| mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu |
| GENEL GEREKÇE KAMU YÖNETİMİ TEMEL KANUNU TASARISI T.C. Başbakanlık, Ankara, Ekim 2003 http://www.tumbelsen.org adresinden alınmıştır.
|
| GENEL GEREKÇE Küreselleşme ve sanayi toplumu şartlarından
bilgi toplumuna geçiş şeklinde özetlenebilecek olan dünyadaki gelişmeler ile
halkımızın artan ve çeşitlenen talepleri, etkinliğin artırılması ve
katılımcılık ekseninde kamu yönetiminde kapsamlı bir yeniden yapılanma ihtiyacını
gündeme getirmiştir. Esasen ülkemizde kamu yönetiminde
yeniden yapılanma çabaları uzun bir geçmişe sahiptir. 1930’lu yıllarda başlayan
bu yöndeki çalışmalar, 1950’li yıllarda devam etmiş, 1960 sonrası “Merkezi
Hükümet Teşkilatı Araştırma Projesi” (MEHTAP) başta olmak üzere çeşitli
çabalar ile sürdürülmüş, 1988 yılında 6. Plan hazırlıkları kapsamında, ilk kez
AB’ye uyumu ve vatandaş odaklı olmayı gündeme getiren Kamu Yönetimi Araştırması
(KAYA) projesi ile belli bir olgunluğa ulaşmıştır. Çeşitli plan ve programlarda
olduğu gibi 2001-2005 dönemini kapsayan 8. Plan kapsamında da yönetimde yeniden
yapılanma ihtiyacı dile getirilmiş ve bu amaçla özel ihtisas komisyonlarınca
çalışmalar yapılmıştır. Ancak, tüm bu çabalar çeşitli
nedenlerle başarısız kalmış ve kamu yönetiminde arzu edilen kaliteye
ulaşılamamıştır. Yapılan çeşitli araştırmalara, yayınlanan raporlara ve alınan
kararlara karşılık, ülkemizin 1980 sonrası ekonomi alanında gerçekleştirdiği
serbestleşmeyi ve değişimi kamu yönetimi alanında tam olarak başardığı
söylenemez. Bugün yaşadığımız sorunların temelinde bu kısmi değişimin
doğurduğu uyum sorunları önemli bir yer tutmaktadır. 1990’lı yıllarda daha
belirgin hale gelen kamuda yeniden yapılanma ihtiyacı ihmal edilmiş ve ülkemiz bu
alanda diğer ülkelerin gerçekleştirdikleri değişimin oldukça gerisine
düşmüştür. Dünya genelinde yaşanan hızlı değişim ve özellikle ülkemizin son
yıllarda yaşanan krizlerle sürdürülemez olduğu belirginleşen mevcut yönetim
anlayışı ve yapısı dikkate alındığında, kamuda yeniden yapılanmanın vaktinin
çoktan gelip geçtiği, bu alanda ihtiyacın da ötesinde bir gerekliliğin oluştuğu
gözlenmektedir. Bu genel çerçeve içinde hazırlanan
Kamu Yönetimi Temel Kanunu tasarısı yeni ve kapsamlı bir perspektif içinde kamu
yönetiminde yeniden yapılanma sürecini başlatmak ve bu sürece rehberlik etmek üzere
hazırlanmıştır. Kamu yönetimi zihniyeti, yaklaşım ve yöntemleri ile organizasyon
yapısında köklü değişiklikler öngören bu Kanun tasarısı; kapsamlı bir çerçeve
ve uzun vadeli bir perspektif içinde, merkezi idare ve mahalli idarelerde “iyi
yönetişim” ilkelerini hayata geçirmeyi hedeflemektedir. Dünyada yaşanan hızlı ve çok
yönlü değişim özellikle yönetim anlayışında ve klasik bürokratik yapılarda
köklü bir yeniden yapılanmayı gündeme getirmiştir. Dünyada yönetim anlayışını
ve yapılarını köklü bir şekilde etkileyen veya uyaran değişim faktörleri dört
ana başlık altında özetlenebilir: Bütün bu teorik ve reel değişimler
doğrultusunda kamu yönetiminin toplumsal rolü ve işlevleri ile bunları yerine
getirirken uygulayacağı yöntemler ve oluşturacağı kurumsal yapılar tartışma
konusu haline gelmiştir. Genel olarak ifade edilecek olursa, toplumun taleplerine karşı
daha duyarlı, katılımcılığa önem veren, hedef ve önceliklerini netleştirmiş,
hesap veren, şeffaf, daha küçük ancak daha etkin bir kamu talebi dile getirilmiştir.
