve bakış açılarının grubumuzdan çok ta farklı olmadığı dile getirildi. Yunanistan’dan Prag’a gelen Kamu çalışanları sendikalarının temsilcileri ile grubumuzda yer alan KESK temsilcileri arasında yapılan görüşmelerde ağırlıklı olarak GATS ve Kamu Hizmetlerindeki daraltma politikaları konularında karşılıklı görüş alışverişi yapıldı ve önümüzdeki süreçte karşılıklı ziyaretlerin yapılması kararlaştırıldı. Konferansın grubumuzca izlenme imkanı bulunan bölümünde ise Avrupa Birliğinin sermayenin küreselleşmesi sürecindeki misyonuna değinilerek, AB’nin Avrupa’lı örgütlerin 60 ve 70’li yıllardaki hedef ve söylemlerinden vazgeçmesinde ne kadar etkin olduğu, özellikle Avrupa Komisyonunun kıtada faaliyet gösteren çok uluslu şirketlerle grift bir ilişki içinde olduğu ve Parlamentonun yetkilerinin giderek azaltıldığının altı çizildi.

 

25 Eylül günü grubumuz, Convergence Center’a giderek değişik atölye çalışmalarına katıldı. Bu çalışmalardan bir tanesi de “Direniş Sanatları ve Sivil İtaatsizlik” başlıklı ve sokak eylemleri sırasında yapılması gerekenler ve yapılmaması gerekenlerin karşılıklı tartışarak belirlendiği bir atölye çalışmaydı. ABD orijinli Direct Action grubundan bir aktivistin yönlendirmesiyle yürütülen bu çalışmada önce çok değişik sorular sorularak katılımcıların şiddet eylemlerinin niteliği konusundaki düşünceleri öğrenildi ve her birey gerekçeleriyle neden belli bir eylemin şiddet içerdiğini – veya tam tersini- düşündüğünü açıkladı. Bu cevaplamalar sırasında ve özellikle ilginç açıklamalar sonrasında bir çok katılımcının daha önceki düşüncesinden vazgeçerek bakış açısını değiştirdiği görüldü. Ardından, suç işlemeksizin direniş sırasında yapılması gerekenler konusunda ortaklaşıldı.

 

27 Eylül günü, tarihi, yeri ve gündemi Ağustos ayında belirlenen, grubumuzun da 2 ay önceden akredite olduğu Dünya Küreselleşme Karşıtları Koalisyonunun Avrupa Network’ü strateji toplantısı yapıldı. Toplantıya grubumuz adına Gaye Yılmaz katıldı. Saat 9.30’da başlayan toplantı akşam saat 18.00’e kadar devam etti ve S26 protestolarının genel değerlendirmesi, DT֒nün Katar’da yapılacak yeni raundunu engellemeye yönelik Avrupa’lı STK’ların stratejilerinin ne olacağı, bu bağlamda yeni raundun en önemli gündemini oluşturan GATS-Hizmet Sektörü Genel Anlaşmasının kapsamının genişletilmesi girişimine karşı ve tek tek ülkeler bazında neler yapılabileceği, Euro-Med Partnership Akdeniz ülkeleri Serbest Ticaret anlaşması ve hepsinden önemlisi AB anayasasının değiştirilmesi yönündeki Komisyon çalışmalarının sonuca yaklaştığı ve bu nedenle Aralık ayında yapılacak IGC-Inter Governmental Conferance – Hükümetlerarası Konferansa kadar bu çalışmanın teşhirine yönelik ne gibi çalışmalar yapılabileceği değerlendirildi.

 