Kamunun üretimden çekilmesi, düzenleyici işlevinin güçlendirilmesi, özel sektör ve
toplum ile paydaşlık ilişkisi geliştirmesi öngörülmüştür. Yaşanan bu değişimler kısaca
küreselleşme ve bilgi toplumuna geçiş çerçevesinde açıklanabilir. İç ve dış
arasındaki ayrımın göreli olarak kolay çizilebildiği bir dünyanın yerini,
sınırların gittikçe belirsizleştiği ve etkileşimin yoğunlaştığı bir ortamda
dışarısı ile içerisinin kaynaşması almıştır. Üretim faktörleri içinde
bilginin ve teknolojik gelişmenin katkısı belirleyici hale gelmiştir. Sonuç olarak; iç pazar ağırlıklı
ve sanayi toplumuna özgü kurumlarda köklü bir değişim ihtiyacı ortaya
çıkmıştır. Kamunun rolünü yeniden tanımlama ihtiyacı doğuran bu değişimler
özellikle özelleştirme, sivilleşme ve yerelleşme şeklinde gelişen eğilimleri
desteklemektedir. Kamu kuruluşları özel sektörün daha verimli üretim yaptığı
alanları terk etmekte, eskiden “doğal tekel” olarak düşünülerek devletin
kontrolüne bırakılan alanlar dahi düzenleyici yapılar kurulmak suretiyle özel kesime
açılmakta, bazı kamu hizmetleri sivil toplum kuruluşlarına devredilmekte, merkezi
yapılar yerine yerinden yönetim anlayışı hakim hale gelmektedir. ABD, İngiltere, Kanada, İrlanda,
Yeni Zelanda gibi birçok gelişmiş ülke küreselleşme ve bilgi toplumu şartları
tarafından ana çerçevesi çizilen bu yeniden yapılanma sürecinde öncü bir rol
oynamıştır. Eski Doğu Bloğu ülkeleri ile gelişmekte olan ülkelerden bir çoğu da
bu sürece katılmış ve yönetim yapılarında köklü reformlar yapma yönünde
adımlar atmışlardır. Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı
dünyada yaşanan bu gelişmeler ve çeşitli ülkelerde yaşanan tecrübeler
ışığında ülkemizi 21. yüzyılda çağdaş bir yönetim zihniyetine ve yapısına
kavuşturmak amacıyla hazırlanmıştır. İyi yönetişim olarak da tarif edilebilecek
bu çağdaş yönetim zihniyeti ve yapısı; Bu yeni anlayış içinde, 21.
yüzyılda kamu yönetimi; Rekabete açık bir dünyada, halkın
rızasına dayalı olmayan bir yönetim; insanlarını mutsuz kılmakta, nitelikli insan
gücünü başka ülkelere kaçırabilmekte; buna karşılık, artan yabancı sermaye
yatırımlarından faydalanamamakta ve sonuçta uluslararası rekabette ülkenin nispi
konumunu kötüleştirmektedir. Yukarıda ana hatları ortaya konan yeni yönetim
zihniyetine sahip ülkeler ise insanlar, sermaye, bilgi ve teknoloji için bir çekim
merkezi oluştur makta, hızlı bir şekilde gelişerek halkın refahını
artırabilmektedir. Kamu Yönetimi Temel Kanunu
Tasarısının temel aldığı bu yeni yönetim anlayışı ve uygulaması; İnsanlığın ortak tecrübesine
dayanan bu olumlu hedefler ve araçlar, ülkemizde yaşayan milyonlarca insanın özgür
ve müreffeh yaşaması kadar, gelecek nesillerin mutluluğu açısından da son derece
önemlidir. 1980’li yıllarda diğer birçok
gelişmekte olan ülkeden önce başlatılan yenilikler, ülkemizin uzun yıllara dayalı
ithal ikameci ve içe dönük gelişme stratejisini değiştirmiştir. Yeni dönemde
serbest piyasa mekanizması ve rekabete dayalı bir strateji içinde dışa açılma
hedefi benimsenmiş, 1990’lı yıllara kadar başarılı bir şekilde uygulanmıştır.