GATS konusunda oldukça geç kaldıklarını belirten Avrupa’lı örgütler, Fransa Ecoropa temsilcisi tarafından aktarılan Ecoropa’nın bu alanda başlattığı faaliyetin bütün ülkelere yaygınlaştırılabileceğinde mutabık kaldılar. Temsilci, Hizmet sektörünü 5 ana bölüme ayırdıklarını Eğitim, Sağlık, Enerji, Ulaşım ve Kültür’den oluşan bu beş ana bölümü, oluşturdukları alt komitelerde ele aldıklarını, bu çalışmaların bir kitap haline getirileceğini fakat ingilizceye çevirisi konusunda yardıma gereksinim duyduklarını belirterek, kısa süre önce yayınladıkları ve Fransa’daki tüm memur sendikalarına dağıttıkları “ Kamu Hizmetlerinin gasp edilmesine karşı genel ALARM !!! “başlıklı bir özet broşürü bütün katılımcılara da dağıttı. Özelleştirmenin başta çalışanlar olmak üzere toplumun çeşitli kesimleri üzerindeki etkilerinin ele alındığı ve ulaşılması gereken hedef kitlenin de aynı perspektifle genişletildiği bu çalışmanın tüm ülkelerde özellikle meslek odaları, birlikler ve memur sendikaları tarafından örnek olarak kullanılması için gerekli girişimlerde bulunulması karar altına alındı. (Söz konusu broşür en kısa zaman içinde grubumuzca dilimize çevrilip, ülkemizdeki demokratik kitle örgütlerine ulaştırılacaktır.) GATS tartışmaları sırasında söz alan ve toplantıya konuk olarak katılmış bulunan ABD-Public Citizen isimli örgüt temsilcisi “Bu konuda ne yazık ki sizlere yardım edemeyeceğim, çünkü benim ülkemde (ABD) özelleştirilecek hiçbir alan kalmadı” diyerek Amerika’da Reagan döneminin sonuçlarını da tek bir cümleyle ifade etmiş oldu. GATS konusunda düşüncelerini belirten Norveç’li katılımcı ise ülkesinde GATS’ın hiç bilinmediğini ama özelleştirmeye karşı ciddi bir tepkinin olduğunu, dolayısıyla yapılması gereken ilk işin, ülke kamu oylarını bilgilendirmek olduğunu, bunun için de mutlaka sendikalara ulaşılması gerektiğini belirtti.

 

Avrupa Komisyonu tarafından uzun bir süreden beri üzerinde çalışılan ve AB’nin en geniş yetkilerle donatılmış kurumlarının başında gelen Komite 133’ün, ya da başka bir deyişle AB anayasasının radikal bir biçimde değiştirilmesini öngören tasarının da tartışıldığı bölümde konuya ilişkin kapsamlı bir analiz yapan Danimarka- SOS WTO & Red-Green Alliance isimli grubun temsilcisi bir sunuş yaptı. Komite 133’ün görünüşte bir danışma kurulu gibi lense edildiğini fakat gerçekte tek başına bir karar mekanizması gibi davranma yetkileriyle donatıldığını anlatan temsilci, yapılmak istenen değişiklikle ilgili olarak 3 ayrı model üzerinde tartışıldığını belirtti :

 

Model 1 – Komite 133’ün kapsamı değiştirilerek AB yetkilerinin bir bütün olarak bir seferde ve tümüyle genişletilmesi. Bu model için 2 farklı yöntem öneriliyor :

a)     Yasanın ilgili maddesinin 1. paragrafına yatırımlar, hizmetler ve fikri mülkiyet haklarını da ekleyerek

b)     Ya da, AB yetkisi altındaki tüm GATS ve belli TRIPS konularının hepsini kapsayan tek bir ek protokol üzerinden tek tek değişikliğe konu başlıkların tasarıda yer almasını sağlayarak

 

Model 2 – Bu model üzerinde oy birliği sağlanırsa, paragraf 5 “sınırlı oy çokluğu” şeklinde değiştirilecek.

 

Model 3 – AB anayasasına aşağıda belirtilen sonuçları doğuracak yeni bir WTO protokolu eklenmesi. Böylece :

a)     Avrupa Komisyonu bütün WTO toplantılarında Avrupa Birliğini tek başına temsil etme yetkisine sahip olacak.

b)     Üye devletlerin Hükümetleri, WTO’daki toplantı ve prosedürleri izleyebilecek (sadece izleme yetkisi)

c)     Konseyin sınırlı oy çoğunluğu sistemiyle işletilmesi AB’nin WTO’daki politikalarını belirleyecek

d)     Yatırım uyuşmazlıklarının çözümü ile ilgili bütün kararlar QMV prosedürüne bağlı olacak

e)     Bir uyuşmazlık çözümü prosedürü sırasında Komisyon tek sorumlu mercii olacak

f)      Konseyde bir çoğunluk sağlayamayan üye devletler DSB’de dava açabilecek

g)     Komite 133’ün gücü arttırılacak : Uyuşmazlık konularının çözümüne ilişkin kararlar Komite 133’e bırakılacak.

 

Bu üç model üzerindeki tartışmanın Komisyon üyeleri arasında halen devam ettiği fakat Aralık ayında Nice’de yapılacak Hükümetlerarası Konferans öncesinde nihai kararın verileceği belirtildi. Yukarıda açıklanan modellerin hangisi kabul edilirse edilsin Avrupa emekçileri ve yurttaşları için sonucun önemli oranda değişmeyeceğinin altını çizen Danimarkalı temsilci, muhtemel sonuçları da şu şekilde özetledi :

 

·       Komisyona daha fazla yetki ve güç verilmesi

·       Komisyon tarafından ele alınacak konuların çeşitlendirilmesi ve yeni konuların eklenmesi

·       Müzakere süreçlerinde duraklamaların kaldırılması (Böylece kararların geri dönülmez bir şekilde süratle alınması)

·       Hükümetlerin veto hakkının kaldırılması

·       Ulusal Parlamentolarca yapılan kontrollerin azaltılması

·       Avrupa Parlamentosu kontrollerinin arttırılmaması

·       WTO ile ilgili bütün konuların Avrupa Komisyonu ve AB yetkisine terk edilmesi

·       Komite 133’e ilişkin maddenin genişletilmesi

·       Önemli belgelere girişin yasaklanması

·       Dolaylı yoldan da olsa çok uluslu şirket lobilerine daha fazla güç verilmesi

 

Danimarkalı Temsilcinin sunuşu sonrasında AB’nin mevcut yapısı, işleyişi ve küreselleşmenin diğer kurumlarıyla nasıl ortak hareket ettiği konusunda başlayan tartışmada, özellikle Seattle süreci sonrasında Avrupa Komisyonunun sözde şeffaflık adına UNICE (Avrupa İşveren Sendikaları Konfederasyonu), ETUC (Avrupa İşçi Sendikaları Konfederasyonu, CIDSE, BEUC, SOLIDAR, WWF ve EPHA (Sağlık) benzeri Komisyon tarafından desteklenen STK’lar ile “bilgilendirme” toplantıları düzenlemeye başladığı dile getirilerek bu toplantılara katılıp, katılmama konusunda farklı fikirler ortaya atıldı. Bu tartışmada Almanya-MAI ve DWD Karşıtı Direniş Komitesi adına toplantıya katılan Prof.Dr. M.Mies “Avrupa Komisyonu bizim partnerimiz değil, hedefimizdir ve A.Komisyonu = WTO olduğu da artık herkes tarafından bilinmelidir. Komisyonun ne olup, ne olmadığını henüz bilmeyen varsa bu arkadaşlarımıza CEO tarafından yayınlanan Europe INC. isimli kitabı okumalarını öneririm” diyerek söz konusu kitabı herkese gösterdi. Kitabın katılımcıların büyük bölümü tarafından ilk kez duyuluyor olması dikkat çekiciydi. Grubumuz adına söz alan Gaye Yılmaz, grubumuz üyesi Türk Tabipleri Birliği tarafından kısa süre önce basılan kitabını, içeriğini ve bu kitabın hazırlanmasında Europe INC. isimli çalışmadan da yararlanıldığını belirtti. Kapitalizmin Kaleleri I – IMF-WB ve AB isimli kitap çalışmamızın adı katılımcılar tarafından çok ilgi çekici bulundu ve bunun üzerine İngiltere’den katılan temsilci, Avrupa halklarının IMF, Dünya Bankası ve WTO’yu yeterince tanıdığını fakat AB’ne karşı – adından ve demokratik söylemlerinden ötürü - hala ciddi bir sempati duyulduğunu, gerekli çağrışımların sağlanması için bazı sloganlara ihtiyaç olduğunu belirtti ve “Avrupa’nın WTO’su = Avrupa Birliği” sloganını -altını kitaptaki bilgilerle doldurmak suretiyle- yaygınlaştırmayı önerdi. Öneri benimsendi. Ayrıca, çeşitli katılımcılar özellikle Avrupa’lı Sendikaları uyararak ETUC üzerinde baskı oluşturulması ve Komisyon tarafından tamamen göstermelik olarak düzenlenen toplantılara ETUC'’in katılmamasının sağlanması önerildi.