Ne var ki ülkemiz 1990’lı yıllarda hızlanan değişim sürecini 1980’li yıllarda
olduğu kadar zamanında ve doğru algılamakta zorlanmış, gerekli uyumu
gösterememiştir. 1980’li yıllarda uygulanan ve daha çok engelleri kaldırma üzerine
kurulu “birinci dalga” yapısal uyum politikaları, yeniden yapılanmayı gerektiren
ve daha zorlu olan “ikinci dalga” yapısal uyum politikaları ile
tamamlanamamıştır. Diğer bir ifade ile, daha çok
“engellerin kaldırılması ve serbestleşme” üzerine kurulu reformlar yapılmış,
ancak devletin rolünü yeniden tanımlayıcı ve genel olarak “yeniden yapılanma”
gerektiren ikinci dalga reformlarda tam olarak başarıya ulaşılamamıştır. Sağlanan serbestleşmeye rağmen
doğrudan yabancı sermaye girişlerinde son derece kısıtlı kalan gelişmeler,
ülkemizin küreselleşmenin oluşturduğu fırsatları değerlendiremediğini, buna
karşılık risklerine açık bir yapıda kaldığını göstermektedir. Doğrudan
yabancı sermaye konusunda 2001 yılındaki istisnai performans hariç, ülkemizin 1
milyar dolar sınırını bir türlü aşamadığı gözlenmektedir. 1991 yılında
gelişmekte olan ülkelere yapılan toplam doğrudan yabancı sermaye yatırımları
içinde ülkemizin payı % 1,8 iken, bu pay 1999 yılına gelindiğinde binde 3’lere
gerilemiştir. Bu düşük performans ülkemizin küresel rekabet şartlarına adapte
olamadığını ve oldukça yüksek düzeylerde seyreden sermaye hareketlerinden üretimi
ve istihdamı artıracak şekilde yararlanamadığını göstermektedir. 1991 yılında 150 milyar dolar olan
GSYİH 2000’li yıllara gelindiğinde 180 milyar dolarlara ulaşmış, ancak aynı
dönemde nüfus artışının etkisi dikkate alındığında kişi başına gelir yıllık
ortalama % 0,3 oranında gerileyerek 2681 dolardan 2607 dolara düşmüştür. Bu sonuç halkımızı
yoksullaştırırken, ülkemizi de dünya ölçeğinde gelişmişlik sıralamasında geri
noktalara götürmüştür. Aynı dönemde OECD ortalamalarına (Slovenya, Macaristan ve
Polonya hariç) bakıldığında, kişi başına gelirin 11.141 dolardan 22.100 dolara
çıktığı görülmektedir. Bu rakamlar ülkemizin 1991-2002 döneminde neler
kaybettiğinin, potansiyelini kullanması halinde ise nerelerde olabileceğinin özet
göstergeleri olarak değerlendirilebilir. Kısaca, ülkemiz 1990’lı yıllarda
artan rekabet ortamı içinde yeniden yapılanmasını gerçekleştirerek potansiyelini
kullanamamış, bunun sonucunda geçmişe ve diğer ülkelere göre konumunu iyileştirmek
bir yana, koruyamamıştır. Bu çerçevede, ülkemizde kamu yönetiminde yeniden
yapılanmayı gerekli kılan dört temel açık oluştuğu gözlemlenmektedir: Bütün bu açıklar arasında en
fazla görünür olanı mali açıktır. Rasyonel kaynak tahsisi yapamayan ülkemiz
sonuçta gelirlerinin çok üzerinde harcama yapan bir mali yapı ile baş başa
kalmıştır. Toplumsal talepleri zamanında, sağlam kaynaklarla ve verimlilik esasına
göre çalışarak karşılayamayan kamu kurumlarının harcamaları borçlanma ile
finanse edilerek, yeniden yapılanma gereği bir süre için de olsa ertelenebilmiştir.
Ancak, artan mali açıkların beslediği güvensizlik içinde yüksek faiz oranları ile
borçlanma limitlerine gelen kamu kesimi zamanında yapamadığı uyumun maliyetini
fazlasıyla ödemeye başlamıştır. Özellikle transfer harcamalarına bağlı olarak
bütçe harcamalarında yaşanan çarpıcı artış bütçe gelirlerindeki artış ile
dengelenememiş ve 1991-2002 döneminde bütçe dengeleri belirgin bir şekilde
bozulmuştur. 1991 yılında 5,3 olarak gerçekleşen bütçe açığı 2002 yılında
14,6 olmuş, Kamu Kesimi Borçlanma Gereği % 15 seviyelerinin üzerine çıkmıştır. Yapılan geniş kapsamlı kamuoyu
araştırmalarının da gösterdiği gibi, vatandaşlarımız mevcut sosyo-ekonomik
koşullardan ve yönetim kalitesinden derin bir memnuniyetsizlik içindedirler. Sadece
verimsiz hizmetten değil, hizmet alırken herkese eşit davranılması konusunda da
toplumda yaygın bir şikayet hali oluşmuştur.Halkın yönetime duyduğu güvenin
azalmasında ve memnuniyetsizliğinin artmasında; ortaya koyduğu tercihlerin kamu
politikalarına yansımayışı, verim kayıpları ve menfaat ilişkilerinin kamu
kaynaklarının kullanımında genel faydanın önüne geçmesi etkili olmuştur. Adalet
hizmetleri, sağlık ve vergi gibi alanlar başta olmak üzere bir çok alanda kamu
hizmetleri yetersiz ve kalitesiz olarak algılanmaktadır. Özellikle merkezi hükümette
reform isteyenlerin oranı % 90’ların üzerine çıkmaktadır. Kamu hizmetlerinden
duyulan memnuniyetsizliğin kişisel yaşam koşullarından duyulan genel
memnuniyetsizliğin üstüne çıktığı bu ortamda; başta ekonomi olmak üzere eğitim,
sağlık ve adalet hizmetlerinde gelişme sağlanması talep edilmektedir. Kapalı bir ekonomik yapı içinde,
yönetim hatalarının üstü örtülebilmektedir. Açık bir ekonomide ise yönetim
hatalarının bedeli çok ağır olmaktadır. Ağırlaşan ekonomik şartlar ve birbiri
peşi sıra ortaya çıkan krizler daha derinlerde bir yönetim krizi yaşadığımızın
en açık göstergesi olmuştur. 1950-1993 dönemine bakıldığında Türkiye’nin
sadece 1954 yılında % 3, 1979 yılında % 0,5 ve 1980 yılında % 2,8 küçüldüğü
gözlenmektedir. 1994-2001 döneminde ise ekonomi üç ayrı dönemde küçülmüş,
küçülme oranları ise geçmişe kıyasla çok daha yüksek boyutlarda olmuştur. 1994
ve 1999 yıllarında ülke ekonomisi % 6,1, 2001 yılında ise % 9,4 küçülmüştür.
Yıllar boyu sağlanan kazanımların bir anda ortadan kalkması anlamına gelen bu
olumsuz gelişmeler toplumun düşük gelirli kesimlerine yansımaları itibariyle daha
ağır sosyal sorunlara yol açmış ve istihdam olanaklarını büyük ölçüde
daraltmıştır. Dünyada enflasyon ile yaşamak zorunda olan ender ülkeler arasında
kalmayı sürdüren, kesimler ve bölgeler arası gelir dağılımı gittikçe bozulan,
işsizliğin olağanüstü boyutlara ulaştığı, sağlıklı bir şekilde
şehirleşemeyen, dış ticarette sürekli sorun yaşayan, teknoloji üretemeyen bir ülke
konumundan kurtulunamamıştır. Ekonomimiz iç ve dış şoklara karşı
kırılganlığını defalarca göstermiş, ağır borç yükü altında kamu maliyesi
halkın taleplerini karşılamaktan uzaklaşmış, insanımızın geleceğe dair umutları
kırılmıştır. 1971 yılında yüzde 17,4 ile
başlayan çift haneli enflasyon oranı bugüne kadar tek haneli enflasyona geri
düşmemiştir. 30 yılı aşkın bir süredir enflasyon ile birlikte yaşamak zorunda
kalan halkımız ve iş dünyamız enflasyonu adeta bir kader olarak algılar hale
gelmiş, oluşan bu beklenti kırılamadığı için enflasyon kronik bir problem olarak
günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. 1994 yılında % 100’ün üzerine
tırmanan bu oran 1999-2001 döneminde % 50’lere gerilemiştir. 2002 yılı itibariyle
bakıldığında ise bu oranın % 30’lar düzeyine indiği ve 2003 yılında % 20’nin
altına düşeceği anlaşılmaktadır. Yaşanan ekonomik krizler sosyal
dengeleri de bozmuştur. Devlet İstatistik Enstitüsü tarafından en son 1994 yılında
yapılan hesaplamalara göre hanehalkları bazında en düşük % 20’lik kesim toplam
gelirin sadece % 4,9’unu alırken en yüksek gelir kesimi % 54,9’unu almaktadır. Bu
rakamlar en düşük gelir dilimi ile en yüksek gelir dilimi arasında 11 katı aşan bir
fark olduğunu ortaya koymaktadır. 1994 sonrası yaşanan krizlerin ve
sosyal boyutu ihmal edilen politikaların sonucunda bu tablonun daha da kötüleştiği
tahmin edilmektedir. 1991-2002 döneminde Türkiye ekonomisi istihdam üretememiş ve buna
bağlı olarak işsizlik oranı artmıştır. Tarım kesiminde 2 milyon civarında
istihdam azalması gerçekleşirken, sanayide sadece 1 milyon, hizmetler sektöründe ise
2,8 milyon istihdam olanağı ortaya çıkmıştır. Nüfus artışına bağlı olarak
istihdam edilmeye ihtiyaç duyan insanların sayısındaki artış sonucunda işsizlik
oranı % 7,8’den % 10,6’ya yükselmiştir. Eksik istihdam da dahil edilirse işsizlik
rakamları çok daha yüksek düzeylere çıkmaktadır. Kamu yönetiminin yeterli performansı
göstermeyişinde özellikle 1990’lı yıllarda yaşanan siyasi istikrarsızlıklar ve
koalisyonlar da etkili olmuştur. Etkili bir koalisyon kültürü üretemeyen bir siyasi
yapılanma içinde koalisyon ortakları arasında kamu yönetiminin rasyonel olmayan bir
şekilde paylaşımı ve ortak politika oluşturma zorlukları kamu yönetimini olumsuz
etkilemiştir. Ayrıca, ülkemizde siyaset ile kamu yönetimi arasındaki ilişki
sağlıklı bir temele oturtulamamıştır. Bir yandan siyaset kurumu bürokrasinin
gündelik işleyişine gereğinden fazla müdahil olurken, diğer yandan bürokrasi esasen
siyaset kurumu tarafından belirlenmesi gereken politika ve stratejiler konusunda
siyasetten yeterli girdi almadan çalışma alışkanlığını sürdürmüştür.