 

Avrupa’daki Küreselleşme Karşıtlarının networküne bir isim bulunmasına ilişkin tartışmalar, grubun ilk internet bildirisi olan “Seattle’dan Brüksel’e Networkü” üzerinde anlaşma sağlanarak son buldu. Küreselleşmenin Avrupa ayağında yaşanan gelişmelerin yakından takibi, analizi ve hem kıta içinde hem de dünya çapında duyurulması gibi bir misyon üstlenen grubun üyeleri arasında T.MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu da yer almaktadır.

 

Seattle’dan Brüksel’e networkünün bir sonraki toplantısının yeri ve zamanı konusunda çeşitli öneriler yapıldı. ATTACK temsilcisi Cenevre’de yapılacak GATS toplantısına alternatif bir karşıtlar zirvesi yapılmasını önerirken, FOE-Friends of the Earth-Belçika temsilcisi 18 Kasım’da Hollanda’nın Hayek kentinde toplanacak İklim Değişikliği Konferansı sırasında aynı şehirde alternatif bir toplantı düzenlemenin hem hazırlık için yeterli süre olması hem de Konferans katılımcısı ülkeler üzerinde bir etki yaratabilecek olması bakımından daha anlamlı olacağını belirtti. Bu konudaki bir diğer öneri ise Aralık ayı başında Nice’de düzenlenecek IGC-Hükümetlerarası Konferansa alternatif bir zirve yapılması şeklinde oldu. Tartışmalar sonrasında 18 Kasımda Hayek’de ve 3-4 Aralık tarihlerinde de Nice’de iki ayrı toplantı yapılmasının daha doğru olacağı üzerinde mutabakat sağlandı.

 

Toplantı tartışmaları sırasında katılımcıların hassasiyetinin ve karşıt görüşlerin arttığı bir başka konu da küreselleşme karşıtlığının artık alternatif ekonomik sistemleri gündeme getirip, tartışmaya açması gerektiği yönündeki öneriydi. Bu öneriye tek çözümün tüm dünyada sosyalist sisteme geçilmesi dışında bir seçenek olmadığı yönündeki yanıtların yanı sıra, “küresel yerelleşme” adı ile sunulan ve eski korumacı ekonomik sistemden tamamen farklı olduğu öne sürülen yeni bir önerme ile de yanıt verildi. Önerilen bu yeni sistemin, yerli piyasa ekonomisini koruyup, geliştirme gibi bir temele endekslenmiş olan Keynesyen modelin tekrarına karşı olduğunu, bunun yerine “satışın üretimin yapıldığı bölgeyi hedeflemesi gereği” ve gümrük, kota v.b. sistemlerle bölge ekonomilerinin güçlendirilmesi, tekelleşmenin önüne geçebilmek için yerelde rekabetin güçlendirilmesine, gerek politik, gerekse ekonomik anlamda demokratik katılımın arttırılması, kaynak vergilerinin getirilmesi ve bu yolla çevresel korumanın güçlendirilmesi ve tüm bu girişimler üzerinden yoksul ülkelerin kendi temel gereksinimlerini karşılamaya dönük ekonomik faaliyetlere yoğunlaşmasına izin verilmesini hedeflediği belirtildi.

 

Ancak bu sunuş, ciddi eleştirilere hedef oldu ve çoğunluk tarafından serbest ticaretin başlangıçta çok iyi niyetlerle donatılsa bile eninde sonunda kar hırsına yenileceği ve yerel imkanlarla yetinmek istemeyeceği, belli bir güce ulaştıktan sonra da Hükümetler yerine karar verme konumuna geleceği -geçmişte de olduğu gibi- üstelik bu projede finans kapitale hiç değinilmediği ve dünyada şu anda kapitalist sistemin en fazla kristalize olduğu, güçlendiği alanın da finans olduğu belirtildi. 