Sonuçta politika ile uygulama farklılaşmış, siyaset kurumu kendisinin ürünü olarak
görüp sahiplenmediği politikaları ihmal etmiş, bürokrasi ise gündelik
çalışmalarında sık siyasi müdahaleler nedeni ile rasyonel olmayan kararlar almaya
zorlanmıştır. Diğer yandan, Türkiye’nin AB’ye
tam üyelik hedefi doğrultusunda yönetim yapısını katılmayı hedeflediği topluluk
standartlarına kavuşturma çabası, kamu yönetiminde yeniden yapılanma açısından
önemli bir değişim faktörü olarak gündeme gelmektedir. Coğrafi ve tarihsel ilişkilerimiz
ile ekonomik bağlarımızın yanı sıra, milyonlarca insanımızın fiili olarak
yaşadığı bu birliğe katılma hedefi 40 yılı aşkın bir zamandır ülke olarak
benimsediğimiz temel bir tercih olarak ortaya konmuştur. Küreselleşme sürecinin de bir
parçası olarak görülebilecek olan bu bölgesel entegrasyon çabası, piyasa ve
demokratik değerler üzerine kurulu bir birliktelik ve yönetim anlayışını
yansıtmaktadır. Demokratikleşme ve gelişmiş bir
piyasa düzeni kurma, ekonomik gelişmenin nimetlerini adil bir şekilde paylaşma
hedefleri ile de uyum içinde olan AB’ye tam üyelik sürecinde, yönetim yapımızın
çağdaş standartlara kavuşturulması bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır. Kamu yönetiminde yaşanan sorunların
ve krizlerin temelinde yatan en önemli nedenlerin başında ülkemizin çağın
koşullarına ve halkımızın taleplerine yeterince cevap veremeyen yönetim anlayışı
ve yapısı gelmektedir. Bu sorunların temelindeki mevcut yönetim anlayışının
özelliklerini özetlemek gerekirse; Bütün bu özellikler aşırı
büyüme ve merkezileşme sorunu ile pekişmektedir. 20. yüzyıl boyunca kamu
yönetiminde merkezi ile taşra ve mahalli idareler arasında işbölümüne
bakıldığında, ülkemizin önemli oranda merkezileştiği görülmektedir. 1950’li
yıllardan önce yerel yönetimlerin toplam kamu harcamaları içindeki payı oldukça
yüksek iken, bu oran 1950 sonrası giderek düşmüştür. 1980 sonrası belediyelere
sağlanan imkanlar ve büyükşehir belediyeciliği sonucunda artan mahalli idare
katkısı bu bozulan dengenin onarılmasına ve uluslararası standartlara uyumu
sağlayamamıştır. Toplam kamu harcamaları içinde göreli olarak düşük paya sahip
olmanın yanı sıra; Aşırı büyüme merkezileşme ile
paralel olarak giden bir süreç ise mahalli idarelerin sayısında optimum ölçeği
dikkate almayan bir büyüme olmuştur. Diğer yandan, aşırı merkezi ve
rasyonaliteden uzak kamu bütçesi temel olarak ücret ve faiz ödemeleri ağırlıklı
bir yapı kazanmıştır. Ücret ve faiz ödemelerinin merkezi hükümet harcamaları
içindeki payı OECD ortalaması olarak % 20,7 düzeyinde kalırken, bu oran ülkemiz
için % 59,5 gibi son derece yüksek bir seviyeye çıkmıştır. Bu rakamlar bütçenin
esas itibariyle kamu görevlilerine maaş dağıtılan ve faiz ödemelerinin yapıldığı
bir mekanizmaya dönüştürüldüğünü belgelemektedir. Bütçe büyüklük ve
kompozisyon açısından olduğu kadar şeffaflık bakımından da sorunludur. Örneğin
1999 yılında resmi bütçe GSMH’nın % 36’sı iken, bu oran bütçe dışı fonlar,
döner sermayeli kuruluşlar, sosyal güvenlik kuruluşları ve mahalli idareler dahil
edildiğinde % 46’ya ulaşmaktadır. Yarı mali harcamalar da eklendiğinde bu oran %
56’ya kadar çıkmaktadır Bu durum TBMM’ye sunulan bütçenin kamunun gerçek
harcamalarının oldukça altında bir büyüklüğü kapsadığını göstermektedir. Kamu mali yönetiminde ortaya çıkan
sorunların kaynaklarına bakıldığında bütçenin stratejik bir perspektife
dayanmayışı önemli bir faktör olarak ortaya çıkmaktadır. Geleceğe dönük amaç
ve hedefler belirleyerek, bütçelerin bu amaç ve hedefleri gerçekleştirmeye dönük
bir şekilde hazırlanmadığı gözlenmektedir. Yönetimde yaşanan sorunların ana
kaynakları arasında mevcut kamu personel rejimi de önemli bir unsur olarak yer
almaktadır. Yönetimin temel fonksiyonları
arasında denetim önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle özelleştirme ve yerinden
yönetimin gündeme geldiği bir ortamda denetimin anlamı ve önemi daha da artmaktadır.