 

Toplantının son bölümünde çeşitli gruplar, kendi ülkelerindeki yakın gelecekte yapılması kararlaştırılan ortak eylem planları hakkında bilgi verdiler. Bu bağlamda, 16 Kasım günü ABD’nin Cleveland eyaletinde UAW (Birleşik Otomobil İşçileri Sendikası) Teamsters (Nakliye işçileri sendikası) ve Public Citizen (Seattle’ın geri besleme çalışmasını yürüten STK) ın ortaklaşa düzenledikleri TABD-Atlantik Ötesi Sermaye Diyaloğu karşıtı protesto gösterilerinin duyurusunun yanı sıra, yukarıda karar altına alındığı belirtilen Avrupa-strateji toplantıları ile Euro-Med Partnership anlaşmasının tartışılacağı 8-9 Kasım Nice toplantısı da tekrar hatırlatıldı.

 

II- PRAG 2000 – EYLEMLER RAPORU

 

Küreselleşmenin –sistemin de olmasını arzu ettiği gibi- geçici bir akım, bir moda olmasını engelleyen asıl unsur dünyanın sürekli olarak sermayenin hedef ve politikaları konusunda bilgilendirilmesi de olsa Prag 2000, daha çok eylemler boyutuyla hafızalarda yer edeceğe benziyor. Tıpkı, Seattle’ın hazırlandığı 9 aylık yoğun eğitim sürecinin unutulması ve tüm yaşananların “Seattle Ruhu” gibi gizemli, efsanevi bir adla 30 Kasım-1999 tarihine mal edilmesi gibi. Bizler, “sağlıklı tepkinin, ancak sağlıklı bilgi ile oluşabileceği”ilkesine inancımızı saklı tutarak Prag eylemlerini – eksiğiyle, fazlasıyla, iyisiyle, kötüsüyle - ülkemiz halkı ile paylaşmak arzusundayız. Ardında yeni umutların yanı sıra pek çok soruyu ve özeleştiriyi de bırakan bu süreçte görebildiklerimiz ve göremediklerimizi, karşılık bulan ve bulamayan beklentilerimizi, çıkardığımız dersleri, övünçlerimizi ve zaferlerimizi bulacaksınız bu bölümde.

 

23 ve 24 Eylül tarihlerinde sol siyasi partiler ve sendikaların önderliğinde düzenlenen iki ön yürüyüş, nitelik açısından (pankartların, taleplerin ve sloganların içeriği) umutları yeşertirken nicelik açısından büyük yürüyüşün yaklaşık ne kadar katılımla gerçekleşebileceği konusunda da fikir veriyordu. Güvenlik güçlerinin izlemekten öte hiçbir engellemede bulunmadıkları, yürüyüşçülerin de kışkırtma amaçlı bir girişime yeltenmedikleri bu barışçı eylemlerde “Halklar bütündür ve asla yenilmeyecektir”, “IMF’yi ez, yok et” , “IMF defol” benzeri sloganlar ortaklaştırılırken, bir yandan da “neden buradayız, ne istiyoruz, ne kazanacağız” gibi sorulara toplumsal yanıtların verildiği haykırışlar tekrarlandı. Asıl dikkati çeken ise, yürüyüşlerin başladığı nokta ile bittiği nokta arasında kitlelerin neredeyse iki katına çıktığını görmemiz oldu. Grubumuz, zaman Türkçe sloganlar atarak korteje farklı bir esinti getirdi. Bunlar arasında “Washington duy sesimizi, bu gelen emeğin ayak sesleri”, “MAI, MIGA, Tahkim = Emperyalizm” ve “Susma, sustukça sıra sana gelecek” seslenişlerimiz sayılabilir.

 

26 Eylül günü gerçekleştirilen büyük yürüyüş Namesti Miru isimli park alanında toplanma sonrasında saat 11.00 de başladı. Bir gün önceden 3 ayrı yürüyüş kolu Mavi-Birlik, Sarı-Direniş ve Pembe-Çeşitlilik olarak belirlendi. Bu üç yürüyüş kollarının en önünde çeşitli dillerde ve Türkçe olarak Birlik, Direniş ve Çeşitlilik yazılı büyük pankartlar taşınması kararlaştırıldı. Protestolara katılan tüm gruplar bir gün önce kararlaştırılan yürüyüş hatlarında yerini aldı. Grubumuz sarı hattaki yürüyüşe katıldı ve bu nedenle diğer iki grubun akıbeti konusunda bilgi edinmesi de son derece güç bir hal aldı. Raporda aktardığımız bilgiler sarı hatta yaşananlar olup, diğer iki hat ile ilgili bilgiler de INPEG ve diğer örgütlü yapılardan edindiklerimizden oluşacak.