Devletin düzenleyici ve denetleyici olarak halkın yararını koruyacak bir işlev
üstlendiği günümüz dünyasında yönetimin kalitesi denetimin kalitesi ile yakından
ilişkili hale gelmektedir. Ne var ki ülkemizde arzu edilen
nitelikte bir denetim sistemi oluşturulamamıştır. Mevcut denetim sistemine
bakıldığında ilk akla gelenler; Çok sayıda, birbiriyle zaman zaman
örtüşen, kurallara göre çalışma üzerinde yoğunlaşan ve hata bulma mantığı
ağırlıklı denetim sonucunda yöneticiler iş yapamaz hale getirildikleri gibi, israf
ve yolsuzluklara da herhangi bir çözüm üretilmemektedir. Denetimde keyfilik ve denetim
sisteminin siyasi tercihler ile amaç dışı kullanımı da eklendiğinde denetim sistemi
son derece sorunlu bir haldedir. Aksi taktirde, ülkemizde bu ölçüde israf ve
yolsuzlukların yaşanması ve halkın ihtiyaçlarının karşılıksız kalması
gerçeği ile karşı karşıya kalınmazdı. Sonuçları itibariyle bakılınca,
israf ve yolsuzlukları aynı kategoride düşünmek gerekmektedir. Her iki sorun da kamu
kaynaklarının rasyonel ve amaca uygun kullanımını engellemekte, toplumun genel
yararı için kullanılması gereken kaynakların verimsiz ve haksız bir şekilde belli
kesimler lehine kullanımını ifade etmektedir. İsraf denince gereksiz yere kullanılan
makam aracı, lojman, hizmet binası ve dinlenme tesisleri ilk akla gelen kalemlerdir.
Performansa dayalı, yeterli ve dengeli bir ücret sistemi kurarak kamu görevlilerine
uygun bir ödüllendirme sağlayamayan mevcut yönetim anlayışımız ve yapımız, bu
harcamaların kaynağını teşkil etmektedir. 2003 yılı bütçesinde ortaya konan
resmi rakamlara bakıldığında sadece konsolide bütçe kapsamı içine giren
kuruluşlarda 85.000’in üzerinde taşıt, 2.645 sosyal tesis ve 224.401 lojman
bulunduğu görülmektedir. Bu harcamalar sadece yatırım maliyetleri itibariyle değil,
işletme dönemi içinde ortaya çıkan büyük giderlerle de bütçe üzerinde olumsuz
bir etkide bulunmaktadır. Çeşitli sektörlerde gerçekleşen
gereksiz yatırımlar da israf olarak görülmelidir. Mevcut kamu yatırım stokunun
stratejik bir perspektifle oluşmadığı, planlarda ortaya konan önceliklerin proje
bazına yeterince yansımadığı, fizibilitesi ortaya konmamış çok sayıda projenin
programa alındığı, bütün bunların sonucunda ise kamu yatırım programının
aşırı genişlediği artık genel kabul gören bir durumdur. Yetersiz kaynakların çok
sayıda proje arasında dağıtıldığı bu yapı içinde, kamu yatırımlarının
tamamlanma süreleri uzamakta, maliyetleri artmakta, toplumun beklediği hizmetler ise
gecikmektedir. Kamu yatırım programının yeterli bir stratejik çerçeve ve
önceliklendirmeden hareketle oluşturulamayışı, faiz baskısı altında bulunan
bütçeden yatırımlara yeterli kaynak ayrılamayışı ve yıllık tahsisat fazlaca
değişmezken kamu proje stokunun büyümesi sonucunda; 1994-2000 döneminde kamu
projelerinin ortalama tamamlanma sürelerinin yaklaşık iki katına çıktığı
gözlenmektedir. 2001-2003 döneminde programdan birçok projenin çıkarılması ile
sonuçlanan rasyonalizasyon çabalarına karşılık, kamu yatırım projelerinin ortalama
tamamlanma süreleri henüz kabul edilebilir bir düzeye düşmemiştir. Kamuda rasyonel olarak çalışmayan
ve kara delik oluşturan noktalar yatırımlardan ibaret değildir. Ayrıntılı bazda
incelenmesi halinde Maliye Bakanlığı tarafından yürütülmekte olan cari harcamalarda
ve Hazine Müsteşarlığı tarafından idare edilen borçlanmalarda ve transfer
harcamalarında benzer bir yapı ile karşılaşmak mümkündür. Dış borçlarımızın