 

Sendikalar, sosyalist ve komünist partiler, çevreci gruplar ve sivil toplum kuruluşlarından oluşan sarı ve pembe hatlar, uluslar arası katılımın da en yoğun olduğu hatları oluşturdu. Sarı hattın yürüyüşü nehir üzerine kurulu köprülerden birinin başında donanımlı güvenlik güçlerinin barikatı kurulu olduğu için kortejin en ön sırasında yer alan ve hemen arkasındaki ilk grupla belli bir mesafeyi koruyarak yürüyen İtalyan Ya Basta’lar isimli öncü grup çatışma çıkarmadan barikatı aşmanın tüm yollarını denedi ve bu arada ön tarafa yakın bir minibüs üzerinden gerideki kitlelere gelişmeler düzenli olarak hoparlörlerden duyuruldu. Yaklaşık 2-2.5 saatlik bir bekleyişin ardından gerideki kitlelerde çözülme ve dağılma eğilimi güçlendi ve minibüs üzerinden defalarca tekrarlanılan uyarılara rağmen gurupların  büyük bölümü barikatın aşılmasının imkansız olduğu kararına vararak yürüyüş hattından ayrıldı. Öncü grubun Polisin Joplu şiddetine mahruz kalmasına rağmen demir bariyerlerin kaldırılması gibi zorlu bir eylemi gerçekleştirmesi bile bu dağılmayı önleyemedi. Bu arada, güvenlik güçleri kalabalığı dağıtmak için gaz bombası kullandı ve sınır tanımayan hekimlerin sunduğu lojistik desteğin de yardımı ile (sirkeli su ile ıslatılmış bezler) öncü grup ve gerisindeki birkaç bin kişilik kitlenin dağılması önlendi. Ancak, ilerleyen saatlerde Polis güçleriyle anlaşma sağlanarak eylemden vazgeçildi.

 

Dağılan grup, aynı gün akşam üstü saat 6.00 sularında bu kez şehir merkezindeki Müze ve Opera binası önündeki yolu trafiğe kapatarak oturma eylemi yaptı. Amaç, saat 7.30 civarında otellerine dönecek olan delegelerin geçişini engelleyerek gerekli mesajların alınmasını sağlamaktı. Ancak, delegelerin dönüşü metro ve diğer tür taşıma araçları ile çözüldüğü için bu eylem hedefine tam olarak ulaşamadı. Yine de kentin en merkezi caddesinde gerçekleştirilmesi dolayısıyla toplumun ilgisinin en üst düzeyde çekilmesi sağlanmış olduğu için bu eylemle farklı bir misyonun yerine getirildiği söylenebilir.

 

Akşam saatlerinde diğer iki grupla (mavi ve pembe hatlar) ilgili bilgiler ulaştığında çeşitli umutlarla dünyanın her yerinden Prag’a ulaşanların yüzü de gülümsemeye başladı. Pembe grup, Kongre merkezinin bahçesine kadar girmeyi başarmış, delegelere 2-3 metre mesafeden sözlü olarak dünya halklarına yaptıkları kötülükleri haykırmışlar ve delegelerin binadan çıkışını 5 saat süreyle bloke etmişlerdi. Ayrıca başta Çek Başbakanı ve diğer ülkelerin üst düzey delegelerinin kara yolu ile şehir merkezine gitmelerini engelleyerek, özel bir metro hattı ile şehre gitmek zorunda bırakmışlardır.