ne miktarda olduğu konusunda bile çok farklı rakamların telaffuz edildiği bir ortamda
borçlanma stratejisinin ve politikalarının sağlıklı yürütüldüğü
düşünülemez.Tasarruf genelgeleri ve harcamalara genel geçer kesintiler uygulanan bir
yapı içinde ise sonuçlara odaklı bir bütçe ve harcama sürecinden bahsedilemez. İsraf ve stratejik olmayan kararlar
dışında şeffaf olmayan bir ortamda yolsuzlukların da ciddi boyutlara ulaştığı
görülmektedir. 2001 krizi sonrasında sadece bankacılık sektöründe yaşananların
maliyeti hala zihinlerdeki tazeliğini korumaktadır. Bu olay yolsuzlukların makro
ekonomik dengeleri sarsacak boyutlara ulaştığını göstermesi bakımından dikkatle
incelenmelidir. Ayrıca, ihale, enerji başta olmak üzere çeşitli alanlarda yapılan
uluslararası sözleşmeler, gümrük ve vergi alanları gibi birçok konuda
yolsuzlukların önemli boyutlara ulaştığı belirlenmektedir. Kıt kaynaklarını gelişme ve
halkın taleplerine dönük olarak kullanma durumunda olan bir ülkede israf ve
yolsuzlukların ulaştığı bu boyut devam ettiği sürece sürdürülebilir bir gelişme
ortamının oluşturulması mümkün olmadığı gibi, halk ile devlet arasındaki
güvenin de tam olarak sağlanması son derece güçtür. Şeffaflığa, hesap verme
sorumluluğuna, katılımcılığa ve kamuoyu denetimine açık olmayan bir yönetim
anlayışı ve yapılanması devam ettiği sürece de bu sorunların üstesinden kalıcı
bir şekilde gelinmesi düşünülemez. Uzun yıllardır tartışılan, zaman
zaman bürokrasi ve siyasi otoriteler tarafından çeşitli şekillerde gündeme getirilen
yeniden yapılanma ihtiyacı, artık ihtiyaç olmanın ötesine geçmiş ve bir
gerekliliğe dönüşmüştür. Ülkemizin küresel rekabet ortamı içinde hak ettiği
yere gelmesi ve halkımızın refah düzeyinin yükselmesi bu değişim ile birebir
ilişkilidir. Uzun yıllardır tartışılan, hayata geçirilmemiş çeşitli tasarılara
konu olan bu yeniden yapılanmanın daha fazla geciktirilmemesi gerekmektedir. Mevcut
verimsiz yapının maliyetlerinin birikimi ve geç kalmış bir yeniden yapılanmanın
daha fazla uyum sorunu doğuracağı dikkate alındığında, siyasi kararlılık ve
toplumsal destek gösterilerek bu reformun biran önce hayata geçirilmesi bütün
kesimlerin ortak sorumluluğudur. Ülkemiz son yıllarda belirgin hale
gelen strateji açığını, mali açığı, performans açığını ve güven
açığını kapatmak ve yaşanan olumsuz süreci tersine çevirmek zorundadır. Bu
kapsamda, özelleştirme, sivil toplumu güçlendirme ve yerelleşme yoluyla; Yeniden yapılanma süreci mekanik bir
şekilde sadece yasaların ve kurumsal yapıların değiştirilmesi anlamına
gelmemektedir. En az bunlar kadar anlayışların, düşünüş ve davranış
kalıplarının değişimini de içermektedir. Daha sistematik olarak ifade edilecek
olursa, temelde bir değişim süreci olan yeniden yapılanma üç ana aşamada ele
alınmaktadır: Bu çerçevede, dış çevreye açık
ve rekabetçi bir ortamın ve bilgi toplumunun gereklerine uygun bir şekilde bu Kanun ve
bu Kanunu takip edecek tamamlayıcı nitelikteki diğer düzenlemelerle; Bu yeni zihniyetin gereği olarak
gelecek yönelimli ve katılımcı bir anlayış içinde “stratejik yönetim”
yaklaşımına geçilmektedir. Stratejik yönetim kapsamında; Örgütsel tasarımda ise değişimin
izlenmesi ve zaman geçirilmeden uyum sağlanması küçük, etkin ve esnek yapıların
önemini artırmaktadır. Bu kapsamda, dinamik ve bilgi temelli bir anlayışın gereği
olarak; Yukarıda ortaya konan yeniden
yapılanmada aşamalandırma esas olarak “sistem” bakış açısının ürünüdür.