 

27 Eylül sabahı saat 10’dan itibaren protestocu guruplar Namesti Miru meydanında tekrar toplanmaya başladı. Ancak 26 Eylül protestolarına katılan grupların büyük bölümü ülkelerine döndüğü ya da dönüş hazırlığı yaptığı için katılım beklenenden az oldu. Toplananların sayısının azlığı Çek polisini cesaretlendirdi ve meydanda toplananların sayısının 3 katına yakın bir kuvvetle protestocuların etrafını sararak kimlik kontrolü yaptı. Bu kontrol sırasında özellikle Çek vatandaşlarını tutukladı. Polisin bu eylemini protesto eden grup şehir merkezine doğru yürüyüşe geçti. Polis göstericilerin meydandan çıkışına önce izin verdi. Ancak yürüyüşe dışarıdan katılımların başlaması üzerine tüm cadde ve sokaklar polis tarafından tutularak yürüyüşe izin verilmedi. Polisin bu ablukası saatlerce sürdü. Polis ablukasının başlamasından yaklaşık bir saat sonra abluka dışında kalan protestocular tüm sokak ve caddelerde bu kez polisi abluka içine almaya başladılar. Protestocular tarafından oluşturulan ablukadan slogan ve müzik yoluyla polis ablukası içindeki göstericilere yanınızdayız mesajı gönderildi ve müzik-slogan olarak cevabı alındı. Böyle bir protestocu eylemini beklemeyen polis, abluka altına aldığı göstericilerle hiç bir tutuklama yapamadan anlaşmak zorunda kaldı. Abluka içindeki ve dışındaki göstericilerin kucaklaşması ile yaklaşık 4 saat süren eylem sona erdirildi. 

 

Prag eylemlerinin değerlendirmesi kuşkusuz beklentilerle ilintili olacaktır. Bir gecede tüm dünyayı ve sistemi değiştirme gibi bir hedefimiz olmadığı ve asıl olarak sesimizi tüm dünyaya duyurmak, kapitalizmi ve küreselleşme sürecini teşhir etmek ve sistemin kurumlarının yeni anlaşmalar üzerinden yaşamlarımızı ipotek altına almalarına  engel olmak istediğimiz göz önüne alındığında, evet hedefimize ulaştığımız söylenebilir. Ama bu tür bir yaklaşım, eksiklerin ve hataların göz ardı edilmesine de yol açmamalıdır. Bu nedenle, bu bölümün başında da belirttiğimiz gibi Prag’da gördüklerimiz ve göremediklerimizi de sizlerle paylaşmak istiyoruz.

 

Prag’da güçlü haykırışlar, inançlı sloganlar duyduk, pankart ve dövizler üzerinde haklı talepler ve bu taleplerin sahibi olan kitlelerin örgütlerinin isimlerini, alternatif sistem önermelerini, Amerikalı, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunanlı emekçileri ve sorunlarımızla yalnız olmadığımızı, gelişmiş, gelişmemiş tüm ülkelerin halklarının benzer sorunlarla karşı karşıya olduklarını ve ancak bir araya gelebilirsek bir güç oluşturabileceğimizi gördük.

 

Prag’da, Avrupa solunun önünde kat edilmesi gereken çok uzun bir yol olduğunu, Avrupa sendikalarının gerçek mücadele hattını belirlemede artık daha fazla gecikmemesi gerektiğini ve emekten yana Avrupa Siyasi Partilerinin programlarını gözden geçirerek, kitleselleşme hedefini önlerine koymaları gerektiğini, umuda kapılmak için henüz erken olduğunu ancak umutsuzluk için de bir neden olmadığını gördük.

 

Prag’da kararlı, direngen, ısrarlı yığınlar göremedik. Prag’da Çek Sendikaları ile emekçilerini de göremedik. Prag’da Çek Cumhuriyetinin hemen yanı başında, AB’nin en güçlü devleti olan Almanya’nın kıtadaki en güçlü sendikalarının binlerce üyesiyle bulunduğunu görmek isterdik, ama bunu göremedik, Prag’da Çek vatandaşlarıyla benzer bir kaderi paylaşacak olan diğer Doğu ve orta Avrupa ülkelerinin emekçi yığınlarını görmek isterdik ve onları da göremedik, Prag’da tüm Avrupa’da en ağır koşullarda yaşayan ve çalışan azınlıkları, göçmen işçileri görmek isterdik, göremedik. Bu tespitlerimizi katıldığımız toplantılarda da dile getirdik ve paylaşıldığını gördük.

 

                      TÜRKİYE MAI VE KÜRESELLEŞME KARŞITI ÇALIŞMA GRUBU