Değişimin parçalardan hareketle değil sistemin bütününden başlatılması,
değişime temel bir istikamet verilmesi ve değişim sürecindeki uyumsuzlukların en aza
indirilmesi hedeflenmektedir. Aksi taktirde kamuda yeniden yapılanmanın beklenen
yararları üretmesi ve kalıcı hale gelmesi mümkün olamayacaktır. Bütün bu değişim ve dönüşüm
süreçleri sonucunda hedeflenen, etkili ve katılımcı bir devlet ve kamu yönetimini
yerleştirmektir. Etkili ve katılımcı bir kamu yönetimi halkımızın refahına
olduğu kadar ülkemizin uluslararası alanda etkinliğine ve saygınlığına da büyük
katkıda bulunacaktır. Bu yeniden yapılanmada; bir kamu yönetimi ile kamu
hizmetlerinin; -Adil, Daha kapsamlı olarak ifade edilecek
olursa, Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı; Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı
ile öncelikle kamu hizmetlerinin amacı ve temel ilkeleri ortaya konmakta, merkezi idare
ve mahalli idareler reformu için gerekli hukuki altyapı oluşturulmakta, bu kapsamda
merkezi idare ile mahalli idareler arasındaki işbölümü netleştirilmektedir. Kamu
Yönetimi Temel Kanunu ile yeniden yapılanma süreci bitmemekte, tam aksine başlamış
olmaktadır. Tüm bakanlıkların, bağlı ve
ilgili kuruluşların bu Kanunda ifade edilen anlayış ve yapı çerçevesinde kendi
kuruluş kanunlarını ve kamu hizmetleri ile ilgili diğer kanunları gözden
geçirmeleri gerekecektir. Bu Kanun Tasarısı ile; - Kamuda ilk kez bütün kamu
kurumlarının uyması gereken temel ilkeler bir bütün olarak ortaya konmakta, Bu kapsamda mahalli idarelerin yetki
ve görevleri tadadi olarak sayılmak yerine, merkezi idarenin görev ve fonksiyonları
belirlenmekte, geriye kalan her türlü mahalli ve müşterek nitelikli görev ve
hizmetler mahalli idarelerin uhdesine verilmektedir. Bu çerçevede hizmetler ve projeler
ölçek ve karmaşıklığına göre en uygun merkezi ve yerel otoriteler tarafından,
yönetimin bütünlüğü ilkesini ve hizmetler arası tamamlayıcılık ilişkisini
bozmayacak şekilde dağıtılacaktır. Bu kapsamda; Kamu Yönetimi Temel Kanunu ile
birlikte; Bütün bu süreçte kamu yönetiminde
bütünlük ilkesinin korunmasına, merkezi yapılar ile mahalli idareler arasında
tamamlayıcı bir anlayış ile işbirliği ve koordinasyona azami önem verilmektedir. Ayrıca, İdari Usul Kanunu,
Saydamlık ve Vatandaşın Bilgi Edinme Hakkı, e-Dönüşüm Türkiye Projesi ve
e-Devlet, Bürokrasinin Azaltılması ve Basitleştirilmesi, Vatandaş Memnuniyetinin
Ölçülmesi, Performans Sistemine ve Ödüllendirmeye Geçiş, Kamuda Etik Kuralların
Gözden Geçirilmesi gibi bir çok alanda yapılacak düzenlemelerle bu Kanunda
öngörülen çağdaş yönetim anlayışı hayata geçirilecektir. 21. yüzyılın başlarında yeniden
şekillenmekte olan bir dünyada saygın bir yer edinmemiz ve halkımızın refahını en
üst noktaya taşımamız kamuda yeniden yapılanma sürecinin başarısı ile 21. yüzyılda, halkı özgür,
saygın ve müreffeh bir ülkeye layık, etkili ve katılımcı bir kamu yönetimi için
Kamu Yönetimi Temel Kanununda öngörülen yeni anlayışın ve yapılanmanın çeşitli
unsurlarıyla en kısa sürede hayata geçirilmesi şarttır. |